Yazarlar Camiler ve Din Görevlileri Haftası dolayısıyla

“Camiler ve Din Görevlileri Haftası” dolayısıyla

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı
Abone Ol Google News

Her yıl 1-7 Ekim tarihleri “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak gündeme gelir. Bu vesileyle başta Diyanet İşleri Başkanımız olmak üzere diğer yetkili şahsiyetler camilerin öneminden, bu mabetlerin aynı zamanda birer ilim ve irfan mekânları olduğundan söz ederler. Tabii ki bunlar takdire şâyân konuşmalardır.

Bu konuda benim de bazı düşüncelerim var, müsaadenizle birkaç cümleyle dile getireyim. Şurası bir gerçek ki, ecdadımız özellikle selatin camilerinin içlerini yaptıkları dini ve ilmi hizmetleriyle dolduruyorlardı. Onların zamanında bu ulu mabetler birer mektep, birer medrese idi. Aynı camide birden fazla kürsü vardı. Kiminde hadis, kiminde tefsir, kiminde de Mesnevi dersleri ve sohbetleri yapılırdı.

Cumhuriyet devrinde bu muazzam hizmet bazı himmet sahibi zatlar tarafından -kısmen olsun- devam ettirildi. Mesela Mesnevi şarihi ve büyük edebiyat tarihçisi Tahirü’l – Mevlevi işte bu himmet ve hizmet erbabından biridir. Merhum, vefat edene kadar Süleymaniye ve Laleli camilerinde yaptığı sohbetlerle gönülleri fethetmeyi sürdürdü.

Mabetlerin ilim merkezleri olduklarını gösteren işaretlere bugün de bazı selatin camilerinde rastlanmaktadır. Mesela, Bayezid Camii’ne girerseniz sağ tarafta “Ulema Maksuresi” ile karşılaşacaksınız. Demem o ki, hocalarımızın, vaizlerimizin, imamlarımızın, müezzinlerimizin ecdat yâdigarı olan bu camileri bahsettiğimiz bu yönleriyle bilmeleri, tanımaları ve değerlendirmeleri gerekiyor.

Biliyor musunuz? Hemen her tarihi caminin kendine mahsus ilgi çekici bir yapılış hikâyesi var. Rahmetli Prof. Dr. Semavi Eyice -yanlış hatırlamıyorsam- “İstanbul” dergisinde bu hikayelerin bir bölümünü seri halde yayımlamış, ben de büyük bir zevkle okumuştum. Niçin söylemeyeyim, Allah izin verirse bu konuda da bir eser hazırlamak isterim.

Muzipliğimi hoş görünüz. Ünlü şairimiz Rıza Tevfik Bölükbaşı, “Harap Mabet” başlığıyla nefis bir şiir kaleme aldı. Bin dokuz yüz kırklı yıllarda, bir ziyareti esnasında Sinan eseri olan bu tarihi mabedi, harap, perişan, çörçöp içinde görünce çok duygulandı ve:

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm

Etrafını bütün dikenler almış;

Ulu mihrabında yazılar gördüm,

Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış?

beytiyle başlayan şiirini yazdı. Bu cami, Mihrimah Sultan Camisi’dir. Şimdi, din görevlilerimizden birine bahsi edilen bu Mihrimah Sultan Camii hangisidir, Üsküdar’daki mi, Edirnekapı’daki mi diye sorsam acaba doğrusunu söyleyip Edirnekapı’dakidir diyebilir mi? Hiç sanmıyorum.

Bizde İstanbul camileri hakkında kaleme alınan en önemli eserlerden biri de “Hadikatü’l Cevami” adını taşımaktadır. Ayvansarayi Hüseyin Efendi tarafından yazılan bu abide kitabı kıymetli dostumuz Ahmet Nezihi Galitekin, büyük bir titizlikle Latin harflerine aktardı. Eser, İşaret Yayınları arasında çıktı.

Eğer müsaade ederseniz bu yazıyı aşağıdaki cümlelerle bitireyim. Ben, Cuma namazlarını çeşitli camilerde kılmaktan hoşlanırım ve biraz da erken giderim. Bir gün Kılıç Ali Paşa Camii’ne gitmiştim.

Genç bir vaiz kürsüde “hayat”ın ne manaya geldiğini anlatmaya çalışıyordu. Bir ara şöyle bir hikâye nakletti: Bir dede, torununa evladım hayat bir ezan ile bir namaz arasındaki süredir demiş. Torun bundan bir şey anlamamış. Dede tarifine küçük bir ilavede bulunup, hayat namazsız bir ezanla, ezansız bir namaz arasında geçen müddetten ibarettir, cümlesini kullanmış. Torun yine bir şey anlamayınca dede elinden tutup onu yeni doğum yapan bir ailenin evine götürmüş. Bebeğin sağ kulağına okunan Ezan-ı Muhammedi ile sol kulağına okunan kameti göstererek işte namazsız ezan bu, demiş. Daha sonra bir cenaze merasimine götürüp işte bu da ezansız namaz diye konuya açıklık getirmiş.

Vaiz efendi, bu hikâyeyi anlattıktan sonra işte bir Müslümanın hayatı ezanla namaz arasında geçen bu süreden ibarettir, diye sözü bağladı. Bundan çıkan sonuç şu ki ezansız ve namazsız bir hayata gerçek anlamda hayat demek mümkün değildir. Böyle bir hayat, bayat veya sakat bir yaşantıdan başka bir şey değildir. Hoca efendinin bu hayat tarifini dinlerken benim de aklıma kimin söylediğini o anda hatırlayamadığım şu cümle geldi “Hayat, kulun tevbe etmesi için, Allah’ın ona verdiği bir mühlettir.” Bakınız şair ne güzel söylemiş:

Tevbe yâ Rabbi hata râhına gittiklerime

Bilip ettiklerime, bilmeyip ettiklerime

Efendim sizin de bildiğiniz gibi, hayat hakkında böyle daha bir çok kelam-ı kibar var. Hatta konuyla ilgili kitapların yazıldığını da biliyoruz. Mesela merhum Prof. Mehmet Ali Ayni’nin “Hayat Nedir?” adını taşıyan ve ilk baskısı 1945 yılında yapılan eseri bu konuda kaleme alınan kitaplardan sadece biridir. Merhum Ferid Kam’ın, “Hayat”a dair kaleme aldığı kıt’ası şöyle:

Asma takvime müşâbih gibidir bence hayat

Onu karşımda görünce olurum pek me’yus

Bir günüm geçti mi tekrar ederim ardından

Koptu bir yaprağı takvim-i hayatın efsûs.

“Camiler ve Din Görevlileri Haftası” dolayısıyla yazdığım bu yazıda sürç-ü kalem ettimse okuyucularımın affını talep ederim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.