Yeşilçam'ı hiç özlemedim

Aysel Yaşa
00:0019/10/2008, Pazar
G: 18/10/2008, Cumartesi
Yeni Şafak
Yeşilçam'ı hiç özlemedim
Yeşilçam'ı hiç özlemedim

18 yıl süren şizofren bir yaşamın sonucunda yeniden hayata dönmüş Ayşe Şasa. 1960 yılında Yeşilçam'a senarist olarak girdiğinde gelecekten umutluyken şimdilerde o zamanları ızdırap olarak anıyor ve asla özlemediğini söylüyor.

Uzun bir dönem ara vermiştiniz senaryo yazmaya. Bu sessizliği bozmaya nasıl karar verdiniz?

Eski bir arkadaşım İsmail Özkul Eren'le sinema konusunda hep aynı idealleri güttük. Bir gün bana Hz. Mevlana yılı dolayısıyla film yapmak istediğini söyledi. Beraber çalışmayı teklif etti. Özkul ortada olmasaydı kolay kolay sinemaya dönmezdim. Çünkü benim çalışmayışımın tek nedeni piyasada zihniyet olarak anlaşacağım insanları bulamamaktı. Hz. Mevlana ve 3. Selim döneminin anlatılacağını duyunca çok büyük heyecan duydum ve büyük bir memnuniyetle kabul ettim.

Dinle Neyden filminin senaryosunu yazarken ne gibi hazırlıklar yaptınız, nelerden esinlendiniz?

Özkul Eren kendisini tanıdığımdan bu yana III. Selim dönemi üzerine kitap, doküman ve evrak topluyor. Ben 1960'da girdim bu piyasaya ama Özkul kadar büyük bir birikimle konuya hakim birini görmedim. Otuz sandık kitap biriktirmiş. Kitapları açalım dedik, bir kale gibi oldu. Biz o kalenin içine oturduk.İşte o zaman rahat ettim.

Ne kadar sürdü senaryonun yazımı?

Yeşilçam döneminde araştırmalı bir konu da olsa, tarihi bir konuda olsa iki ay verilirdi. Ama şimdi ne güzel. Özkul bana bir yılımız var dedi. Ben bir yılı yeterli bulmadım. Zaten senaryoyu yazmaya başladıktan iki sene sonra film çekildi.

Genelde yönetmenlerle senaristlerin iletişiminin iyi olması gerekir. Siz Fransız yönetmenle istişarede bulundunuz mu?

Fransız yönetmenle benim bir çalışmam olmadı. Tamamen bizim koyduğumuz prensipler ve yazdığımız senaryo çekildi. Fransız yönetmen ve yardımcıları çekim senaryosu üzerinde teknik tasarrufta bulunmuştur sadece.

Bir dönem yaşanması hiç de iyi olmayan olaylar yaşadınız. O buhranlı dönemlerden ne kaldı geriye?

Çok şey öğrendim. Şimdi onları yazmaya çalışıyorum. Benim hayattaki bütün kazançlarım o hastalığımla geldi bana. Kahırdaki lütuftu benim yaşadığım. Ben gayet cahil hayat tarzında yaşayan biriydim. Ama o gelen afet öyle bir darbe vurdu k i-zekamla övünürdüm hep- zekam gidip gelmeye başladı. Ne kadar aciz olduğumu anladım. Allah beni o simsiyah kör kuyudan çıkardı. Bu bana büyük bir ibret oldu. Hakikat olmadan yalanla nereye kadar yürüyebilirsiniz. Ben hayatımda 40 yaşıma kadar yanlış harita ve adres defteriyle yürüdüm.


EŞİMİN RUHUYLA RABITAM VAR
Eşinizin ölümünden sonra neler değişti hayatınızda mesleğinize ve özel yaşantınıza dair?

Benim maneviyatla tanışmamda çok büyük katkısı olmuş bir insandır eşim. Bunun getirdiği büyük moral eşimin vefatından sonra da beni terk etmedi. Bir sekinet halindeydim o öldüğünde. Onun hatırası kaybolup, gitmedi. Dünyaya hep onun gözüyle bakmayı biliyorum. Bu yüzden mekan olarak ayrılmadık biz. Onun ruhuyla bir rabıtam var.

Yeşilçam'ı özlüyor musunuz?

Yeşilçam'ı özlediğimi hiç söyleyemem. Çok azap çektim ve azap çektiğim şartlarda çalıştım. Çok dar kafalar, muhayyile var yapımcılarda. Şimdi Özkul Eren gibi bir yapımcıyla çalışmak bir cennet benim için. Çünkü Özkul geniş düşünceli bir adam. Yeşilçam döneminde böyle insanlar yoktu.

Senaryo yazmayı bıraktığınız dönemde kaleminizi diğer yazı türlerinde susturmadınız..

Senaryo sipariş üzerine yazılır genelde. Kesinlikle çekeceğiz derler ben de senaryomu yazarım. Senaryo yazımına ara verdiğim sırada kitap yazdım. Kitap yazmak bana çok zevk verdi. Çünkü senaryo yazımı çok nankör bir meslektir. İyi bir iş çıkarsa şerefi yönetmene aittir, kötü iş çıkarsa senariste. Ama edebiyat çalışmaları benim için çok daha zevkli.

Sizin gençlik yıllarınızda yazılan senaryolarla şimdikileri arasında ne gibi farklar var?

O senaryoların bütün kusurlarına entelektüel seviyelerinin düşük olmasına rağmen bizim geleneğimizle, adabımızla bir bağı vardı. Şimdi bu dönemde yapılan filmleri uzaktan da olsa izliyorum. Yönetmenlerimiz genel bir yarı aydın sendromu gösteriyorlar. Onlar dahiyane bir buluş yaptıklarını düşünüyorlar ama o işlerin çoğu batıda elli sene önce yapılmış bile.

Ama son dönemde kendi kültürümüze dönük işler de yapılıyor..

Bu insanların bir kısmı orijinal olmayı da bilmiyor. Biz dünyanın en büyük kültür mirasına sahip insanlarız. Bir büyük geleneğin mirasçılarıyız. Batı yalanla yaşar, Doğu doğruların üzerinde uyur. Bütün hakikatin anahtarı elimizde biz onun üzerinde horul horul uyuyoruz.

Son dönem filmlerinden beğendikleriniz oldu mu?

Elbette..Yavuz Turgul'un Gönül Yarası, Ahmet Uluçay'ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ve Semih Kaplanoğlu'nun Yumurta filmleri benim az önce bahsettiğim ölçüye uyan filmler. Bizim medeniyet mirasımıza atıfta bulunan, orijinal, ve maymun taklitçiliği içerisinde olmayan filmler bunlar.



Uzun bir dönem ara vermiştiniz senaryo yazmaya. Bu sessizliği bozmaya nasıl karar verdiniz?

Eski bir arkadaşım İsmail Özkul Eren'le sinema konusunda hep aynı idealleri güttük. Bir gün bana Hz. Mevlana yılı dolayısıyla film yapmak istediğini söyledi. Beraber çalışmayı teklif etti. Özkul ortada olmasaydı kolay kolay sinemaya dönmezdim. Çünkü benim çalışmayışımın tek nedeni piyasada zihniyet olarak anlaşacağım insanları bulamamaktı. Hz. Mevlana ve 3. Selim döneminin anlatılacağını duyunca çok büyük heyecan duydum ve büyük bir memnuniyetle kabul ettim.

Dinle Neyden filminin senaryosunu yazarken ne gibi hazırlıklar yaptınız, nelerden esinlendiniz?

Özkul Eren kendisini tanıdığımdan bu yana III. Selim dönemi üzerine kitap, doküman ve evrak topluyor. Ben 1960'da girdim bu piyasaya ama Özkul kadar büyük bir birikimle konuya hakim birini görmedim. Otuz sandık kitap biriktirmiş. Kitapları açalım dedik, bir kale gibi oldu. Biz o kalenin içine oturduk.İşte o zaman rahat ettim.

Ne kadar sürdü senaryonun yazımı?

Yeşilçam döneminde araştırmalı bir konu da olsa, tarihi bir konuda olsa iki ay verilirdi. Ama şimdi ne güzel. Özkul bana bir yılımız var dedi. Ben bir yılı yeterli bulmadım. Zaten senaryoyu yazmaya başladıktan iki sene sonra film çekildi.

Genelde yönetmenlerle senaristlerin iletişiminin iyi olması gerekir. Siz Fransız yönetmenle istişarede bulundunuz mu?

Fransız yönetmenle benim bir çalışmam olmadı. Tamamen bizim koyduğumuz prensipler ve yazdığımız senaryo çekildi. Fransız yönetmen ve yardımcıları çekim senaryosu üzerinde teknik tasarrufta bulunmuştur sadece.

Bir dönem yaşanması hiç de iyi olmayan olaylar yaşadınız. O buhranlı dönemlerden ne kaldı geriye?

Çok şey öğrendim. Şimdi onları yazmaya çalışıyorum. Benim hayattaki bütün kazançlarım o hastalığımla geldi bana. Kahırdaki lütuftu benim yaşadığım. Ben gayet cahil hayat tarzında yaşayan biriydim. Ama o gelen afet öyle bir darbe vurdu k i-zekamla övünürdüm hep- zekam gidip gelmeye başladı. Ne kadar aciz olduğumu anladım. Allah beni o simsiyah kör kuyudan çıkardı. Bu bana büyük bir ibret oldu. Hakikat olmadan yalanla nereye kadar yürüyebilirsiniz. Ben hayatımda 40 yaşıma kadar yanlış harita ve adres defteriyle yürüdüm.


EŞİMİN RUHUYLA RABITAM VAR
Eşinizin ölümünden sonra neler değişti hayatınızda mesleğinize ve özel yaşantınıza dair?

Benim maneviyatla tanışmamda çok büyük katkısı olmuş bir insandır eşim. Bunun getirdiği büyük moral eşimin vefatından sonra da beni terk etmedi. Bir sekinet halindeydim o öldüğünde. Onun hatırası kaybolup, gitmedi. Dünyaya hep onun gözüyle bakmayı biliyorum. Bu yüzden mekan olarak ayrılmadık biz. Onun ruhuyla bir rabıtam var.

Yeşilçam'ı özlüyor musunuz?

Yeşilçam'ı özlediğimi hiç söyleyemem. Çok azap çektim ve azap çektiğim şartlarda çalıştım. Çok dar kafalar, muhayyile var yapımcılarda. Şimdi Özkul Eren gibi bir yapımcıyla çalışmak bir cennet benim için. Çünkü Özkul geniş düşünceli bir adam. Yeşilçam döneminde böyle insanlar yoktu.

Senaryo yazmayı bıraktığınız dönemde kaleminizi diğer yazı türlerinde susturmadınız..

Senaryo sipariş üzerine yazılır genelde. Kesinlikle çekeceğiz derler ben de senaryomu yazarım. Senaryo yazımına ara verdiğim sırada kitap yazdım. Kitap yazmak bana çok zevk verdi. Çünkü senaryo yazımı çok nankör bir meslektir. İyi bir iş çıkarsa şerefi yönetmene aittir, kötü iş çıkarsa senariste. Ama edebiyat çalışmaları benim için çok daha zevkli.

Sizin gençlik yıllarınızda yazılan senaryolarla şimdikileri arasında ne gibi farklar var?

O senaryoların bütün kusurlarına entelektüel seviyelerinin düşük olmasına rağmen bizim geleneğimizle, adabımızla bir bağı vardı. Şimdi bu dönemde yapılan filmleri uzaktan da olsa izliyorum. Yönetmenlerimiz genel bir yarı aydın sendromu gösteriyorlar. Onlar dahiyane bir buluş yaptıklarını düşünüyorlar ama o işlerin çoğu batıda elli sene önce yapılmış bile.

Ama son dönemde kendi kültürümüze dönük işler de yapılıyor..

Bu insanların bir kısmı orijinal olmayı da bilmiyor. Biz dünyanın en büyük kültür mirasına sahip insanlarız. Bir büyük geleneğin mirasçılarıyız. Batı yalanla yaşar, Doğu doğruların üzerinde uyur. Bütün hakikatin anahtarı elimizde biz onun üzerinde horul horul uyuyoruz.

Son dönem filmlerinden beğendikleriniz oldu mu?

Elbette..Yavuz Turgul'un Gönül Yarası, Ahmet Uluçay'ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ve Semih Kaplanoğlu'nun Yumurta filmleri benim az önce bahsettiğim ölçüye uyan filmler. Bizim medeniyet mirasımıza atıfta bulunan, orijinal, ve maymun taklitçiliği içerisinde olmayan filmler bunlar.


Muhafazakarların önünde ifade yokuşu var

Muhafazakar camianın ortaya çıkardığı sinema filmlerini beğeniyor musunuz?

Bu zamanda inanmış insanların işi hiç kolay değil. Büyük bir abluka var. Öyle bir ifade yokuşu var ki önlerinde. Bizim toplumumuzda değerler arasında bir uçurum var. Bu büyük bir iletişim sorunu çıkarıyor. Siz inancınızla ilgili bir olayın dozunu arttırırsanız seyircinin büyük bir kısmıyla iletişim kuramaz hale geliyorsunuz.

İmza attığınız işlerde pişmanlık yaşadığınız oldu mu?

Çocukluğumdan kırk yaşına kadar olan dönem kötüydü. Bazen eski yaptığım işleri beğendiğim de olur. Mesela Safa Önal'la yazdığım Ah Güzel İstanbul, Yılmaz Güney'in komedisidir Balatlı Arif. Ben o dönemde sol görüşlüydüm ama belki de doğal eğilimlerim neticesinde muhafazakar senaryolar yazıyordum.

Son dönem sinema filmlerinde genelde ele alınan konular sol ağırlıklı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Marksizm adaletten ve insancıllıktan bahseden bir sistemdir. Biz de öyle bir boşluk var ki ona dört elle sarıldık. Ben İslamiyet'ten haberdar olduğum zaman Marksizm'in bir ideoloji olarak bizim dinimiz yanında ne kadar cılız kaldığını gördüm. Bu yaldızla altın arasındaki farkı bilememek ve altını bırakıp yaldıza yönelmektir. Ben o altının değerini kafamı çarpa çarpa öğrendim.