Yirmibirinci yüzyıla girerken Türkiye"nin önemi III

00:0015/03/1999, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Aydın Menderes

Geçen haftaki yazımızda Avrasya''nın batı yakasında jeopolitik dengeyi sağlamak için Amerika''nın etkin bir şekilde rol alacağını söylemiştik. Yirmibirinci yüzyıla girerken Amerika Soğuk Savaş Dönemi''nde (1945-1990) yaptığının tam tersini yaparak bu sefer Avrupa''ya karşı Rusya''yı destekleyecekti. Bunun anlamı Amerika''nın Rusya''yı kendisine jeopolitik müttefik olarak seçmesi demekti. (Orta vadede Rusya''nın Amerika''yı kendisine jeopolitik bir ortak olarak seçip seçmeyeceği ya da seçip seçemeyeceği

Geçen haftaki yazımızda Avrasya''nın batı yakasında jeopolitik dengeyi sağlamak için Amerika''nın etkin bir şekilde rol alacağını söylemiştik. Yirmibirinci yüzyıla girerken Amerika Soğuk Savaş Dönemi''nde (1945-1990) yaptığının tam tersini yaparak bu sefer Avrupa''ya karşı Rusya''yı destekleyecekti. Bunun anlamı Amerika''nın Rusya''yı kendisine jeopolitik müttefik olarak seçmesi demekti. (Orta vadede Rusya''nın Amerika''yı kendisine jeopolitik bir ortak olarak seçip seçmeyeceği ya da seçip seçemeyeceği apayrı bir konudur.) Yakın bir gelecekte böyle bir ittifak varlığını hissettirecektir.

Yine geçen yazımızda Amerika''nın böyle bir jeopolitik ortak seçiminin uzantısı olarak Balkanlar ve Doğu Avrupa''daki bazı ülkelerinin siyasal geleceğini Avrupa''dan ayırmak isteyeceğini söylemiştik. Bu ülkeler AB''de yer alsalar bile kendi dış politikalarını AB''ninkine endeksleyemeyecekler ve bu ülkeler muhtemelen kendi aralarında özel ilişkiler, özel bir bağ geliştireceklerdi.

Atlantik -ötesinden Avrasya''nın batısına bakış

Zaman zaman haritalara bakmakta fayda vardır. Gerçi haritalar kendileri birşey söylemezler. Haritaların bize söyledikleri aslında bizim onlarda gördüklerimizdir. Onları biz konuştururuz. Yine de haritalara bakmak çok zihin açıcı bir iştir.

Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya Baltık-Akdeniz hattında yeralan ve aynı zamanda Rusya ile Avrupa arasında geçiş bölgesi olarak tanımlanabilecek ülkelerdir. Bu hattın Akdeniz''e ulaşması Yunanistan ile tamamlanır. Kosova ve Bosna-Hersek Balkanlar''ın kendi iç dengesinin nirengi noktalarıdır. Bunun içindir ki Yunanistan, Kosova ve Bosna Hersek''te Amerika ile Avrupa arasındaki çatışma çok ciddi boyutlarda kendini gösterecektir. Nitekim göstermiştir de. Burada Yunanistan ve İngiltere''nin Euro kapsamına girmeyecek olmalarına dikkat çekmekle yetinelim. Arnavutluk ve Balkanlar''daki Arnavutlar meselesini de bu bağlamda ele almak gerekecektir.

Diğer taraftan Polonya, Ukrayna Baltık''ı Karadeniz''e Gürcistan üzerinde de Azerbaycan''a ve Hazar Denizi''ne kavuşturmaktadır. Bu ülkelerde Avrupa ile Rusya arasındaki geçiş bölgeleri olarak ele alınabilirler.

İşte Türkiye''nin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Yukarda sözkonusu olan ülkelerin Avrupa yanlısı bir dış politikadan uzak kalabilmeleri Türkiye''nin Avrasya''nın batısındaki jeo-politik güç dengesinde Avrupa''nın yanında yer almamasına bağlıdır. Zira Baltık-Akdeniz ve Baltık-Hazar eksenlerinin aynı doğrultuda hareket eden ülkeler topluluğu tarafından oluşturulabilmesi Türkiye''nin siyasal tavrına bağlıdır. Bu iki ekseni bir üçgene dönüştüren ülke Türkiye''dir. Aynı zamanda bu üçgeni hem Ortadoğu''ya hem de Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi üzerinden (Trans Hazar) Orta Asya''ya doğru uzatmak imkanına sahiptir. Bunun içindir ki Batı Avrasya''yı tanzim etmek isteyecek Avrupa-dışı ve Atlantik-ötesi bir güç için Türkiye çok önemli bir istinat noktasıdır. (Paul Kennedy''nin kavramlaştırmasıyla "Pivotal Devlet")

Acaba şimdi Türkiye''nin önemi bundan dolayı artıyor diyebilir miyiz? Hayır, diyemeyiz. Zira ülkeler kendiliklerinden önemli olmazlar. Onları önemli kılan farklı vizyonların ülkelere yükledikleri işlevler ve rollerdir. Bu söylediklerimizin daha kolay anlaşılması için Avrasya''nın batısına bir de Avrupa''nın nasıl bakacağına bir göz atalım.

Avrupa''ya göre aynı bölgeler..

Yukarda saydığımız ülkelerin ve bölgelerin Avrupa''nın nüfuz alanı içerisinde olması herhalukarda temel isteği olacaktır. Esasen Avrupa''yı bir süper güç olarak düşündüğümüz vakit bu gücün önünün Atlantik''te kapalı olduğunu, Afrika ve Ortadoğu''ya doğru açılımının da çok zor olduğunu görüyoruz. Büyük bir süper güç ya da jeopolitik bir birim olarak Birleşmiş Avrupa''nın önünde duran tek gelişme istikameti Asya''nın doğusuna doğru olacaktır. Bunun içindir ki yukarda sayılan ülkeler Avrupa''nın siyasal egemenliği altında olmamalıdır. Bunun anlamı bu ülkelerin Avrupa yanlısı bir siyaset gütmeleridir. Sözkonusu ülkeler Avrupa''nın yakın ya da uzak komşularıdır ve onun bir ölçüde ekonomik cazibesinin içinde yeralmaktadırlar. Bundan dolayıdır ki Avrupa''nın bu bölgeler ve ülkelerdeki siyasal nüfuzunu artırması için güçlü bir Türkiye''ye ihtiyacı yoktur. Tam tersine, güçlü bir Türkiye Avrupa''nın bu yoldaki projelerini aksatabilir. Avrupa''nın amacı Türkiye''yi güçlendirmek değil tam tersine başkalarının onu kendisine karşı güçlendirmesini engellemek olacaktır.

Henüz Avrupa kendi iç bütünlüğünü sağlamadı. Sağlamış olsa bile henüz Amerika karşısında çok güçlü değildir. Bu durumun Avrasya''nın batısına yansıması şu anlama gelecektir. Amerika Atlantik-ötesi ve Avrupa-dışı bir güç olarak Rusya''yla jeo-politik ortaklık, NATO''nun alanını genişletmek, Avrupa''nın iç bütünleşmesini engellemek, Avrupa''nın bağımsız bir askeri güce sahib olmasına fırsat vermemek ve Balkanlar, Orta Avrupa, Doğu Avrupa ve Kafkaslar''da yeralan ülkelerin Avrupa''nın siyasal nüfuzu altına girmemesi için açık ya da örtülü düzenlemelerde bulunmaktır. Bugün yapmakta olduğu da budur.

Avrupa ise Amerika''nın bu stratejik düzenlemelerini mümkün olduğunca engellemeye ve geciktirmeye çalışacaktır. Böylece Avrupa''nın Avrasya''nın batısı ile ilgili büyük stratejisinin önemli bir bölümünü bu bölgeyle ilgili Amerika''nın geliştirmek isteyeceği açık ve gizli düzenlemelerinin önünü kesmek oluşturacaktır.

Bu tablodan birisi geçmişe dönük, birisi ileriye dönük olmak üzere iki sonuç çıkartabiliriz. Şu ana kadar ortaya koyduğumuz tablo Türkiye''nin niçin AB''de yeralmadığını çok net bir şekilde gösteriyor. Ayrıca Türkiye''nin Bulgaristan''dan, Macaristan''dan, Ukrayna''dan Gürcistan''a kadar pekçok ülkeyle hızla gelişen ilişkilerini anlamlı kılıyor. Türkmenistan doğalgazının Hazar Denizi, Azerbaycan ve Gürcistan yoluyla Türkiye''ye gelişini izah ediyor.

S-300''lerin niçin GKRY''ye yerleştirilemediği ve Apo''nun pasaportunun niçin GKRY''den alındığı hakkında da ipuçları veriyor.

İleriye dönük olarak çıkartılabilecek bir sonuç ise Türkiye''nin yukardaki tabloya bakarak kendisi için Atlantik ötesi bakışın yani Amerika''nın seçtiği rolü benimsemesi gerektiği gibi bir izlenim ve yorum doğabilir. Ancak bunun böyle olup olmamasını tartışmadan önce Ortadoğu''ya dönmemiz ve bu bölgenin en önemli yerine, Irak''a bakmamız gerekiyor.

Büyük güçlerin mihenk taşı olarak Irak

Körfez bunalımı 2 Ağustos 1990''da Irak''ın Kuveyt''i işgaliyle başladı. Üzerinden neredeyse 9 yıl geçti. Arada savaş oldu. Bunlara rağmen Irak''la ilgili koyu ve derin bir belirsizlik devam etmektedir.

Bu durum karşısında "Amerika bu işi çözmek istemiyor diye çözülmüyor" gibi bir izah tarzı geçerli olmaz. Zira bunun hemen aksi ileri sürülebilir. Önemli olan şu ana kadar Irak''ın ne olacağının belli olmadığıdır. Irak''ın ne olacağı belli olmadan bölgenin Amerika''nın Avrasya''nın batısı ile ilgili projelerinin ne olacağı bu açıdan Avrupa''nın elindeki imkanların ne olduğu kısacası yeni dünya düzeninin ne olacağı belli olmayacaktır. Zira Amerika''nın (tek veya değil hiç önemi yok) bir süper güç olarak kudreti ve imkanları Irak ve Saddam olayının kişiliğinde sınanmaktadır. İşin ilginç tarafı Avrupa ya da başkaları Amerika''nın Irak''ta başarısızlığını istese bile bunun için etkin bir engellemeleri de yoktur. Olaya bu açıdan bakınca belki de uluslararası ilişkilerin reel dünyasından çıkılıp sanki bir felsefi alana girilmektedir. Soru genelleşmekte. "Bir süper güçün neye ne kadar gücü yeter?" ya da "Bir süper güç için karşısında oluşan direnç marjinal bir nitelikte olsa bile kırılgan bir noktaya dönüşebilir mi?" Irak Amerika için kırılgan nokta mıdır?

Bu sorunun cevabını yaşayarak göreceğiz. Önceden kestirmek zordur. Buna mukabil bu sorunun alacağı farklı cevapların her birisi aynı zamanda farklı sonuçlar doğuracaktır. Bu itibarla Irak''ın geleceği bütün bir dünya için bir soru işaretidir.

İşin daha da ilginç yönü Irak''ın geleceği Türkiye ile Amerika ilişkilerinin de kırılgan noktasıdır, ya da olabilir.

Irak''ta ne olur? Daha doğrusu ne olursa ne olur? Irak pirizmasından bakınca Türkiye Amerika ilişkileri nasıl gözükmektedir? Şu ana kadar anlattıklarımızın ışığında Türkiye nasıl bir dış politika gütmelidir? Bunların cevapları inşaallah gelecek haftaya...