Ramazan Geciken bayramlar
  • İMSAK 00:00
  • GÜNEŞ 00:00
  • ÖĞLE 00:00
  • İKİNDİ 00:00
  • AKŞAM 00:00
  • YATSI 00:00
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
İMSAKİYE 2018

Geciken bayramlar

Önümüzdeki arabanın arka camında “Eid Mubarak” yazıyor. Aynı yere gidiyoruz. Ama camiye değil, stadyuma. Tüm kalabalığı içine alacak büyük bir camimiz yok şehirde ve bayram geldi mi; herkes aynı çatı altında toplanmak istiyor. Islanmamak için koşuyoruz stadyuma doğru. Kara gözlüklü polisler etrafımızda. Ellerinde telsizler, silahlar, joplar... Nihayet Dergi'den Güzide Ertürk bayram mesajılarına dair anısını okuyucuları için paylaştı.

Nihayet Dergi
Uyandılar, neyi kaçırdıklarını bilmeden.
Uyandılar, neyi kaçırdıklarını bilmeden.

Rüyaların rengine bürünmüş karanlık bir ev. Perdeler örtülü. Buzdolabı arada bir çalışıp homurdanınca tüm eşyalar irkiliyor. Televizyondan gelen tıkırtılar, saatin tik taklarıyla yarışıyor. Karanlık evde iki kişi. Rüyalarında ne görüyorlar bilmiyoruz. Sakince nefes alıp vermelerine ve hiç kıpırdamamalarına bakılırsa dingin rüyalarda seyahat ediyorlar. Cep telefonlarından biri, mutfak masasında habire yanıp sönüyor. Ekranın ışığı sessizce yanıp sönerken yeni mesajlar geliyor uzak bir ülkeden. Rüyalar kadar uzak. Masallar gibi ulaşılmaz bir ülke. Kaf Dağı gibi efsanevi bir diyardan mesajlar geliyor. İki kişi karanlıkta hâlâ uyuyor. İç geçiriyor biri. Cep telefonu sessizce yanıp sönüyor.
Yalnızlıktan ve ilgisizlikten sıkılmış olacak ki eski karanlığına geri dönüyor telefon. Ebedi bir suskunluğun eşiğindeyken yeniden parlayınca, alarm çalmaya başlıyor: Uyanma vakti geldi. Ama kimse kalkmaya gönüllü değil. Uyanıp mutfağa yürümek, alarmın sağır edici sesi kulakları tırmalarken telefona ulaşmak o kadar zor ki. Kimsenin cesareti yok. Yine de, uykunun derin sularına tekrar gömülmek için birinin o alarmı susturması lazım. İçlerinden en cesuru kapatıyor telefonu. “Yirmi Mesaj” yazıyor ekranda. Gözlerini henüz açmadığı için mesajı görmüyor, cesur kişi. El yordamıyla yatağa ulaşıyor. On dakika daha uyusa, yetecek.
İkisinin de bilmediği bir şey var. Tam o dakikada, Kaf Dağı gibi ulaşılmaz bir ülkede Ramazan Bayramı'nın ilk günü bitmek üzere. İkindi çoktan girmiş olmalı. Müezzinin okuduğu ezan, mahallenin pencerelerini dolaşıp boşlukta dağılmış. Bayram sevinci camilerden evlere, evlerden odalara yayılmış olmalı. Çocuklar, aile büyüklerinin elini merakla öpmüş, topladıkları harçlıkları hesaplayıp ilk günün kârını gizli çekmecelere saklamış olmalı. Bir bayramın ilk günü devrilen güneşle gidiyor olmalı. “Bir varmış, bir yokmuş,” kadar uzak bir ülkede. Evlerin kalabalık, seslerin karmaşık olduğu bir diyarda.
Uyandılar, neyi kaçırdıklarını bilmeden. Perdeler hâlâ kapalı. Işık yok. İkisi de telaşla hazırlanıyor. Neden bu acele? Güneşin biraz önce devrilip yenik düştüğü ve Kaf Dağı'nın ardındaki ülkeyi karanlığa boğduğu o dakikada, Güneşi devrildiği yerden kaldırmaya gidiyorlar. Onu, kendi gri göklerinin en üstüne asıp günü yeniden başlatacak, takvim yaprağını bir gün öncesine üşenmeden taşıyacaklar. Yani, sabah namazını kılacaklar.
O iki kişiden biri benim. Hayli uykuluyum. Kimse o vakitte, ağzımı açamaz. Gözlerime herhangi bir anlam yükleyemez. Yataktan kalkmış bile olsam, uyuyorum. Eski alışkanlık... Aceleyle kahvaltı ediyoruz. “Türkiye'yi arayalım mı?” diyor. Konuşmuyorum ama içimden “Hayır.” diyorum. Sabahki 'konuşmama ritüelim' normal. Genelde uyandıktan bir saat sonra gerçekten konuşmaya başlarım. Öncesindeki kelimelere bir anlam yüklemek hata olur. Ama özellikle de bu ses tonuyla Türkiye'yi arayamam. Daha doğrusu bu sessizlikle.
Hava serin ya da ben üşüyorum. Yağmur atıştırıyor. Arabanın camları ıslanınca silecekler gıcırdayarak çalışıyor. İlk kez fark ediyorum. Çünkü arabanın içi daha önce bu kadar sessiz olmamıştı. Yollar boş. Haftasonu, sabahın erken saatleri. Telefondaki okunmamış mesajlara bakmak için mükemmel bir zaman. Pek istekli değilim. Manilerle, uzun ve çetrefilli sözlerle yazılmış ve aynı anda bin kişiye gönderilmiş Bayram Mesajlarını okursam, moralim bozulacak.
1. Mesaj: Kısacık bir görüntü. Kalabalık insanlar, mutlulukla gülümseyip bana bakıyor. El sallayarak; “İyi Bayramlar!” diye bağırıyorlar. Bitti. Uyandığımdan beri dudaklarımda ilk kez bir gülümseme. Bir daha izliyorum videoyu. İnsanlar, aynı hareketi defalarca yapmaktan hiç bıkmıyor. Her seferinde aynı şevk ve hevesle “İyi Bayramlar!” diyorlar. Annem, kardeşim, abilerim, kuzenlerim, teyzem.
2. Mesaj: Kısacık bir görüntü. Benim gibi arabada olan bir arkadaşım, el sallayarak, “Mutlu Bayramlar!” diyor. Hayret o da el sallamaktan hiç yorulmuyor.
3. Mesaj: Ben bu iki videoyu durmadan başa sarıp izlerken geliyor. Bayram namazını kılmak isteyen arkadaşım, “Nerede buluşuyoruz?” diye soruyor.
Cevabım: “Reliant Stadium” Saat: 8.30.
Önümüzdeki arabanın arka camında “Eid Mubarak” yazıyor. Aynı yere gidiyoruz. Ama camiye değil, stadyuma. Tüm kalabalığı içine alacak büyük bir camimiz yok şehirde ve bayram geldi mi; herkes aynı çatı altında toplanmak istiyor. Islanmamak için koşuyoruz stadyuma doğru. Kara gözlüklü polisler etrafımızda. Ellerinde telsizler, silahlar, joplar... Galiba bize bakıyorlar, kara gözlüklerinin ardından. Kesinlikle gülümsemiyorlar. Heykel gibi donuk ve hissizler. Aralarından nehir gibi geçiyoruz. Hiç değmeden. Bayram namazının kılınacağı yer, önceden halıyla kaplanmış. Afrikalılar ve Hindistanlılar, rengârenk kıyafetleriyle, parıl parıl parlıyor etrafta. Güzel bir uğultu ve neşeli bir kalabalık; dünyaya aldırmadan namazı bekliyor. Arkadaşlarım da geliyor. Birinin kırk derece ateşi var. Titriyor. Bayramlar hep zor geçiyor bu ülkede.
“Türkiye'yi arayalım mı?” diye soruyor, “Hayır.” diyorum içimden. Ucu bucağı görünmeyen tarlanın saman dolu korkuluğu kadar gerçeğim. Kuşlar bile korkmuyor benden. Ayağımın altında tüm tarlayı talan ediyorlar. Kıyafetlerim yırtık pırtık ve yama tutmuyor. Namaz ne kadar kalabalık, bayramlaşmalar ne kadar coşkulu olursa olsun, sevinemiyorum. İstanbul'un trafiğinde sıkışıp kalmak, kenarına Türk Bayrağı takılmış halk otobüslerine binmek, bayramlaşmak için çaldığım kapıların yaz tatiline gittiğini öğrenerek gerisin geri dönmek istiyorum. Evimizin yanındaki mezarlıkların üstünde çiçekler vardır şimdi. Hepsi aynı köşebaşındaki çiçekçiden alınmıştır. Yanından geçsem, çingene bana da çiçek satmaya çalışır. Almak isterim, bayram vakti elbet yaşayan birini bulurum çiçek verecek. Çamurlu suyla doldurulmuş kirli kovalardaki çiçekleri almak için ne kadar da hevesliyim. Ama çiçekçi beni görmüyor. İki zaman arasında sıkışıp kalıyorum. 1. mesajı tekrar açıyorum; kalabalık sevinçle bağırıyor. 2. mesaj; arkadaşım mutlu bayramlar diliyor.
Şimdi ben Türkiye'yi aramalıyım. Bu sessizlikte. Köşebaşlarında çiçekçiler yokken. Otobüsler tıklım tıkış değilken. Kelimeler ağzımdan ya zorla çıkıyor ya da hiç. Vakit hayli ilerledi. Konuşmayı öğrenmem lazım. Uykuya dalmadan yakalamalıyım onları. Birkaç kere öksürüyorum. Bardağımdan bir yudum su alıp gözümü siliyorum. Arama tuşuna dokununca yüzümde bir gülümsemeyle bekliyorum. Telefon çalıyor, “Dıt, dıt, dıt...”

REKLAM
/**/

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.