Sait Faik’i artık daha iyi anlıyorum

04:0015/08/2023, Salı
G: 15/08/2023, Salı
Yeni Şafak
Mukadder Gemici.
Mukadder Gemici.

Günümüz yazarlarından hikâyeci Mukadder Gemici’nin hazırladığı, “Sait Faik Abasıyanık’ın Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı -Bir Tahlil” geçtiğimiz günlerde Ketebe yayınlarından çıktı. Gemici, kitabı hazırlarken yazarla kurduğu gönül bağına da dikkat çekiyor ve ekliyor: “En mesut anında bile derin bir kedere bulanmış hikâyeciyi artık çok iyi biliyorum.”

GÜLÇİN DURMAN

“Okurunu yetiştiren, eğiten, okuruyla birlikte oluşan bir yazardı.” diyor Sabahattin Kudret Aksal, Sait Faik Abasıyanık için. İlköğretim müfredatında yer aldığı için hepimizin az ya da çok bir şekilde okuduğu bir yazar Sait Faik Abasıyanık. Kuşkusuz bu da, ayrıcalıklı her yazara nasip olmayan bir durum. Günümüz yazarlarından hikâyeci Mukadder Gemici’nin hazırladığı, “Sait Faik Abasıyanık’ın Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı -Bir Tahlil” geçtiğimiz günlerde Ketebe yayınlarından çıktı. Kısa ancak yoğun bir kitap. Büyük bir emek ve incelikli bir bakışla çalışıldığı da belli oluyor. Kitabı benim için cazip kılan başlıca unsur; bir hikâyecinin, başka bir hikâyeciyi araştırması ve yazması. Diğer yandan ülkemizin en çok okunan, bilinen ve konuşulan yazarlarından biri hakkında farklı daha neler denebilir, neler yazılabilir bunu da merak ettim doğrusu. Amma velakin, bir hikâye tutkunu ve kurcalayıcısı olarak daha da merak ettiğim şey yalnızlığı, avareliği, kötümserliği yazmış ve yaşamış bir yazarı; hayatı ve hikâyeleriyle bunların tam karşısında durmuş başka bir yazarın anlatması. İşte bu merak ettiklerim içimde kalmasın dedim ve Mukadder Gemici’ye sorular sordum.

Sait Faik Abasıyanık, çocukluk yaşlarımızdan beri bildiğimiz okuduğumuz bir yazar. Yıllardır çok okundu, çok konuşuldu. Siz de bu kitap için kuşkusuz çok çalıştınız. Öncelikle nasıl bir çalışma sürecinin sonunda bu kitap ortaya çıktı? Bir de bu kitap, bize şimdiye kadar dile getirilmemiş farklı şeyler söylüyor mu?

Keşif serisi Ketebe’nin önemli kitaplar hakkında tahlillerini kapsayan bir çalışma. Daha önce Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar eserleri yayımlanmıştı Türkçe tahlil serisi içinde. Teklif Cemal Şakar’dan gelmişti bana. Bu tarz çalışmaların öğreticiliğinin farkındaydım, bunun için bir iki gün düşüneyim filan demeden, olur yaparım dedim, içimden bir ses de şunu söylüyordu “Ne kadar zor olabilir ki?” Eh tecrübesizlik diyelim buna da. Günün sonunda epey yorulduğum bir kitap oldu. Sadece Sait Faik külliyatını okumakla hallolmayacağını zaten biliyordum da bu kadar çok kaynağa, bilgiye ulaşmam gerektiğini kervan yola çıkınca öğrenmiş bulundum. Epey bir kaynak topladım, okudum, okudukça yeni kaynaklara gitmem gerekti, bilgiler saçaklandı, saçaklandıkça toplamak zorlandı. Hele benim gibi kara düzen çalışan, disiplinsiz biri için daha zordu. Doktora süreçlerine şahit olduğum arkadaşlarım vardı, deli divane halde gezen. Biraz onlara benzedim diyeyim. Farklı ne söylüyor kısmına gelince, farklı olan iki yönü var. İlki kitabın on iki modül altındaki biçimi. Sizin kenarınızı, köşenizi, uzunluğunuzu belirliyor. Bu modülde anlatman gereken eserin şu tarafı diyor. İkinci yönü ise “Alemdağ’da Var Bir Yılan”ın Türk hikâyesi içinde yazım biçimi bakımından durduğu başlangıç noktasını Sait Faik’in etrafındaki kişilerin şahitlikleri üzerinden bir araya topluyor ve bu şahitliklerle beraber kendi yorumunu, kendi fikrini ortaya koyuyor diyebiliriz.

ZİHNİMDE ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ

Bunca okuma ve araştırmadan sonra Mukadder Gemici’nin zihnindeki Sait Faik Abasıyanık değişti mi? Değiştiyse, yeni Sait Faik Abasıyanık nasıl biri?

Elbette değişti. Eskiden sadece önemli bir hikâyeci idi benim için, bunca teşrik-i mesaiden sonra sadece bundan ibaret değil. O yılların Burgazada’sında, Beyoğlu’sunda sermest, serkeş, serazat, sevgi açlığı ile dolaşan, tabiata hayran, içinde yaşadığı toplumdan uzak, yapayalnız, en mesut anında bile derin bir kedere bulanmış hikâyeciyi artık çok iyi biliyorum.

En nihayet, şunu da sormadan olmaz. Sizce “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabını neden okumalıyız?

Kitabın okunması için iki ana sebep var bana kalırsa. Birincisi şu; bazı okurun anlaşılmaz bulduğu metinlerin Türkçe’deki başlangıç noktalarından biri olarak kabul ediliyor bu kitap. Yani hikâyeciliğimiz adeta bu kitapla anlatım biçimi bakımından iki kola ayrılıyor. Sait Faik’in bu kitabında anlaşılması zor, Sait Faik’in maksadının bir muamma içinde kaldığı hikâyeler var ve biz ancak bazı yorumlar getirebiliyoruz. Annesi Makbule Hanım en iyi örnektir buna, vefatından sonra verdiği bir röportajda oğlunun hikâyelerini anlamadığını söyler. İşte bir kısım yazar o dönemde bu kitapta bazı hikâyelerde Sait Faik’in kullandığı muammalı, anlaşılması zor anlatım yolunu benimsiyorlar, oradan yürüyor-yazıyorlar ve bu yol günümüze kadar uzanıyor. (Aslında Sait Faik önceki kitaplarına bu tercihini serpiştirerek geliyor bu noktaya. Son Kuşlar’da en belirgin ucunu veriyor bunun.) Bir misal verelim “Kapı açıldı. Ağaç girdi. Ağacın arkasından kuş girecek diye bekledim; girmedi. Ama bulut girdi.” Sezginin devreye girdiği bir yerdeyizdir artık. Ancak sezerek, tamamen iç dünyamızda bir yorumlamayla anlam verebileceğimiz muammalı cümleler bunlar ve bunun dünya edebiyatında bir karşılığı var. Sait Faik, Fransız edebiyatını yakinen takip eden bir sanatçı. Varoluşçuluk ve gerçeküstücülüğü çok çok iyi biliyor ve bu akımlara Türkçe içinde taklit denemeyecek artistçe bir söyleyişle katılıyor. (Çünkü ruhen, gerçek bir varoluş sancısı çekiyor ki bu ayrı bir bahis.) Bu artistçe söyleyiş önemli ama edebiyat tarihçileri ve bu yolu benimseyen yazarlar ne kadar buna işaret ederlerse etsinler Sait Faik’in asıl gücü bence buradan gelmiyor, yani açmış olduğu bu yeni yoldan.

DİLİ ÇOK ETKİLEYİCİ

Burada benim kitabın okunmasındaki ikinci ve asıl sebebime geçebiliriz: İddiam odur ki; 1906’da doğmuş bir yazarın, 1954 yılında basılmış kitabındaki Türkçe’nin ifade güzelliği, Türkçe’nin nesirdeki şiir gücü, bu kitabın asıl okunma nedenidir. Yetmiş yıl geçmiş olacak seneye. Kitaptan şu paragrafı alıntılayalım mesela “Günlerden cuma. Mektep tatil. Süleymaniye›de Kirazlı Mescit sokağında oturuyoruz. Ben on yedi yaşlarındayım. Münir Paşa Konağı’nın çam ağacını hatırlıyorum. Lisenin bahçesindeki büyük çam ağacı bir yangında yanmış olabilir. Münir Paşa Konağı’nın yağlı boya tavanları çoktan duman ve kül olmuştur. Tahtakuruları da yanmıştır. Yatağım, yorganım, gözyaşım yanmıştır. Havuzlar yanmıştır. Yapraklarını kışın dökmeyen ağaçlar yanmıştır. Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.” Bu ölçüde Türkçe’nin ifade güzelliği ve nesir içindeki Yaşar Kemal’in deyişiyle şiir cilasını bulmak kolay değil bana kalırsa. Sait Faik işte bu yüzden Sait Faik. İşte bu yüzden dil, illa dil, illa Türkçe. Sait Faik’in vefatından bu yana yapılagelen Türk hikâye seçkilerine bu kitaptaki “Öyle Bir Hikâye”, “Panco’nun Rüyası, Alemdağ’da Var Bir Yılan” gibi muammalı-anlaşılması zor hikâyeler yerine daha çok “Dülger Balığının Ölümü”, “Hışt Hışt”, “İki Kişiye Bir Hikâye” gibi hikâyelerinin alınmış olması da Sait Faik’in klasik diyebileceğimiz hikâyelerinin okura daha kolay ulaşan, daha etkili olduğunu gösteren bir başka dikkat çekici durum. Bu üç hikâye benim kitapta en sevdiklerim. Hele hele “Dülger Balığı’nın Ölümü”; hastalığı nedeniyle ölümün yaklaştığını bilen, huzursuz, küskün, şair bir ruhun aslında apaçık Sait Faik’in kendi ölümünü anlatması bakımından bir şaheser.

#Aktüel
#Edebiyat
#Sait Faik Abasıyanık