günlerde tırmanan Kosova bunalımını birbirleriyle ilgili üç ayrı düzlemin oluşturduğu çelişkilerin kesişim alanında değerlendirmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi uluslararası ilişkilerin sistem düzeyindeki çelişkileri, ikincisi Doğu Avrupa ve Doğu Akdeniz çevre hatlarını da içine alan Balkan-eksenli bölgesel çelişkiler, üçüncüsü ise Kosova'nın birinci dereceden komşuları ile olan ilişkilerinde ortaya çıkan ve bölgedeki Arnavutların bölünmüşlüğünden kaynaklanan daha küçük ölçekli ama daha doğrudan çelişkiler düzlemidir. Bir yandan bu düzlemlerin iç yapılarından kaynaklanan, diğer yandan bu düzlemler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan unsurları birlikte ele almak bunalımın bütün veçhelerini ortaya koyabilmenin öncelikli şartıdır.
Uluslararası ilişkilerin sistem düzeyindeki çelişkileri açısından bakıldığında, bu sistemik çelişkilerin en sert ve doğrudan yansıdığı iki bölge olan Ortadoğu ve Balkanları edilgen kılan bunalımlar arasındaki zamanlama ayan son derece ilginç bir ipucu oluşturmaktadır. Soğuk savaş dönemindeki çift kutuplu yapının en sert ve en suni ikili bölünmeye tabii tuttuğu bu iki bölge, Soğuk savaş sonrası dönemde ortaya çıkan dinamik uluslararası konjonktürde kendi etkinlik alanlarını genişletmek isteyen büyük güçler arasındaki çelişkilerin de en doğrudan ve biribirine paralel bir şekilde yansımasına şahit olmuştur.
Bu açıdan bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemi yeni dünya düzeni söylemi ile tekrar kurma çabasının gündeme getirilmesine zemin hazırlayan Körfez savaşı ile bu söylemin bütün temel unsurlarını reelpolitiğin acımasız dengelerine kurban edilen Bosna bunalımı arasındaki zamanlama ilişkisine benzer bir ilişki bugün için de geçerlidir. Körfez savaşının bitmesinden ve Ortadoğu'daki Amerikan hakimiyetinin küresel bir güvenlik söylemi ile pekişmesinden kısa bir süre sonra, önce Sırbistan-Hırvatistan çatışmaları ile başlayan ve eski Yugoslavya'nın en hassas bölgesi olan Bosna'ya sıçradıktan sonra tam bir insanlık dramına dönüşen Balkanlar bunalımı ivme kazanmıştır. Bu paralellik bir satranç oyununun karşılıklı hamleleri şeklinde bir seyir takip etmiştir.
Irak'ın silah teknolojisindeki Alman patentini gören ABD Körfez savaşı ile gerek küresel gerekse bölgesel dengelerin nihai belirleyicisi olduğunu tescil etmeye yönelik bir yeni dünya düzeni kavramı geliştirerek uluslararası bütün aktörleri mobilize etme becerisi göstermiş ve bunun reel gücünü de Körfez'de isbat etmiştir. Bu defacto üstünlüğü kabul etmek zorunda kalan Almanya öncülüğündeki Avrupalı güçler bir taraftan diplomatik bir karşı hamle sergileyerek Oslo süreci ve Madrid konferansı ile Ortadoğu Barış sürecini Avrupa eksenine çekmiş; diğer taraftan da başka bir defacto durum yaratan Yugoslavya'nın bölünmesi sürecini başlatarak Balkanlar ve Doğu Avrupa'nın da kendi etki alanına girdiğini tescil etmek istemiştir. Büyük güçler arasındaki bu parçalanma süreci uluslararası kamuoyu ve batı değerleri gibi normatif kavramların yıpranmasına yol açmış ve reelpolitik unsurların uluslararası sistem üzerindeki etkisini artırmıştır.
Avrupa'nın Balkanlar politikası
ABD Avrupa-içi çelişkilerin nabzını tutan son derece soğukkanlı bir diplomasi ile bu karşı hamlelerin Balkanlar üzerindeki etkisini izlemeye başlamıştır. Nitekim Almanya'nın Slovenya ve Hırvatistan üzerinden Adriyatiğe inen etki alanı Avrupa-içi dengeleri harekete geçirmiş ve BM Güvenlik Konseyi karan ile devreye giren İngiliz-Fransız bloku Bosna'daki statünün Sırbistan lehine devamını sağlayan müdahele-karşıtı bir politika takip etmeye başlamıştır. Bosna'daki etnik kıyıma dayanan statükonun hukukileşmesini isteyen Rusya'nın desteğini kazanan bu politika Bosna'daki katliamın iki yıl süre ile seyredilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu süreç Almanya ile ABD'nin, bir taraftan Hırvatistan'ın smır bütünlüğünü sağlayan diğer taraftan da Bosna'ya, dolasıyla Balkanlar ve Doğu Avrupa'ya Amerikan güçlerinin girmesini hukukileştiren, çift yönlü bir optimum uzlaşmaya dayalı Dayton anlaşması ile sonuçlanmıştır.
Avrupa'nın iç güvenlik sorunları
Bosna bunalımını son derece etkin bir diplomasi için kullananan ABD bir taraftan Avrupa'nın bunalım çözme ve güç kullanma konusundaki iç zaaflarını göstermiş, diğer taraftan ABD ve NATO olmaksızın Avrupa'nın iç güvenlik meşelerinin çözülemeyeceğini göstererek fiili olarak bölgeye girme şansı elde etmiştir. Dayton sürecinden sonra da AB'nin ekonomik olarak yayıldığı her alana, NATO, bir güvenlik unsuru olarak, girmeye başlamıştır. Bunun diplomatik simgelerle karşılığı Avrupa'nın ekonomik etki alanının güvenliğinin NATO ve ABD'nin fiili gücü ile sağlanması demektir.
Bu açıdan bakıldığında Bosna devletini tanımlanması güç bir politik entite haline getiren Dayton anlaşması nihai bir çözüm değil, küresel rekabetin bölgesel bunalım alanlarına yayılmasını kontrol eden geçici bir bunalım erteleme operasyonu olarak görülebilir. Bugün sakin gibi görünen Bosna'da uluslararası sistemik güçlerin iç çelişkilerinden her an etkilenebilecek bir hassasiyet sürmektedir. Bugün Kosova'da yaşanan bunalımın Ortadoğu'da sıcak savaşa Körfez savaşından bu yana en çok yaklaşılan bir bunalımın hemen akabinde girilmiş olmasını da bir tesadüf olarak değerlendirmek mümkün değildir. Ne 1991'de Bağdat'ın bombalanmasından bir iki ay sonra eski Yugoslavya'da çatışmalann başlaması bir tesadüftür; ne de böyle bir bombalamanın eşiğinden dönülmesinden hemen sonra Kosova'nın patlaması bir tesadüftür. Bosna bunalımında etkin rol üstlenen Fransa ve Rusya'nın bu kez ABD'nin Irak'a müdahelesine yeşil ışık yakmamaları Balkanlardaki güç dengelerini de etkilemiştir.
Almanya bu kez usta bir diplomasi ile müdahelenin gerçekleşmesini zaten güç görerek ABD yanında yer alır gözükmüş ve Avrupa-içi parçalı diplomasiyi bu kez bir esneklik aracı olarak değerlendirmiştir. ABD'nin Kosova'daki bunalıma bu kez son derece sert çıkışlarla tepki göstermesi de, Sırbistan'ın bölgesel etkinliğini kendi küresel etkinliğinin bir parçası olarak gören rusya ile bu etkinliğe lojistik destek sağlayak geleneksel Sırp dostu Fransa'ya yönelik bir mesaj içermektedir. Rusya ve Fransa BM Güvenlik Konseyi'nin uluslararası hukuk ağırlığının Ortadoğu'daki Amerikan etkinliği için kullanılmasına yeşil ışık yakmış olsaydı, muhtemelen bu ölçekle sert bir tepki olmayabilirdi.
Kosova'dan çıkarılacak dersler
Kosova bunalımının uluslararası düzlemdeki yansımasından Türkiye adına çıkanlması gereken önemli dersler vardır:
Soğuk savaş sonrası dönemin değişken ve dinamik şartlan küresel nitelikli uluslararası rekabetin hassas bölgesel kuşaklara hemen ve doğrudan yansıması sonucu doğurmaktadır. Her yansıma da küresel uluslararası tercihler ile bölgesel politikalar arasında esnek ama süreklilik arzeden bir ilişkinin kurulmasını ve bu ilişkinin belli peryotlarla yeniden ayarlanmasını gerekli kılmaktadır. Mesela Türkiye'nin AB'den dışlanması ve ABD-İsrail eksenli bir genel stratejik tercihe yönelmesi hem Ortadoğu'daki hem de Balkanlardaki politikaları doğrudan etkilemektedir. Bu noktada küresel strateji esnekliğini azaltan her adım bölgesel politikalarda da bir tıkanma meydana getirmektedir.
Böylesi bir konjunkrür stratejik esnekliğini artıran ülkeler için önemli dış politika avantajlan oluştururken, bu esnekliği kaybeden ülkelerin risklerini artırmaktadır. Bu anlamda Kosova'da gerilim tırmanırken, Başbakan'ın Lebensraum kavramını, teorik olarak hakli bir çerçevede olsa bile, maksadını aşan bir şekilde kullanarak Almanya ile yersiz bir polemik içine girmesi hata olmuştur. Bir gözlemci ya da araştırmacı tarafından ifade edilebilecek bir gerçeğin bir başbakan tarafından dile getirilmesi bunalım dönemlerinde ciddi sorunlar doğurabilir. Buna karşılık Türkiye'nin uluslararası ilişkilerde ciddi bir prestij kaybına girdiği bir dönemde Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in gerek Ortadoğu gerek Balkanlarda yüzyüze temaslarla insiyatif oluşturma çabalan doğrudur ve sürmelidir. Dinamik uluslararası şartlar her aktörle sürekli teması kaçınılmaz kılar. Bu aktörün karşı safta yer alması, teması aktörün niyetlerini görebilmek açısından, daha da anlamlı kılabilir.
Küresel rekabetin Balkanlara yansıması tarihi etki alanlannı da beraberinde getirmektedir. 19. yüzyıl Avrupa diplomasisi içinde bu rekabet ikisi ilerleyen bir diğeri gerileyen üç tarihi mirası karşı karşıya getirmiştir. Yükselen etki alanlardan birisi Alman birliğinin gerçekleşmesinden aldığı hızla doğu ve güneye doğru ilerleyen kutsal Roma Germen mirasıdır ki, kuzeyde Polonya'dan güneye Avusturya ve Macaristan üzerinden Hırvatistan ve Adriyatiğe inmektedir; ikincisi ise Ruslann Üçüncü Roma idealini yansıtan ve daha sonra sosyalist ideolojiye dönüşerek demir perdenin doğuşuna yol açan Ortodoks-Slav etki alanıdır ki, kuzeyde Beserabya'dan başlayarak Bulgaristan ve Sırbistan üzerinden Yunanistan'ı da içine alarak Ege ve Adriyatiğe yönelmektedir. İlerleyen bu iki eksen karşısında gerileyen Osmanlı ekseni kuzeyde tarihi Lehistan politikasına, güneyde ise Balkanlann otantik kavimleri olan Boşnak ve Arnavutlann Osmanlı kültürü ile özdeşleşen altyapısına dayanmaktaydı. Dengeci İngiliz politikası ise Germen ve Slav unsurlar arasında eski Yugoslavya benzeri tampon siyasi oluşumlar oluşturmayı hedef edinmişti. Bu dengeler bugün de üç aşağı beş yukan sürmektedir. Maalesef kabul etmek zorunda olduğumuz bir gerçek de, Almanya ve Rusya'nın kendi etki alanlannı koruma yönündeki etkinliklerine orantılı bir etkinliği Türkiye'nin gösterecek güce sahip olmamasıdır. Bunun için de, Balkan bunalımı neredeyse bölgedeki İslam ve Osmanlı kimliğinin tasfiye hareketi haline dönüşmektedir. Son Bosna bunalımı bunu açık bir şekilde göstermiştir. Ancak, 19. yüzyıldan farklı olarak yeni konjunktürdeki en önemli faktör ABD'dir ki, ABD'nin bölgesel etkinliğini Germen ve Slav etkinlik alanlan dışında kalan unsurlara dayandırmasını gerekli kılmaktadır. Macar, Hırvat ve Sloven unsurların Almanya'ya, Sırp unsurlann Rusya'ya, Bulgar, Rumen ve Yunan unsurlann konjunktürel olarak her iki tarafa da yakın olabilecek bir politika takip etmeye meyilli olduğunu gören ABD ister istemez Arnavut ve Boşnak unsurlan bölgenin dengeleyici aktörleri olarak devrede tutmaya çalışacaktır. Türkiye bu noktada Almanya ve Rusya'yı karşıya almadan ve bu ülkelerle diplomatik teması kesmeden, ABD ile kesişen bölgesel hesaplannın realize edilmesine çalışmalıdır.
Balkanlar'da özellikle Sırplar ve Yunanlılar tarafından sık sık depreştirilen anti-Osmanlı ve anti-Türk imajı karşısında Türkiye'nin küresel rekabet unsurlannı bölgeye dikkatlili bir şekilde yansıtması zorunludur. Türkiye'nin bölgeye müdahil olmasını sağlayacak diplomatik ve reel araçlar oluşturulmalıdır. Osmanlı'dan tevarüs edilen siyasi kültürün ve kurumlann reddi Balkanlar politikası açısından önemli bir açmaz doğurmaktadır. Herkes Boşnak ve Arnavut unsurlara olan tarihi ve kalbi yakınlığımızı bilmektedir; ancak bunun uluslararası legal araçlan yoktur. İçerde İslami kültür oluşumlarını bir tehdit gibi gören yaklaşım Kosova'da ve Bosna'da bu kimliğin muhafazasını savunmakta güçlük çekecektir; çünkü Sırplar her iki bölgede kendilerine karşı mücadele eden unsurları İslam fundamentalizminin temsilcileri olarak göstermektedir. Alija İzzetbegoviç karşıtı propaganda bu konuda önemli bir misal teşkil etmektedir.
Türkiye'nin iki alternatifi var
Bu noktada Türkiye'nin kullanabileceği biri sistemik diğeri alternatif iki araç vardır. Sistemik araç, içinde Türkiye'nin de bulunduğu NATO'dur. NATO'nun bunalımla ilgili devrede tutulması ve Türkiye'nin NATO içindeki rolünün Ortadoğu'dan çok Balkanlar ve Doğu Avrupa ile ilintilendirilmesi Balkan politikamız açısından büyük bir önem taşımaktadır. Meselenin AB ve BM forumlannda yoğunlaşması Türkiye'nin etki alanını azaltacaktır. Daha önce de sık sık vurguladığımız gibi, Türkiye'nin NATO içinde Ortadoğu'ya yönelik bir rol üstlenmesi Türkiye'yi risk üstlenen edilgen bir ülke yaparken, Balkanlara ve Doğu Avrupa'ya yönelik bir rol, Türkiye'yi daha etken ve kendisini dışlayan Avrupa karşısında daha güçlü kılacaktır. Böyle bir tanımlamanın gelecekte bölgede Türkiye'ye yakın Boşnaklar ve Arnavutlara yakın politika geliştirmek zorunda kalacak olan ABD'nin tercihlerine de yakın olacaktır.
NATO'daki sistemik rol dışında ikinci önemli araç ise kısmen sistem-dışı olarak görülebilecek olan İKÖ çerçevesindeki konumdur. Türkiye Balkanlardaki bunalımlan İKÖ forumuna etkin bir şekilde taşıyarak bölgedeki İslam-Osmanlı kimliğinin korunmasını doğrudan değil, anonim bir İslam dünyası meselesi olarak gündeme getirmek zorundadır. Papa'nın doğrudan müdahil olduğu ve görüş beyan ettiği bir konjunktürde Arnavut ve Boşnaklan Anadolu coğrafyası ile bütünleştiren dini/kültürel kimliklerini koruyacak bir teşebbüsün eksikliği hissedilmektedir. Sahipsiz kalan Boşnak ve Arnavutlar kültürel kimliklerini kaybetme tehlikesi içine gireceklerdir ki, bu tasfiye planını başansı anlamına gelecektir. Bosna bunalımı esnasında batı temas grubundan dışlanan Türkiye'nin içinde bulunduğu İKÖ temas grubunun varlığının dahi bir faktör olarak önemli bir misyon ifa etmiş olması unutulmamalıdır. Bu noktada Türkiye benzer bir temas grubunun oluşması için İKÖ nezdinde teşebbüslerde bulunulması için bir insiyatif başlatmalıdır. Bosna'da tereddütle kaybedilen zamanlann nelere mal olduğu unutulmamalıdır. İKÖ'nün devrede tutulması sistemik güçleri diplomatik olarak baskı altında tutabilmek açısından özel bir önem taşımaktadır. Bosna bugün herşeye rağmen varlığını koruyorsa bunun iki sebebi vardır; sistemik güçler arasındaki ihtilaflar ve İslam dünyasından sağlanan psikolojik ve diplomatik destek. Bugün her iki unsur da devrede tutulmalı ve Kosova bir taraftan BM ve NATO diğer taraftan İKÖ ile çift yönlü bir küresel mesele olarak gündemde tutulmalıdır.
Kosova meselesinin lokalize edilerek unutturulması bölgedeki Türkiye yanlısı Arnavut unsurlann tümden tasfiyesi anlamına gelecektir. Bu noktada iç siyasi gündemde psikolojik gerginlik atmosferi yaratan üslup ve söylem de gözden geçirilmelidir. Bunalımın bölgesel dengeler açısından tahlilini ve politika tekliflerini de yarınki yazımızda ele alacağız.