Gösterime girdiği 1993 yılından bu yana dünyanın dört bir köşesindeki televizyon izleyicileri arasında -benzeri ancak 2000'lerin “Lost”unda gözlenen- bir popülarite düzeyi yakalayan “Gizli Dosyalar” dizisi, Chris Carter imzasını taşıyan bu ikinci sinema uyarlamasında özgün yapımın kendine has atmosferinden bir adım daha uzaklaşmış.
FBI'ın gizemli olaylarla ilgilenen bir departmanında bir yandan UFO'lar, fizikötesi varlıklar ve bilimin çözemediği türlü türlü garipliklerle uğraşırken, diğer yandan da hükûmetinin bu tür dosyaları kamuoyundan gizleme çabalarıyla boğuşup duran gizli ajan Fox Mulder (David Duchovny), şimdi bir kez daha karmaşık bir dosyayla karşı karşıyadır.
Mulder, yıllardan bu yana sıradan “meslektaş ilişkisi”yle “tutkulu bir aşk” arasında gidip gelen bir çizgide işbirliği yaptığı kimya uzmanı Dana Scully'yi de (Gillian Anderson) yanına alarak, buzlar altında kalmış bir cesedin ve seri şekilde kaybolan bir grup insanın peşine düşer. İkiliye bu defaki maceralarında psişik güçleri olan bir medyum da yardımcı olacaktır.
Yeryüzünde -bir bilim-kurgu ve gizem tutkunu olarak benim de aralarında yer aldığım- yüzmilyonlarca fanatik hayrana sahip bulunan “Gizli Dosyalar”ın başına gelen de işte aynen bu… Hollywood'un o her şeyi çok iyi bilen (!) yapımcıları, televizyonda tutmuş bütün öykülere “mal bulmuş mağribi” gibi saldırmasalar, belki türettikleri efsaneye de bir zarar gelmeyecekti. Ancak, son yıllarda feci biçimde konu sıkıntısı çeken Amerikan sinema endüstrisi, çıkış yolu olarak Uzakdoğu'da çekilmiş korku-gerilim filmlerinden kendi tarihindeki klasikleşmiş yapıtlara kadar bulabildiği her ne varsa saldırıp “remake”ler (yeniden çevrim filmler) yaparak bu entelektüel darboğazdan çıkmaya çalışıyor. Hâl böyle olunca, vaktiyle izleyici tarafından tutulmuş kimi televizyon dizileri de panikle gelen bu yağmadan nasiplerini fazlasıyla almaktalar. Daha önce “Charlie'nin Melekleri”, “Kaygısızlar”, “Starsky ve Hatch”de olduğu gibi, “Gizli Dosyalar” da başarısızlığa mahkûmiyeti gün gibi âşikar olan böyle bir girişimin hüsranla sonuçlanan yepyeni bir ürünü…
1993 yılında 20th Century Fox Television Company tarafından 45'er dakikalık bölümler halinde hazırlanıp yayımlanmaya başlanan “Gizli Dosyalar”, televizyon izleyicisinin ilgisini diri tutmak adına son derece doğru formüller uygulamış bir diziydi. Günümüzde artık neredeyse tek başına bilim-kurgu türünün simgesine dönüşen, izleyicilerin nerede duysalar hemen tanıdıkları o huzursuz edici jenerik müziğinden, FBI ajanı iki baş kahramanın arasındaki belli belirsiz (ve nereye varacağı da hiç belli olmayan) duygusal ilişkiye kadar her cephesiyle merakı zirvede tutmaya hizmet ediyordu dizinin içerik yapılandırması. Hele de bu yapının üzerine insanların duymaktan çok hoşlandıkları bir sürü komplo teorisini sos olarak döküp, izleyicinin bilinçaltına “Hükûmet, dünya dışı hayat ve fizikötesi evrene ilgili olarak bizden bir şeyler gizliyor” mesajını pompaladığınızda yeme de yanından yat tarzı bir bilim-kurgu kurdelası çıkıyordu ortaya… Sonuçta, her bölümü hem kendi içinde bağımsız, hem de adım adım devâsâ bir bütünü oluşturan “Gizli Dosyalar”, bu başarısını elde ettiği yüksek ratinglerin yanısıra 5 ayrı Altın Küre ve 60'ın üzerinde televizyonculuk ödülüyle taçlandıracaktı.
Ancak, Fox şirketi dizinin beyazcamdaki bu büyük başarısıyla yetinmeyip, 1998 yılında yönetmen Rob Bowman eliyle öykünün beyazperdede etinden, yağından ve sütünden de faydalanmaya kalkınca işin sihri ister istemez bozuldu; büyük iddialarla gösterime sunulan ilk sinema versiyonu dizinin dünya çapındaki o müthiş hayran kitlesinde derin bir hayâl kırıklığına yol açtı.
1990'lardan 2000'lere kadar popülaritesinden hiç bir şey yitirmeksizin kesintisiz devam ederek (1993-2002 arasında 9 sezon ve 200 bölüm) gerçek bir televizyon efsanesine dönüşen bu yapımın sahibi Fox şirketi, âdeta “yenilen pehlivan güreşe doymazmış” tavrı içinde, 10 yıl aradan sonra aynı başarısız formülü sinemada şimdi bir defa daha deniyor. Bu kez yönetmenlik koltuğunda, 200'den fazla bölümün senaryosunu yazmış ve bir düzine kadar bölümü de yönetmiş olan Chris Carter'ı görüyoruz. Ancak, “iyi senarist olmak”, aynı zamanda da “iyi yönetmen olmak” anlamına gelmediğinden. perdedeki sonuç, zaman zaman keyif veren bir teknik kalite haricinde, yine genel bir “hüsran”dan ibaret…
Nitekim, başta ABD'deki izleyici kitlesi olmak üzere, “Gizli Dosyalar” külliyatının iflah olmaz hastaları, yeryüzünün pek çok ülkesinde yaz ortasında gösterime giren bu ikinci sinema versiyonunu da pek beğenmediler. Halbuki, böyle bir formülün tutmayacağını önceden görmek için müneccim olmaya gerek yok. Aynı şekilde, bir başka televizyonculuk harikası olan “Lost”un yapımcısı J.J. Abrams'ın da toplam 7 sezonda ve 110 küsur bölüme yayarak anlattığı gizemli bir öyküyü iki saate sıkıştırarak sinema filmine dönüştürmesi hâlinde elde edebileceği sonuç bundan pek farklı olmazdı.
10 yıl arayla beyazperdeye yansıyan bu iki başarısız deneme, bizlere, “kült” mertebesine ulaşmış televizyon dizilerinin, çevrelerine topladıkları büyük hayran kitlesi ve oluşturdukları efsaneyle birlikte kesinlikle rahat bırakılması gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Hafızalarda yer eden bunun gibi başarılı beyazcam yapımları ancak yerlerinde güzel ve keyifli oluyor çünkü. Kaldı ki bugüne kadar -Türk televizyonculuğunun bir mucizesi olan “Kurtlar Vadisi-Irak” örneğini saymazsak- televizyondan sinemaya uyarlanıp da öyle ahım şahım başarı kazanmış bir tek öykü bile hatırlamıyorum.
Netice itibarıyla, yalnızca dizinin fanatik hayranlarına tavsiye edilebilecek türden, dışı cilalı, ancak içi alabildiğine kof bir üstün yapım örneği…







