Şiirlerim gibi oynuyorum

Kübra&Büşra
00:0026/06/2011, Pazar
G: 25/06/2011, Cumartesi
Yeni Şafak
Şiirlerim gibi oynuyorum
Şiirlerim gibi oynuyorum

Orhan Alkaya, modern edebiyata yön vermiş isimlerden biri. Şair olan Alkaya'yı bir çoğumuz Öyle bir Geçer Zaman Ki dizisindeki Balıkçı rolüyle tanıyor. Alkaya ile içindeki şairi, oyunculuğu ve bulunduğu bu yeni "şöhret" olma durumunu konuştuk. Orhan Alkaya'nın gözüyle madolyonun diğer yüzü...

"Ayrılma büyük aileden, döndüğünde kendin kalırsın" bu mısra size ait. Böyle bir kopuş yaşadınız mı?

Tabii. Çözülmesi imkansız bir ikilem var. Bir kopuş yaşadığında sahici benliğe yakınlaşıyorsun. Kendin olma serüvenine adım atıyorsun. Aile bir aidiyet aynı zamanda. Cemaat, parti, arkadaş çevresi de buna dahil. Bireyin kendi saltık halini aramaya başladığınızda, ondan uzaklaşıyorsunuz. O bir özgürleşme süreci. Ama aidiyetten de uzaklaşıyorsunuz. Dolayısıyla zorlu bir serüven, çözülmesi imkansız olan bir ikilemdir.

Kopmayı olumsuyor musunuz?

Kesinlikle. Herkes aramalı. Arayışın kaçınılmaz tezahürleri bunlar. Aramaya başlayan insan cesur sorular sorar, cesur hamleler yapar. Onun bedeli mutlaka olur. Özellikle o büyük aile dediğimiz metafor bedel ödetir.

Sizin miladınız?

Çok zor bir soru. Kendi varlığımı hissettiğimden beri bir hareket halindeyim. İtirazlarım çok somut yerlere odaklanmış. Adalet ile ilgili meselelerde çok somut itirazlarım olmuş. Özgürlüklerin kazanılması adına hep talep içinde olmuşum.

Şiir soyut, oyunculuk ise somut bir eylem. Soyut düzlemden somut düzleme geçişte bir taraf harcanmıyor mu?

Tiyatro sekronik, şiir ise diyakroniktir. Tiyatro yataydır, şiir ise dikeydir. Şiirle sinema birbirine daha yakındır. Bu kadar farklı düşünme biçimleri, farklı yaşantı kurguları gerektiren alanların iç içe olması biz son modernlerin bir hastalığı. Herşeye birden dalarız, yapmaya çalışırız, herşeyi bilmek isteriz. Bizden sonraki kuşaklarda bu özellik kalmadı. Bir alanda ihtisaslaşmak bir çok şeyi de bilmemek gibi. Entelektüel daralma ve uzmanlaşma var.

Olumsuz gibi konuştunuz…

Bana olumsuz geliyor. Ben tek bir işi değil, hayatın kendisini tercih ederim.

Sadece şiir yazılamaz mı?

Sadece şiir yazmak istediğimde sadece şiir yazmayı becerebilecek bir hayatım oldu. Ama herşeyi bir birinin içinde yapmak gibi hastalıklı bir tarafım var.

Yönetmek, yazmak ve oynamak üçleminde hangisi daha uçta kalıyor?

Yönetmek. Şehir Tiyatroları'nda Genel Sanat Yönetmenliği'ni yaptığım dönem. Şehir Tiyatroları benim 18 yaşımdan beri dahil olduğum yer. Büyük bir çöküntünün içine girmişti. Mutlaka bir yeniden yapılandırma zorunluluğu olmuştu. Bunu birinin yapması gerekiyordu. Bunu denememiş olmanın vicdani yükünü taşımak istemedim. Benim yaptıklarım içindi tercih etmediğim birşeydi. Çünkü çok sayıda insanın sorumluluğunu alırsınız, birde rasyonel biriyseniz o işi de iyi yapmanız lazım. 15 saatinizi yönetici olarak devam ettirsiniz. Ama yaratıcı bir iş değil…

Peki neden herhangi bir yazı türünü değilde en ekonomik ve asgari dil olan şiiri seçtiniz?

Şiir benim için bir imkan sahası. Derdim kelimenin kalıplarıyla ilgili. Şiir kelimenin donmuş içeriğini yapılandırabilmek için en büyük imkan. En güzeli göz göze bakarak konuşmaktır. Olmadı uzun uzun yazarsınız. Şiir altalta dizilen kısa cümlelerle hisleri anlatma sanatı değildir. Şiir dilin en gelişkin durumunu bize sağlayan araç. Dille anlam arasındaki mesafeyi kaldırmayı mümkün kılabilecek nadir araçlardan biri.

Oyunculuk nerede duruyor?

Oyunculuk da bambaşka bir disiplin. Benim ilk mesleğim. Çok uzun bir süre yapmadım. Bir oyuncunun çok daha fazla şeyi yapabilir olması gerekir. Oyunculukta anı kullanmak gibi bir durum var. Benim yönetmenlikte oyuncularımla çalışırken önemsediğim şeylerden biri oyuncunun biyografisi ikincisi ise anların, sessizliklerin, küçük temas noktalarının altını çizmek ve oradaki asıl yoğunluğu bulmak. Kendi oyunculuğumda bunu uyguluyorum. Yoğun bir an yaşanıyor ama hızla geçiyor. O hızla geçenin içinde bir şeyi tutmanız gerekiyor. Normal algının hiç bir şekilde sahip olamayacağı bir biçimde onu göstermeniz gerekiyor.

Oyunculuğun getirdiği şöhret şairi zehirlemez mi?

Tercih etme şansım olsaydı şöhreti tercih etmezdim. Ben aynı zamanda politik bir mücadelenin de içindeyim. Adalet ve özgürlük için çaba harcamış biriyim. O zaman sözünüzü duyurmanız gerekiyor. Sahneye çıkan, alkış alan bir insan zaten tanınmıştır. Televizyonda ise sizi o anda kırk milyon kişi bir anda izliyor. Kitabınız beş bin satar. Beş bin kişi ile kırk milyon kişi arasında çok fark var. Zaten oyunculuk göstermeye dayalı.

Hiç röportaj vermeseniz, hiç görünmeseniz nasıl olur?

Sezai Karakoç gibi gizlenerek yaşayanlar vardır. Ama bir de sözünüzü yaymaya başlayacaksanız eğer o sözün işinize yaraması önemliyse o zaman konuşmanız da gerekir. Hangisi diye çok düşündüm. Sonunda sözünü yaymanın bana göre olduğunu farkettim. Seçilmiş sözleri seçilmiş yerlerde söyledim. Rastgele konuşmayı, alanım dışında konumayı tercih etmedim. Doksanlarda yetişen şairlerin gelişmesinde payım olduğu yazılıyor, bu benim hoşuma gidiyor. Çünkü o sözü yaymak için uğraştım.

Görünür olmak size iyi geldi mi?

Bunu faydalı haline getirebiliyorsunuz. Mesela; genel seçimde tercihimi önceden belirttim. Baktım internette çok tıklanmış. Kendi görüşlerim ile ilgili bir hareket yaptığımda daha kolay insanlara ulaştırabiliyorum. Modern şiir üzerine konuşmalar yapabiliyoruz.

Siz şiir kitabı çıkardınız ama Orhan Alkaya olarak değil de "Balıkçı kitap çıkardı" diye haber yapıldı. Şairliğinize haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Popüler kültürün cilveleri bunlar. Yayınevindeki arkadaşlar bu konuda çok çaba harcıyorlar. Ben de rica ettim bu tür bir lansmana engel olun diye. Arada bir kaçıyor ama genellikle medya tarafından daha eski tanınan biri olduğum için bu tarz durumlarla az karşılaşıyorum.

Tüketilmekten korkmuyor musunuz?

Yok. Ben çok dalgalı yılların içinden geçtim de geldim. Kolay kolay tükenmem. Bir arkadaşım geçenlerde benim için şöyle bir cümle kurmuştu; "Seni yıkarlar ama sıkamazlar."

Kitabın adı neden Altı?

Birşey söylemeye çalıştım tabii ki. Bulmacanın çözümünü vermeyeyim. Altının altıncı bölümü bir gövdedir. Sonraki her bölüm birşey söyler.

"Hayat kadardır ölüm, yalnız kendisiyle yıkanır" bu dizeyi hangi ruh halinde yazdınız?

Ölüm halinin gerçekleşmesiyle beynin ölümü arasında çok kısa bir mesafe var. O kısa anı çok merak ediyorum ve yaşamakda istiyorum. Salise midir, büyük bir patlama mıdır? Bir saniyenin içine sığan şey algıda çok uzun bir süre olabilir. Bütün algı arayışlarının içinde kendimi çaresiz hissetiğim tek bir algı durumu vardır. Mutlak olan ve değiştirilemez şey ölüm.

50 yaşlarında olmak size ölümü daha mı çok hatırlatır oldu?

Ölüm duygusu tazelenip yeni bir biçim almadı ben de. Hala aynı yaşıyorum önüme doğru bakıyorum. Şiirlerimden birinde "hay Allah eskisi kadar atik değilim" diyorum. Gençlik bambaşka birşey.

Şiir size iyi geldi mi, mutlu etti mi?

Bir şiiri bitirdiğimi hissettiğimde çok heyecanlanırım, kapatırım ve belli bir süre ona geri dönmem. Sonra tekrar açtığımda karşıma çıkan şeyde mutluluğumun tavan yaptığı anlar oluyor.

Şiir hangi ruh halinden çıkıyor acıdan mı, yoksa sevinçten mi?

Fazlasıyla melankolik, fazla kederli bir ruh haliyle iyi bir şiir çıkmaz. Fazla coşkulu ve sevinçliyken de çok iyi birşey çıkmaz. Çünkü duygularda yaşantının kendisi çok önde duruyor. Bir durum sizi o kadar kederlendiriyor yada sevindiriyor ki o durum sizin yazacaklarınızdan hep daha büyük olacaktır. Aynı şey aşk içinde geçerli. Aşık olduğunda insan birşey yazmamalı. Çünkü o an o kadar kıymetli ki fazla da uzun sürmeyecek.

Evlisiniz, çocuğunuz var… Bir şair için normal bir hayat değil mi?

Ben kendimi hiç evli hissetmiyorum. Nazlı ile evlilik yıl dönümümüzü hiç kutlamadık. Ama 25 yıl önce tanışma yıl dönümümüz var onu da hiç kaçırmadık. Kendimi evli değil sevdiğim insanla beraber hissediyorum. Birlikteliğimizin evlilik formatına dönüşmesi çocuğumuzla birlikte oldu. Hep bir sürü çocuğum olsun istiyordum ama 41 yaşında baba olunca bir tane ile yetindim.


12 Eylül'de adaletsizliği çok derin hissettim

Hukuk eğitimi almış biri olarak adalet ve eşitlik dengesini hayatınızda nasıl gözettiniz?

Benim durumum karışık. Bir yandan hukuğun işlemesini isterim. Diğer taraftan da bu hukuk sisteminin temellerine itirazım var. Ama yüksek yargının da olması gerektiğine inanırım. Yüksek yargı ne dün ne de bugün gibi olmaması gerekiyor. İktidar erki karşısında dengeleri koruyacak mekanizmaların olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü zamanla şunu fark ettim; insan bir tane hayat yaşıyor ve her anı çok değerli. O anların kirletilmesini ve yok edilmesini büyük haksızlık olarak görüyorum. Bu hukuk sistemi kör topal ilerleyen bir hukuk sistemidir.

Neye itirazınız var?

Bizdeki yargılama sisteminin adaletsiz bir infaz sistemi olduğunu düşünüyorum. Bir insanı yargılarken peşinen cezasını kesmiş olmak. Geçmişte 12 Eylül'de bir askeri darbe yaşanmış 650 bin kişi buna mağruz kalmış. Beş yıl yargı önüne çıkmadan tutuklu kalmış insanlar var.

12 Eylül darbesinde 1402 sıkı yönetim kanunu ile görevden alınan kamu görevlileri arasında siz de vardınız. Bu tarih, adaletsizliği en derin hisettiğiniz zaman mıdır?

Çok mutluydum. Atılmasaydım zaten istifa ederdim. İki subay Şehir Tiyatroları'nda bir denetici işlevi edinmişti ve oyunlar önce o subayların denetiminden geçiyordu. Şehir Tiyatroları'nın en karanlık dönemiydi. Fakat adaletsizliği şöyle hissetmeye başladım; oyunculuk benim için önemliydi ve severek yaptığım bir işti. Yapılma koşullarının zora girdiğini fark ettim. Şehir Tiyatroları'nda olmamak değil, oyunculuğu koşulları bulmak zorlaşmıştı ve o defteri kapattım. Çünkü zamanın içinde olmak daha önemliydi.

"Sevgiyi gördüm yirmi yıl geçmişti aradan" Bu mısra nasıl bir anı taşıyor?

Sevgi benim üniversiteden arkadaşımdı. Politik ayrışmalarımız oldu. Ölüm orucundaydı. F tipi cezaevleriyle ilgili ölüm oruçları esnasında ziyarete gittiğimde Sevgi'nin 19 kilo halini gördüm. Bana kurufasülyeyi çok özlediğini söyledi. Sonra o şiiri yazdım. İnançı ve yürekli bir eski arkadaşın son hikayesi o…

Bu sahne sizi hayatın önemine dair sorgulamaya itti mi?

Herkesin tercihine saygı duyuyorum. Sevgi'ye "Yapmak istediğine emin misin, ölüyorsun, son günlerin, geri dönmeyi düşünmüyor musun?" diye sordum. "Hayır arkadaşlarıma bunu yapamam" dedi. Saygı duymaktan başka yapacak birşey yok. Biz o süreci engellemek için çok uğraştık. Görüşmediğimiz bakan kalmadı. En son Ahmet Neclet Sezer Cumhurbaşkanıydı. Kırk kişilik bir heyet halinde kalkıp Ankara'ya gittik. Uzun bir görüşme yaptık. Engellenebilirdi ama iki tarafında farklı farklı inatları vardı. Bir taraf her istediğim kabul edilsin diyordu. O süreç hayatımızdan ciddi bir dönemi yedi. Hiç bir tarafı tam olarak olumsamadığım bir süreçti.

Bu olaylar adalete bakışınızı değiştirdi mi?

Adaletsizlik hüküm sürmeye devam ediyor. Hukuk hala kanadı kırık bir kuş.


Yaşadığım şeyleri önceden yazdığımı fark edince ürperdim

Modern şair nasıl olur? Ne yapar, ne yapmaz?

Modern şairin entelektüel alışveriş içinde olduğu bir alışkanlık vardır. Teknoloji bize sonradan geldi, çoğumuz teknolojiden anlamıyor. Bizim kuşakta araba kullanan pek azdır. Ressamlar, müzisyenler, felsefeciler bir yerde yaşardı. Aralarında büyük bir alışveriş vardı. Birbirimizle beslenme kanallarımız çok açıktı. Siyaset, felsefe bir birinden ayrılmazdı ve bilimi takip etmek önemliydi. Bir kesimimiz din felsefesine çok yakındı. Benim kuşağım bu anlamda da tabu yıkıcı bir kuşaktır. Sağ, sol, islamcı, komünist ayrımları ortadan kalkmıştı. İyi edebiyat öne çıkmıştı. Seksen kuşağına baktığınızda pek çok arkeolojik buluntu vardır. Tanpınar'ın öne çıkması bu dönemdedir. Ben Necat Çavuş'u kendi kuşağımın şairleri arasında sayıyorum.

Bir kişinin şair olup olmadığına kim karar veriyor?

Hiç kimsenin tanımadığı, bilmediği, yüzünü bile görmediği gizli bir lonca vardır. O şair derse şair olunur. Geniş zaman içinde sahiden değeri olanlar, anlam üretmiş olanlar ve yaşadığı güne değer katmış olanlardır. Farkına bile varmazsınız, kabul edilirsiniz ya da edilmezsiniz. İyi bir edebiyatçıyı yıpratmaya çalışanlar da çok olur. Ama herşeye rağmen iyi bir edebiyatçı her zaman kabul görür.

Şair "yalancı" mıdır?

Bu tek tanrılı dinlerden ve sokratik dialoglardan gelme birşeydir. Sonuçta hepimiz bir kurmacanın içindeyiz. Bir av anını mağra duvarına çizdiğin andan itibaren bir kurmacaya dahilsinizdir. Buna yalan demek eğlenceli. (gülüyoruz) "Ben de hayır değildir" demeyerek yalancılık yapabilirim.

Kendi yalanınıza inandığınız olur mu?

Hayır. Arada bir mesafe olmak zorunda. Fakat yaşadığım pek çok şeyi daha önceden yazdığımı farkettiğimde ürpermiştim.

Şiirin sizi terk ettiği bir dönem oldu mu?

Yöneticilik yaptığım dönemde hiç şiir yazamadım.

Şiir yazmadan da yaşanır mı?

Elbette. O kadar güzel ve büyük şiirler yazıldı ki ben yazmasam da olur. Benim şiirlerim o büyük şiirlerin yanında küçük kalacaksa yazmamayı tercih ederim. Doksanlı yıllarda Şehir Tiyatrosu'na döndüğümde Dağlarca "kendine yazık ediyor tiyatroya dönüyor" diye bana çok kızmıştı. Çünkü Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirle yaşamaya inanan bir adamdı.

İyi şiir, güzel şiir midir?

Hayır. Güzel şiiri hepimiz yazarız çünkü teknik biliyoruz. Neden o şiiri yazıyorsunuz, başka türlü değilde neden kendinizi şiirle ifade ediyorsunuz? O gerekçenin sizde olması lazım. Yaşantıyla aranızda bir mesafe olmalı. Çok fazla insan hikayesinin içine saplandığınızda iş çok zorlaştırıyor.


Yalnızlık arayışı

çoktur, kendime ara vermiştim

kimsesizdim; ne haz ne bıkkınlık

fazla erken kalkmıştım, kimbilir

dil ile sezmiş, göz ile görmüştüm

***

çoktur, birlik bütünlükten apayrı

çoktum, bir ben mi yoktum gövdemde

malum: apansız yayılır sayrı

kelime ile şahit, vade ile bilmiştim