Bir şey oluyor

00:002/10/2013, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
İbrahim Tenekeci

İstiklal Marşımız ''korkma'' diye başlar. Demek ki ortada, korkulacak bir şey vardı. Peki, neydi o? Son kalan vatan parçasını da kaybetme tehlikesi.Bursa, Edirne, İstanbul. Üç başkenti de işgale uğramış bir milletiz. Bugün için, bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmemize imkân yok. Bilseydik, ülkemizi ilgilendiren en hayati konularda bile bu kadar dağınık bir tavır sergilemezdik.Yahya Kemal, Anadolu''nun ne kadar hayırlı bir kuvvet olduğundan bahseder. (Eğil Dağlar, İstanbul Fetih Cemiyeti,

İstiklal Marşımız ''korkma'' diye başlar. Demek ki ortada, korkulacak bir şey vardı. Peki, neydi o? Son kalan vatan parçasını da kaybetme tehlikesi.

Bursa, Edirne, İstanbul. Üç başkenti de işgale uğramış bir milletiz. Bugün için, bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmemize imkân yok. Bilseydik, ülkemizi ilgilendiren en hayati konularda bile bu kadar dağınık bir tavır sergilemezdik.

Yahya Kemal, Anadolu''nun ne kadar hayırlı bir kuvvet olduğundan bahseder. (Eğil Dağlar, İstanbul Fetih Cemiyeti, sayfa 224) İlginçtir, bu cümleyle ilk karşılaştığımda, ''kuvvet'' kelimesini ''evlat'' olarak okumuştum.

Anadolu, Malazgirt''le başlayan o müthiş çabanın elimizde kalan tek karşılığıdır. Ata yadigârıdır. Yetmez ama evettir.

Biliyoruz ki, Anadolu''da tutunmak zordur. Buraya ''medeniyetler beşiği'' demeleri boşuna değildir. Yani: Kimler geldi, kimler geçti.

İnsanlar gibi, şehirlerin, devletlerin, dolayısıyla milletlerin de bir kaderi vardır. Bursa''nın devamı olan ve İstanbul''dan önce fethedilen Üsküp, şimdi nerededir? Aynı soru, Selanik gibi birçok ''şehrimiz'' için de geçerlidir. Mesela, Selanikli bir vatandaşımıza, birkaç sene içinde burasını kaybedeceğimiz söylenseydi, nasıl bir tepki verirdi? Sizi ciddiye almayacağı kesindi. İşte, ciddiye almadığımız, önemsemediğimiz ne varsa, hepsi önümüze çıktı, başımıza geldi. Sonuç olarak, Yahya Kemal''in deyimiyle, Anadolu''da ''küçük bir Türk devleti'' kuruldu. (Age, sayfa 222) ''Oralarda ise beş yüz senelik bir âlemin üzerine perde indi.'' (Sayfa 315)

Şunu da hatırlatmakta fayda var: Bazı münevverler, Lozan Antlaşması için ''şartlı tahliye'' deyimini kullanıyorlar. O şartların ne olduğu, artık az-çok biliniyor.

İkinci Meclis''ten sonra, işin rengi tamamen değişmiş; düşman, dışarda değil, içerde aranmaya başlanmıştır. İster istemez, herkes şüpheli hale gelmiştir.

Yanlış politikalar yahut kasıtlı uygulamalar, milletimizi fırkalara ayırmış, birlik ve beraberliğimizi ''gönülsüz'' hale getirmiştir. Bir de buna, güven sorununu ekleyin. Sadece Aleviler Sünnilere, Kürtler Türklere değil, neredeyse kimse kimseye güvenmiyor. Örnek olarak, tersini de verebiliriz. Şimdi soruyorum: Bu devrin şartlarına göre, parçalanmak, başka nedir?

Hem Türkiye''nin sözüne kavuşması, hem de Anadolu''nun garanti altına alınması için; bu bölünmüşlüklerin, sorunların, karşılıklı önyargıların ve büyük mağduriyetlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu kadar yarayla yaşamak, ayakta kalmak zordur. Fazla uzağa gidemeyiz.

Nasıl bir parçalanmışlık içinde olduğumuzu, en son, Gezi olayları vesilesiyle gördük. Sadece üzüntü verici değildi, aynı zamanda, tedirgin ediciydi.

***

''Türkiye''de demokrasi özürlü doğmuştur.'' Attila İlhan, Özürlü Demokrasi başlıklı yazısına bu cümleyle giriş yapar. (20 Eylül 1996) Gerçi, bunu çok kimse söylemiştir, söylüyor. Attila İlhan adını özellikle anmamız, şu yüzden: Türkiye''de sol da, sağ da, benzer dertlerden şikâyetçidir. Çünkü ülkemize ''getirilen'' demokraside, sadece bir grup insanın istediğini yapma hakkı vardır. Devlet, vatandaşlarını, yumruklarıyla sevmiştir. Olaylar, olaylar.

İsraf deyince, aklımıza hep yeme-içme, giyim-kuşam geliyor. Yetmiş yıl boyunca, nice yetenekli insan, sistem tarafından israf edilmiştir. En büyük kaybımız, bence budur. Geri kalmışlığımızın tarihini yazacak olanlar, bu konuya mutlaka değinmelidir. ''Vatana-millete hayırlı olsun'' diye yetiştirilen yüz binlerce çocuğun hayalleri, dolayısıyla hayatları, ellerinden alınmıştır. Bir de üstüne, ''sakıncalı'' yaftası yemişlerdir. Acıdır ve gerçektir.

Türkiye, kaç zamandır, bazı engellerden, zaaflardan, yaralardan kurtulmaya çalışıyor. Kim ne derse desin, beğenelim veya beğenmeyelim, bir şey oluyor.

Bu ''şey''in adına ''değişim'' diyorlar. Hemen söyleyelim: Değişim kelimesi yahut duygusu, beni huylandırıyor. Aslına dönmek, daha doğru ve uygun.

Kelimeler üzerinden bir örnek verip derdimizi daha iyi anlatmaya çalışalım: Malum kişiler ve kurumlar, ''mürit'' kelimesine karşılık olarak izdeş kelimesini önermişlerdi. Kullanan da çok oldu. Şu cümleye bir bakar mısınız: ''Nasreddin Hoca, Seyit Mahmud-ı Hayranî''ye izdeş olmak üzere Akşehir''e geldi.'' Bunu, Türk Halk Yazını isimli bir kitapta okudum.

Sorular belli: İzdeş, o derinliği veriyor mu? Vermiyor, vermez. Kültürümüzü, medeniyetimizi tam manasıyla temsil edebiliyor mu? Buna gücü yetmez. Nihayetinde, ya aslınıza dönersiniz ya da kaybolup gidersiniz. Bugün, izdeş yok, mürit var.

Bu örnekten yola çıkıp şuraya varalım: Devletçe dayatılan ve tabiatımıza aykırı olan şeylerin neredeyse tamamı, millet katında karşılık bulmamış, kabul görmemiştir. Bunun adına ''milli vicdan'' diyoruz. Sessizce itiraz eder. Hep doğrusunu hatırlar ve hatırlatır.

Buna karşılık, kendilerini ''ayrıcalıklı'' ve milletten üstün gören bir zümre de var. Her şeye karşı çıkmak gibi kötü bir huya sahipler. Huy, canın altındadır. Can çıkar, o çıkmaz. Değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Daima haklıdır, alacaklıdır.

Son bir şey daha: Yeni Büyük Türkiye, eksik bir söylemdir, Edirne ile Kars arasından ibarettir. Yeniden Büyük Türkiye dediğiniz zaman, Üsküp''ten Kudüs''e kadar geniş bir coğrafyaya ve köklü bir tarihe selam göndermiş olursunuz.