Yeter ki ateş sönmeyi dilemesin!

00:0017/03/2007, Cumartesi
G: 28/08/2019, Çarşamba
Dücane Cündioğlu

“Ya ...!” (Türkçe''deki hâliyle “Ey ...!”) hitabı, bir nida edatıdır. Uzakta olana seslenirken kullanılır; konuşurken değil seslenirken; tıpkı “Hey sen!” gibi. Uzakta olana, yani arada mesafe bulunana...Mesafe ise ''uzaklık'' demek. Mesafenin uzaması da uzaklığın artması demek. Uzaklık oldukça, uzaklık arttıkça, uzaklığı hissettikçe muhatabımıza nida edatları kullanarak hitab ederiz. “Ey Ömer!” deriz; “Ya Ali!” deriz; mesafenin farkında olduğumuzu bilir ve bildiririz. Lâkin öyle zaman olur ki hürmet

“Ya ...!” (Türkçe''deki hâliyle “Ey ...!”) hitabı, bir nida edatıdır. Uzakta olana seslenirken kullanılır; konuşurken değil seslenirken; tıpkı “Hey sen!” gibi. Uzakta olana, yani arada mesafe bulunana...

Mesafe ise ''uzaklık'' demek. Mesafenin uzaması da uzaklığın artması demek. Uzaklık oldukça, uzaklık arttıkça, uzaklığı hissettikçe muhatabımıza nida edatları kullanarak hitab ederiz. “Ey Ömer!” deriz; “Ya Ali!” deriz; mesafenin farkında olduğumuzu bilir ve bildiririz. Lâkin öyle zaman olur ki hürmet ve tazim amacıyla —yakınımızda/karşımızda bulunuyor olsa bile— bazılarına nida edatıyla hitab etmekten geri kalmayız; dizinin dibindeyken bile hiç tereddüt etmez, “Ey sevgili!” hitabıyla sesleniriz meselâ. Zuhurunun şiddetinden, temaşanın letâfetinden çekinir de aklımız sıra muhatabımızı ötelere itmeye çabalarız.

Yakınlıktaki uzaklığın bir diğer adı da nezaket. Çünkü nezaket demek, dolayım demek, kişinin muhatabıyla arasına mesafe koyması demek.

Mesafe koymak?.. Kim, olmayan bir mesafeyi oraya/araya koyabilir ki?! Demek ki nezaket, sadece, zaten varolan mesafeyi vurgulamak, belirgin kılmak demek. Karşıdan, perde arkasından konuşma güvencesi almak demek. Perde arkasında, hicab arkasında mahcub olmak, haya ve iffet nedeniyle kızaran yüzün görülmemesi için yâr ile araya sözden örülmüş mesafe perdeleri döşemek demek.

Niçin? Mesafenin azalacağından çekinildiği için... hitab eden kendi mertebesini değil muhatabının mertebesini düşündüğü için... sözümona mesafe koymak veya mesafeyi arttırmak yerine sanki mesafe varmış gibi davranmayı daha tercih edilir bulduğu için...

Ne de zordur yakındakine uzak muamelesi yapmak! Ey''leri, Ya''ları, Siz''leri araya sıkıştıra sıkıştıra muhatabı ötelere itmek. Bütün bunların hepsi de uzaklaşır gibi yaparken gerçekte yakınlaşmak için... bir tek uzaklıktaki yakınlığı muhafaza etmek için...

Sûfi''nin biri, “Ya Allah, Ya Rabbî demek, bana bir dağı yüklenmekten daha ağır geliyor” demiş.

Ardından da eklemiş:

— “Öyle ya, nida, perde arkasından olur; aynı mecliste bulunan biri hiç diğerine nida eder mi?”

Görmek ile hayal etmek arasındaki farka benzer dolayım ile dolayımsızlık. İlkinde göz, nesnesine hissen temas eder, muhatab hemen karşısındadır; hazırdır, huzurdadır. Hayalde ise idrakin nesnesi, tam da aksine hazırda, huzurda değildir; göz, nesnesine hissen temas etmez, dokunamaz. Kayıptır çünkü. Lâkin tahayyül imdada yetişir ve kişi, gör(e)mediğini hayal eder; bütün ferdiyetiyle, tüm sıfatlarıyla hayal eder.

Görmenin lezzetinin, hayalin lezzetinden ziyade olduğu sanılır. Çünkü gören gördüğüne nisbetle yakında, hayal eden ise hayal ettiğine nisbetle uzaktadır diye düşünülür. Duyuların sınırları içine hapsolmuş avamın idrakidir idrak-ı hissî. Oysa hayal, temaşa eden tarafından temaşa haysiyeti teminat altına alınmış bir idrak türüdür. Hayalde nezakete, yani dolayıma gerek yoktur. Hayalen idrak eden, sıfatlarıyla perdelenmiş zatı da idrak eder; sıfatlardan sıyrılıp zata yakınlaşır. Muhadara ve mükâşefe bitmiş, müşahede başlamıştır.

Gören ise, gördüğünden —kendisine yaklaştığı oranda— uzaklaşmak zorundadır. Düşlerde dolayımın, nezaketin, perdelerin kalkması, tahayyül yetisinin o öteden beri katlanageldiği mahrumiyet çilesine mukabil aldığı ödülün ta kendisidir. Yakındaki (göz) değil, uzaktaki (muhayyile) ödüllendirilir. O nedenle kimi âşıklar yâri görmeyi, yâre dokunmayı değil, bilâkis onu hayal etmeyi tercih ederler. Öyle ki yâri görmemekten değil, hayal edememekten korkarlar. Hayalin ateşi, hayaldeki yangın umurlarında bile olmaz. Bile bile yanmayı isterler. Bile isteye yanarlar.

Od ile korkutma vaiz kim bizi lâ''l-i nigâr

Canımız bizim oda yanmağa mutad eyledi

Her aşıkta belki “yanma kuvvesi” bulunur ammâ “yanma istidadı” bulunmaz. İstidadı olanın/oluşanın, kemâline varmayı istemesinden, yana yana küll hâline gelmeyi arzulamasından daha tabii ne vardır? Aşık, başka değil, sadece bu nedenle “Ey ...!” demeyi tercih eder; nârına “ey vallah” der, sırf nûrundan mahrum olmamak için. Fiil değildir ki aşk, infialdir. Tercih değil, zarurettir. Kuvve değil, fiil değil, bizatihi istidaddır.

Hâl böyleyken, yanmakta olanı, bile isteyi yananı, yanmayı itiyad hâline getirmiş bulunanı kim ateşle korkutabilir? Yeter ki ateş sönmeyi istemesin; yeter ki yakıcı olan yakmaktan vazgeçmesin!

Not: Bugün saat: 15.00''de, Tarık Zafer''de “Cemil Meriç Okumaları”nın ikincisini gerçekleştiriyoruz. Dostlara duyurulur.