Mustafa Kutlu''nun köşe yazılarını derlediği son kitabı ''Vatan Yahut İnternet''' de insanın modern hayattaki imtihanına dikkat çeker. Günlük telaşenin ve gündemin içinde kaybolan kentin insanına unuttukları güzellikleri bir kez daha hatırlatır.
Mustafa Kutlu ile sohbet etmek isteyenlerin önünde hep iki seçenek vardır: ya hafta içi onu saat 14.00''den evvel yayınevinde yakalamak ya da her hafta Çarşamba günleri Yeni Şafak''taki köşesinden takip etmek. Elbette her ikisinin de tadı başkadır; ama Dergâh yayınlarındaki mekânında onun sohbetini dinlemek bambaşkadır. Çünkü sohbet demini tavşan kanı çayla alır. Bu canlı sohbetler kimi zaman yazılarının yankısı ve yansıması olur kimi zaman ise bir konuşma mecrasından yazıya doğru akıp gider. Yazarken de karşısında muhatabıyla sohbet ediyor gibidir. Mustafa Kutlu''nun sözünün sıcaklığı biraz da bu şifahi üslup ve tonlamalarla kıvamını bulan hikâye tadında aranmalıdır. Hikâyelerinde nasıl birkaç saniyeliğine kurguyu durdurup hikâye kişisinin ağzından sosyal mesajlar veriyorsa dergide ve gazetede yazdığı deneme yazılarında da okuyucuyu bir anda bir hikâyenin atmosferine taşıyabilir.
Kutlu hikâyelerinin okuyucusu aynı zamanda anlatılanın dinleyicisidir. Anlatıcı uzun yoldan gelen, üzerinde yol izleri olan birisi değildir. O ayakları yere basan (yerli) bu toprakların nöbetçisidir ve vatanından meçhul uzaklıklara doğru giden adamın hikâyesini anlatır. Memleket insanın 200 yıllık batılılaşma serüvenini, bu zihinsel uzaklaşışı ve gitmeden gidişi tahkiye eder. Bu gitmeden gidişin adı kimi zaman kozmopolitlik, kimi zaman köyle kasaba arasında kalmışlıktır.
Mustafa Kutlu''nun Hareket-Dergâh dergileri çizgisinde yazdıkları teknolojik yalnızlık ve yabancılaşma, kentleşme ve sanayileşmeyle beraber gelen kanaatsizlik, kültür, sanat ve edebiyat alanında hızlı çoraklaşma ve geri çekiliş şeklinde özetlenebilir. Bu meseleler dünden bugüne dayanan meseleler değil şüphesiz. Türkiye''nin bir hevesle başlayıp gittikçe tutkuya dönüşen Batı''ya entegre olma çabasının bir sonucu. Mustafa Kutlu Yeni Şafak gazetesinde sıklıkla dile getirdiği küresel boyut kazanan çarpık kentleşme, yabancılaşma ve mücerret olandan kopuş problemlerini yeni çıkan ''Vatan Yahut İnternet'' kitabında bir bütünlük içerisinde işliyor. Kitaptaki yazılar son yirmi yıl içinde yazılan gazete yazılarından oluşuyor. Aslında kitap bu yönüyle de ayrıca önemli.
Çünkü Türkiye''nin yirmi yıllık problem haritası ve meselelerinin dökümünü de yakalama şansı buluyoruz. Son yirmi yılda değişen şehirlerimiz, insanımız ve zihin dünyamız bu denemelerde kendini daha net ortaya koyuyor. Zira Kutlu''nun köşe yazıları kısır gündeme yüz vermeyen, çoğunluğun üzerinden zıplayarak geçtiği memleketin sahici gündemine ışık tutmuştur hep. Bu ışık aynı zamanda ümidi yeşerten, geleceği aydınlatan bir ışıktır. İçerisinde kötümserliği, ümitsizlik ve karamsarlığı barındırmaz. Evet, kapitalist azgın iştiha insanımızı yutmak için olmadık taktikler denemektedir; ekini ve nesli mahvetmektedir; lakin bizim insanımız da o kadar kolay yutulur bir lokma değildir. Kutlu''nun denemelerinde büsbütün hüsran havasının yerini bu kendi insanına güven duygusu almıştır. İçten içe Anadolu insanına itimat telkin eder.
Bu kimi zaman ülke insanının hâlâ büyük oranda yer sofrasında yemek yemesi olabildiği gibi kimi zaman da Türk insanının dindarlığı ve toprakla hâlâ ilişkisini sürdürmesi olabilmektedir. Genelde son cümleler bir direniş ülküsü ve diriliş muştusu şeklinde noktalanır: '' Olsun. Tarihte zafer sayılan yenilgiler de vardır. Ayrıca ahir zamandayız. Kimin borusunun öteceğini Allah bilir. Keser döner sap döner gün olur hesap döner.'' (Sf, 45) Bazen de çıkış yolunu sona saklar: ''…Bu durumda isyan edeceklerin yapacağı tek şey var: Köye yerleşip kendi üretimini kendi yapmak. Olacak şey mi yani? Eee… Çağımızın kuralı bu: Ya kırk katır ya kırk satır. Aklınız keserse…'' (Sf, 33), ''Peki Mustafa Kutlu sen ne diyorsun? Her zamanki gibi olmayacak bir cevabım var. O elli bin çeşit malı elli çeşide indirsek dünya rahatlar…'' (Sf,80)
Türkiye''nin sosyal, siyasal, çok yönlü hastalıklardan kurtulması için teşhis belli, tedavi belli, reçete hazırdır: Yeni bir anayasa! Dergah dergisinin takdim yazısında yeri geldikçe vurgulanan bir hatırlatmadır bu. Vatan Yahut İnternet kitabında da merkeze alınan çözüm yolları arasındadır: Türkiye bu ''anayasayı'' yapamazsa; bu anayasayı her kesim gönül rızası ile kabul etmez ise sittin sene sıkıntıdan –kavgadan kurtulamaz.'' (Sf, 95) Tehlikeyi fark edip duvar arkasına saklanmaz, kendini aştığını bilse de sözü doğrudan eğip bükmeden konuşur: ''Çözüm: ''Ha ha. Çözümü benim gibi bir hikâyeciden bekliyorsunuz ha. Peki, sizi daha fazla üzmeyip formülü vereyim: reddedeceksiniz. Büyük bir red cephesi kuracaksınız. Almıyorum, giymiyorum, kullanmıyorum, sizin hiçbir malınızı kullanmıyorum diyeceksiniz.''
Bir yazın türü olarak denemeyi özgün kılan şey yazarının karakter ve özelliklerini bünyesinde barındırmış olmasıdır. Vatan Yahut İnternet kitabında bunu çok belirgin hissedebiliyoruz. Kitapta yer alan 81 denemenin her biri içinde yaşadığımız zaman ve mekânın Mustafa Kutlu yordamıyla yorumlanmasıdır. 264 sayfadan oluşan kitapta her ne kadar bölümlere ayrılmış olmasa da öncelik verilen ilk konular ''yitirdiklerimiz''den oluşuyor. Asfalttan başımızı kaldırıp toprağı göremedik. Tüketim içinde eriyip kanaati, geleceğe saplanıp kalmaktan geçmişi göremedik. Yoksulluğu da zulmü de bitirmeyen şey ahlak yoksunluğudur, bu gerçeği görmezden geldik. Kullandığımız elektronik araçların aracı haline geldik. Mahalle baskısından bahsedip durduk da mahalle diye bir şeyin kalmadığını unuttuk.
Daha çok sahip olmak, daha güzel, daha genç olmak uğruna ruh sağlığımızı yitirdik. Müslümanlıktan saptık gücümüzü yitirdik. İhtiyaçlarımızı abarttık zevklerimizi heyecanlarımızı yitirdik. Çok katlı binalara kavuştuk, ama evimizi kaybettik. Kentsel dönüşüm adıyla yeniyi yıktık, eskiyi kaybettik. Gökdelenler kutsala başkaldırı mesajıydı, teslim olduk, itaat ettik, sadece sükûneti değil, rüyaları ve hayalleri kaybettik. Hayatımızdan bir serinlik gibi geçen boş arsaları bakışlarımızla doldurduk. Otomobillerin sokaklarımızı kesen birer işgalci olduğunu aklımıza getirmedik. Huzurevi, simit sarayı, türkü bar… Ne kadar ait olmadıkları bir dünyayı imliyordu, üzerinde düşünmedik. Ne kılık kıyafetimiz üstümüze oturuyordu ne de bu hayat tarzı bizim tarzımızdı.
Yoğunluklu ikinci bölümde daha çok insanın kentle imtihanı diyebileceğimiz konular yer alıyor. Burada da Mustafa Kutlu''nun dünden bugüne taşra, merkez-taşra ikilemi, sakin şehir gibi modern hayatla beraber insanla aynı kaderi yaşayan kentler üzerine düşüncelerini bir bütünlük içerisinde okuma imkânı buluyoruz… Kitabın son bölümü ise daha çok sanat, estetik ve kültür üzerine yazılan yazılar yoğunlukta. Burada da Kutlu''nun şiir üzerine yazdıkları hassetsen okunmalı. Şiirin bugünü ve geleceği konusunda oldukça net konuşur: ''Şiir modern teknolojik medeniyetin iletişim aletleriyle ''fikir taşıma'' alanında aşık atamaz. Geçmiş olsun.'' Günümüz şiirinin toplumla irtibatını kesmesinden yakınır ve halkın idrakine seslenmeyen şeylerin ömrünün uzun olmayacağını ifade eder. Bir tarafta önümüzde bir gölgelik gibi uzanan ve bütün cepheleri ahrete bakan vatan, diğer taraftan kendi sanrısını ve vehmini hakikat kabul eden internet. Acaba hangisi daha net: Bir yanda vatan, diğer yanda internet ? Okuyalım görelim.
Vatan Yahut İnternet
Mustafa Kutlu
Dergah Yayınları
264 Sayfa
Haziran 2014






