Biyografik öğeler taşıyan Sinan Yağmur'un “Aşkın Gözyaşları / Tebrizli Şems” isimli romanı, Şems-i Tebrizi'yi çocukluğundan itibaren öldürüldüğü güne kadar son derece akıcı bir anlatımla okuyucuya tanıtıyor
“ 'Geceden sonra' doğan ve kalplerin çöllerini cennete çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne nasıl da aşk yağıyor.”
Edebiyatta Mevlana konusuna artık hepimiz aşinayız. Son 5 yıl içerisinde yazılan romanlar, tiyatro oyunları, şiirler ve incelemeler bunun en somut göstergesi. Özellikle çok satanlar listelerinde bulunan Mevlana ile ilgili yazılanlara bakınca karşımıza hepsinin ortak olan bir yönü çıkmakta. Yazılanların hepsi Mevlana'yı bulunduğu tarihsel ve kültürel köklerden kopuk ayrı bir bireymiş gibi gösteriyordu. Bu yazılanların içinde Şems-i Tebrizi'nin sadece gizemli bir kişi olarak yer alması da başka bir eksiklikti.
Sanki hiç kimse Şems hakkında yazmaya yanaşmıyor gibiydi. Bu tutukluk ise daha çok kendisi hakkında yeterli kaynak olmamasına dayandırılıyordu. Sinan Yağmur'un “Aşkın Gözyaşları / Tebrizli Şems” isimli romanı bu geleneği yıkacak nitelikte. Biyografik roman özelliği taşıyan yapıt, Şems-i Tebrizi'yi çocukluğundan itibaren öldürüldüğü güne kadar son derece akıcı bir anlatımla okuyucuya tanıtıyor.
Kendisi hakkında yanlış ya da eksik yazılan kitaplara Şems'in sitemiyle başlıyor Aşkın Gözyaşları:
“Beni bu güne kadar doğru yazmayan kalemlere sesleniyorum! Bugünün kalemleri, sözü kendilerinden önce yaşamış hakiki kalemlerden ödünç almadan yazamıyorlar. Ancak o zaman okunabilir sanıyorlar yazdıklarını. Ay gibi onlar. Kendi ışıkları yok... Güneşleri, (Şemsleri)!”
Görüldüğü üzere Şems'in sitemi sadece yazılanların yanlışlığına değil özgün olmamasına da. Tarihsel olarak bakıldığında da hakkında somut bilgilerin karmaşık olduğu tarihi bir zat için birden fazla hayat hikayesinin olması muhtemel.
Sinan Yağmur'un aylardır çok satanlar listesinde ilk üç sırada bulunan kitabı Aşkın Gözyaşları bu hikayelerden birinin üzerinde incelikle kurulmuş bir olay örgüsünü içeriyor. Şems'in doğumundan itibaren başlayan roman aslında okuyucuya bundan önce pek haberdar olmadığı bir konu hakkında da bilgi veriyor. Daha çok Mevlana ile karşılaştıktan sonraki hayatı mercek altına alınan Şems-i Tebrizi'nin buraya gelene kadarki hayatını da Aşkın Gözyaşları'nda okumak mümkün. Aslında kitabın bu bölümleri de sonraki Şems-i Tebrizi'yi anlamak için adeta okuyucuya verilmiş bir kılavuz.
Yazarın eser boyunca üzerinde durduğu en önemli nokta hayatı anlatılan kişinin geçmişi, gezdiği ve yaşadığı yerler hakkında yeterli bilgiye sahip olmak. Otobiyografik romanın olmazsa olmazı sayabileceğimiz bu özellik, Aşkın Gözyaşlarında ustalıkla işlenmiş.Bunu kitabın başlangıç cümlelerinden birinden anlamak mümkün;
“Tasavvufun tozunu yutmayanlar, Konya'nın yolunu tutmayanlar ne derece doğru anlayabilirler beni. Beni anlamayanlar, bana ait olmayan sahte düşlerini benim üzerimden taşıma cüretini nasıl bulabildiler? Yediğim bıçak darbelerinden daha derin acılar verir ruhuma benim olduğum gibi görünmediğim yazılar.”
Buradan da anlaşılacağı üzere yazar için önemli olan noktalardan biri de tasavvufa hakim olmak. Bu düşünceye hakim olmadan yazılabilecek her eserin eksik olacağı kuşkusuz. Çünkü hem Şems, hem de Mevlana Hazretleri tasavvuftan ayrı düşünüldüğünde eksik kalırlar.






