Atatürk'le bağımız fikri değil duygusal

Muhammet Safa
00:0015/11/2011, Salı
G: 14/11/2011, Pazartesi
Yeni Şafak
Atatürk'le bağımız fikri değil duygusal
Atatürk'le bağımız fikri değil duygusal

Hilal Kaplan'ın üç yıllık çalışması olan Türkiye'nin Ölmeyen Babası Timaş Yayınları arasından çıktı. Kaplan'ın bilimsel temellerle sorguladığı kavramlar, yazarın cesaretini ve konuşulmayanı konuşma gerekliliğini gösteriyor

Hilal Kaplan, yüksek lisans tezinden yola çıkarak üç yılda tamamladığı kitabı Türkiye'nin Ölmeyen Babası'nı her şeyden önce bilimsel verilere dayandırarak şekillendirmiş. Türkiye'de bazı kesimlerce haddini bilmez (!) bir yazar olarak suçlanmış olsa da Kaplan, kitabını siyaset felsefesi ve psikanaliz yöntemlerinin temelleriyle oluşturuyor. Atatürk'ün Türkiye'deki karşılığı, gençlerin bakış açısı, kavramların içselleştirilmesi gibi birçok konuyu ezber bozarak sorguluyor. Bundan belki de 5-10 yıl önce asla konuşulamayacak konuların bugün kitap olarak karşımıza çıkması, Türkiye'de bazı şeylerin değiştiğini gösteriyor bize. Hilal Kaplan'ın Atatürk'ü 'baba' olarak tanımlaması ve özgün bir akıl yürütmeyle okura sebeplerini açıklaması, birçok algıyı kırmaya yönelik iyi bir ilk adım.

Mustafa Kemal ile Atatürk arasında ne tür bir anlam farkı var? Tarihsel sürece bakıldığında, Atatürk'ün anlamlanması hangi uygulamalardan ve algılamalardan geçerek oluşmuştur?

Mustafa Kemal özellikle Milli Mücadele döneminde öne çıkmış, askeri ve siyasi anlamda önemli kazanımlar elde etmiş, tarihi bir kişilik; fakat Atatürk soyadını almasının ve vefatının ardından bu isim etrafında kurulan heyulaya baktığımızda Atatürk'ün Mustafa Kemal'den çok daha fazlasına tekabül ettiğini teslim etmek mümkün. Bu anlamda ben kitapta şunu anlatmaya çalışıyorum: Atatürk ismi üzerinden bir egemenlik süreci yürütülüyor. Atatürkçülük de bu egemenlik sürecinin adı. Çünkü Atatürkçülüğe baktığınızda bir ideolojiden çok daha fazlası olduğunu görüyorsunuz. Herhangi bir sabite sahip değil. Bir komünist de kendini Atatürkçü olarak nitelendirebiliyor liberal ya da muhafazakâr biri de… Dolayısıyla bu durum hem demokrasiye hem de serbest düşünün alanına zarar veriyor. Ayrıca halkın rızasına dayanamayan zoraki bir konsensüs var. Atatürkçü olmak doğru, sağduyunun gereği, meşru; olmamak ise bir nevi gayrı meşru olarak konumlandırılıyor. Kitapta da özellikle Atatürk'ü tırnak içinde kullandım. Atatürk göstereni Mustafa Kemal'in vefatından sonra, Demokrat Parti iktidarında günümüze kadar gelen süreçte çok büyük bir söylemsel sermayeyi işaret ediyor. Darbeler bunun üzerinden yapılıyor, darbe öncesi Menderes hükümeti iktidarı kendini bunun üzerinden meşrulaştırıyor, Atatürk'ü Koruma Kanunu o dönem çıkıyor, Atatürk heykelleri o dönem memlekete yayılmaya başlıyor, paraya tekrar Atatürk imgesi basılıyor... Yani halen devam eden uygulamaların temeli o dönemde atılıyor.

Üniversitelerdeki Atatürkçü Düşünce Kulüpleri üyeleriyle ve başkanlarıyla görüştünüz bu çalışmayı yaparken. Bu gençlerin Atatürk'le olan bağını biraz anlatır mısınız?

Atatürk'e bağlanışlarında öncelikle çok duygusal bir yön var. Hatta düşünsel olan yönün çok az olduğunu söylemek gerekiyor. Bir tür suçluluk duygusu da var. Atatürk'e layık olamama hissi. Atatürk resmiyle karşılaştığında suçluluğundan ötürü yanaklarının kızardığını söyleyenler bile var. Tabii ki bu duyguların en güçlüsü yas duygusu. Ben de bu yası 'imkânsız yas' olarak tanımlıyorum. İmkânsız yas, çünkü bitmesi arzu edilmeyen bir yas. Normalde yas sürecinin aşamaları vardır. Patolojik olmayan yas nihayete erişme süreciyle biter; ama 'imkânsız yas'ın bitmesi demek Atatürkçü hegemonyanın bitmesi demek. Bu 'nostaljik özne' olarak tanımlayacağımız bir durum. Bu yasın bitirilmek istemediğini bir örnek vererek açıkladım kitapta. Ergun Saygun, Balyoz Davası sanıklarından, şöyle diyor: “Allah Atatürk'ü başımızdan eksik etmesin, ona uzun ömürler versin.” Burada uzun ömürler dilenen Mustafa Kemal değil, halen egemenliğini sürdüren 'Atatürk göstereni'dir. Dediğim gibi fikri hiçbir temeli olmayan bu hegemonya ve bitirilmemek istenen bu yas, Atatürk imgeleri bu kadar ön plana çıkarılmasa, her bayram Anıtkabir'e gidilmese, her yer Atatürk fotoğraflarıyla donatılmasa, hegemonya ve yas kendi kendine çökecektir. Çünkü fikri hiçbir temel sunmuyor bize.


Ata ile başlayan ailevi vatandaşlık
Kitapta 'ailevi vatandaşlık'tan bahsediyorsunuz, biraz açabilir misiniz?

Neden Atatürk soyismi seçildi Mustafa Kemal için? Çünkü Atatürk hem Türklerin babası hem de atası demek. Cumhuriyete geçişte devletin ve egemenliğin kendini tanımlaması gerekiyordu. Bunun için din üzerinden gidilemezdi. Halkın kendi arasında kurduğu akrabalık bağlarını egemenlik sürecine dâhil ettiler. Türk ulusu mutlu bir aile, bu ailenin başındaki kişi de hiyerarşik olarak Atatürk oldu. Bu söylemsel getiri sağladı egemenlik anlayışında Atatürkçülere. Bizim “Ben sizin babanızım” diyen siyasetçilerimiz vardır. Ata kelimesinin seçimini, sıfır noktası olarak görmeliyiz. Ceddimizin başladığı yer yani Osmanlının inkârı.


Öyle bir altın çağ yok
Atatürk'ün mitleştirilmesinden bahsediyorsunuz kitabınızda, biraz açıklayabilir misiniz?

'Atatürk göstereni'ni birebir canlı tutan şey bu. 1923-38 yılları arası altın çağ olarak konumlandırılıyor, bu süreçte Atatürk devamlı yüceltiliyor. Hâlbuki tarihi mitleştirmeyen çalışmalara baktığımızda, o dönem 14 Kürt isyanı olduğunu görüyorsunuz, İstiklal Mahkemeleri'nde 9 binden fazla kişinin asıldığını görüyorsunuz, Dersim katliamını görüyorsunuz, Takrir-i Sükûn Kanunu'yla medyanın nasıl susturulduğunu görüyorsunuz. Bu sürecin, altın çağ olarak lanse edilmesinin kırıldığı takdirde bu gösterenin de o nispetle zayıflayacağını düşünüyorum. Bu anlamda geçtiğimiz 19 Mayıs'ta Işık Koşaner gayri resmi tarih çalışmalarını esefle kınayarak tarihçilere gözdağı vermişti. Tabii bu sökmedi. Çünkü farklı bir Türkiye'de yaşıyoruz artık. Ama bu Genelkurmay'ın 'Atatürk göstereni'nin egemenlik alanından birebir faydalandığını gösteriyor.