
Ka'b b. Malik'in oğlu Abdullah, babasının ihtiyarlık zamanında gözlerini kaybettiği yıllarda elinden tutarak kendisine şunları anlattığını haber vermektedir:
Hicretin 9. Yılı, Rasulullah Tebük üzerine gazaya çıkıyordu. Allah Rasulü bu gazveye kadar sefere giderken gideceği yeri önceden belli etmez ve kimseye söylemezdi. Ancak Tebük uzak bir yerdi ve düşman çok güçlü ve ordusu kalabalıktı. Medine'de en sıcak günlerdi. Hurmalar ve meyveler olmuş, güneş kavuruyor her yerde gölgelik aranıyordu. Herkes savaş için atını ve silahını tedarik etmenin çabası içindeydi. Ben de o günlerde sıcağın tesiriyle, meyvelere ve gölgeliklere düşkünlüğüm sebebiyle hemen hazırlık yapamıyordum. Daha vakit var , bugün yarın darken bir türlü hazırlık yapamadım. Bir gün bir de duydum ki, ordu Tebük istikametine yola çıkmış. Bir ara 'haydi hazırlan yolda yetişirsin' diye kendi kendime söylensem de bir türlü elim varmıyordu. Sonunda artık gitsem de yetişemem diyerek yola çıkmaktan vazgeçtim.
Allah'a yemin olsun ki, Tebük savaşı zamanında aslında çok müsaittim. Gençtim, kuvvetliydim. Sağlığım yerindeydi. Savaşa gitmek için bir değil hatta iki bineğim vardı. Fakat sıcaklar ve gölgeliğe düşkünlüğüm beni geri bırakmıştı. Ben Rasulullah ile Bedir hariç diğer önemli savaşlara katılmıştım. Dahası Akabe Bey'atı'na katılanlar arasında idim. Ama şimdi Medine'de herkes savaşa gitmiş ancak bazı münafıklar, yaşlılar, hastalar, kadın ve çocuklar kalmıştı. Onları gördükçe kendimden utanmaya başladım. 'Ben ne yaptım, Ya Rasulullah beni sorarsa halim ne olur' diye endişe ve korkular başlamıştı. Nitekim ordu Tebük'e ulaştığında Allah Rasulü Ka'b b. Mâlik nerede diye sormuş. Askerlerden biri; 'Malıyla ve elbiseleriyle gururlanması onu savaşa hazırlanmaktan alıkoydu' demiş. Muaz b. Cebel, 'Hayır, Vallahi Ka'b Akabeye katılmış biridir. Allahı ve Rasulünü seven biridir' diyerek beni savunmuş.
Savaş kazanılmış ordu muzaffer olarak Medine'ye dönüyor. Ben Peygamberin ve ordunun gelmesi yaklaştıkça korkmaya başladım. Rasulullah'a ne cevap vereceğimi düşünüyordum. O güne kadar hayatımda hiç yalan söylememiştim. Şimdi de yalan söyleyemezdim. Allah Rasulü'nün bana nasıl kızacağı aklıma geldikçe savaşa gitmeyişime çok pişman oluyordum. Ve Nihayet Ordu ve Rasulullah Medineye geldi. Her savaşta olduğu gibi once Mescide gitti ve tebrikleri kabul etmeye başladı.
Savaşa gitmeyen seksen civarında kişi, Rasulullah'ın huzuruna çıkarak mazeret beyan etmiş, Allah Rasulü'de onlar için af dilemiş ve mazeretlerini kabul etmiş. Ben de yanına gittim. Huzuruna varınca selam verdim, Allah Rasulü dargın birinin bakışı gibi bir tebessümle selamımı aldı ve 'Ey Ka'b sen niçin bize katılmadın' diye sordu. Dedim ki, 'Ya Rasulallah! Senin de bildiğin gibi ben iyi bir hatibim. Söz söylemesini beceririm. Size de kendimi haklı çıkaracak bir mazeret uydurabilirim. Ancak Allah ve Rasulü'nün razı olmayacağı bir işten Allah'a sığınırım. Ben bugün doğrudan başka bir şey söyleyemem. Benim tembelliğim beni savaşa katılmaktan alıkoydu. Bugün, yarın derken hazırlanıp size yetişemedim. Ne deseniz haklısınız' dedim. Rasulullah; Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar' bekleyeceksin şimdi çıkabilirsin dedi.
Dışarı çıktığımda kendi kabilemden olan Hazreclilerin Beni Selîme koluna mensup akrabalarım bana kızdılar. Sen de bir mazeret söyleseydin Allah Rasulü senin için de Allah'tan af dilerdi sende şimdi bu işten kurtulmuş olurdun. Kendi kendine iş çıkardın diyerek bana yüklendiler. Çok üzgündüm ama doğru söylemekten pişman değildim. Benden başka Rasulullah'a doğru söyleyip 'benim durumunda olan var mı? diye sordum. Evet iki kişi daha var. Bedir gazilerinden Hilal b. Ümeyye ve Memâre b. Rebî'. Onlar da senin gibi haklı bir mazeretimiz yok demişler ve Rasulullah onları da affetmemiş, Allah hakkınızda hüküm verinceye kadar bekleyeceksiniz demiş. Bu durum beni biraz rahatlatmıştı. Yalan mazeret beyan etmediğime seviniyordum. Medine'de bizim durumumuz hemen yayılmıştı. Ardından Rasulullah bize selam verilmemesini ve selamımımızın alınmasını yasakladı. Kiminle karşılaşsam benden kaçıyor, yüz çeviriyordu...
Yarın devam edecek.






