Hayırlara vesile olur inşallah!

00:0011/02/2012, Cumartesi
G: 5/09/2019, Perşembe
Kürşat Bumin

Gecikmeden “Hayırlar” derken kastettiğimi açıklayayım: MİT (hükümet) ve Emniyet-özel yetkililer arasında patlak veren güç gösterisinin sonucunda doğrudan yargıya ilişkin olan ama ülkenin siyaseti hayatını da esir alan “çift başlılık” son bulup, "adil yargılanma hakkı"nın nasıl bir şey olduğu ve "özel yetkili mahkemeler" ve TMK kaldırılmadan bu hakkın varlığından niçin söz edilemeyeceği anlaşılır belki... Bu yönde olumlu işaretler de yok değil; dikkat ederseniz, “talihsiz ve üzücü” olarak nitelenen

Gecikmeden “Hayırlar” derken kastettiğimi açıklayayım: MİT (hükümet) ve Emniyet-özel yetkililer arasında patlak veren güç gösterisinin sonucunda doğrudan yargıya ilişkin olan ama ülkenin siyaseti hayatını da esir alan “çift başlılık” son bulup, "adil yargılanma hakkı"nın nasıl bir şey olduğu ve "özel yetkili mahkemeler" ve TMK kaldırılmadan bu hakkın varlığından niçin söz edilemeyeceği anlaşılır belki... Bu yönde olumlu işaretler de yok değil; dikkat ederseniz, “talihsiz ve üzücü” olarak nitelenen olay dolayısıyla, bugüne kadar hükümetin ve onun bu tavrını destekleyen “koro”nun hiç mi hiç şikayet etmediği -hatta ağzına/kalemine almadığı- yargıda gözlenen “ikili iktidar” tarzı da ufaktan ufaktan eleştirilmeye başlandı bile... “Hayırlara vesile olur inşallah” derken işaret etmek istediğim asıl gelişim budur.

Sözünü ettiğim bu “ikili” ya da “paralel” iki yargı niçin sakıncalı? Sorunun cevabını kendisini tanıdığımdan beri yazılarında ve konuşmalarında bu sorunu unutturmamaya çalışan Ümit Kardaş versin:

"... yargılama birliği ve tabii hâkim ilkelerine aykırı olarak birden çok ceza kanunu, birden çok ceza muhakemesi kanunu bulunmakta, birden çok infaz rejimi uygulanmaktadır.(...) Özellikle TMK''nın siyasi amaçlara hizmet eder bir şekilde kullanılmasının mümkün olduğu, özellikle ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin kullanılması bakımından büyüt tehdit oluşturduğu görülmektedir."

"Bu kanun (TMK), söz konusu özel düzenlemelerle ''kanun önünde eşitlik'', ''tabii hâkim'' ilkelerine aykırılık oluşturmakta, Türk Ceza Kanunu''nun içini boşaltarak ceza hukuku sistematiğini bozmaktadır."

Demek ki, dikkatinizi DGM artığı “özel yetkililer” ve onların hizmetine sunulan farklı ceza kanunu, farklı ceza muhakemesi kanunu ve farklı infaz rejimi üzerini teksif etmeden sadece MİT''inizi değil, çok çok daha önemli olarak ülkedeki henüz tereddüt içinde bulunan demokratik siyasetinizi de kurtaramazsınız...

Bu çift başlı yargı sistemi her şeyden önce medeni dünyanın oluşumunda en temel ilke olan “Masumiyet karinesi”ni ters yüz etmiştir. ... Bu karine medeni ülkelerin, yani “doğal durum”da yaşamayan dünyanın olmazsa olmazlarının başında gelir. . Bu dünyanın "a priori"si toplumu oluşturan bireylerin "masum" olduğunun ilanıdır. "Aksi ispat edilmedikçe herkes masumdur", çünkü "medeni" dünya tanımı gereği "masum olmayanlar"ın bir araya geldikleri dünya değildir. İnsanlar birbirlerinin "masum" olduklarını "a priori", yani peşinen kabul ettikleri için "savaş"ın hakim olduğu "doğal durum"u terk etmiş ve medeni bir hayat tarzını benimsemişlerdir. Oysa bu karinenin özellikle bu çift başlı yargının bir sonucu olarak bu ülkede aldığı biçim şöyledir: "Aksi ispat edilmedikçe hiç kimse masum değildir!"

“Hadi bakalım” yani, “Kendisine masum diyen masumluğunu ispat etsin!...”

Bu manzaranın “medeni durum”dan uzak “savaş hali”nin hakim olduğu “doğal durum”u hatırlatmadığı söylenemez.

2004''te DGM''ler yerini "özel yetkili ağır ceza mahkemeleri"ne terk ederken nasıl bir "yeni dönem" bekleniyordu acaba? CMK''nın 250. maddesinin atıfta bulunduğu TCK maddelerini hatırlarsak, 2004''te DGM''lere yapılanın bir "makyaj"dan ibaret olduğu hemen anlaşılır. Eskinin DGM savcılarının nasıl görüntüler bıraktığını hatırlamıyor muyuz? Bir Nusret Demiral''ın marifetlerini ya da Merve Kavakçı''yı evini basmak isteyen Nuh Mete Yüksel''in elinden nasıl kurtardıklarını bilenlerin DGM''leri "özel yetkili ağır ceza mahkemeleri"ne dönüştürerek ayakta bırakmalarını nasıl açıklamalı? Bu mahkemelerde görevli savcıların kendilerini hangi sınıra kadar yetkili görebilecekleri üzerinde hiç mi düşünülmedi.

2004''te DGM''lerin yerini “özel yetkililer”e terk etmesini “Şark kurnazlığı” olarak niteleyen Mustafa Erdoğan, bu çift başlılık hakkında bakın ne diyor:

“Şimdi, bu olaylardan ''yasama politikası''na ilişkin bir ders çıkarmamız gerekiyor: Bir ülkenin hukuk düzeninin istikrarı, önemli ölçüde, (ceza, ceza yargılaması, medeni, borçlar, medeni yargılama gibi) temel kanunlarının açık-seçik olmasına ve istikrarına bağlıdır. Ama siz temel kanunlarda bile istikrarı gözetmez ve bu kanunlarla getirilen genel kurallara şu veya bu nedenle ikide bir istisnalar getirirseniz, sistemin bütünlüğünü bozar ve bir yetki karmaşası yaratırsınız. Nitekim, yukarıda sözünü ettiğim CMK''nun 250. ve 251. maddeleri -hakim ve savcıların statüsüyle ilgili diğer kanunlarla birlikte- öyle bir karmaşa yaratmıştır ki, kimin hangi konuda yetkili olduğu konusunda uzmanlar bile işin içinden çıkamaz hale gelmiş, açık-seçik olması gereken bir yetki konusu neredeyse bir bilmeceye dönüşmüştür.

Daha genelde, kimi kanunlarla yaratılan özel veya istisnai statüler başka birçok kanunda da buna paralel özel hükümlere ihtiyaç gösteriyor. Bu yapılırken de zaman zaman gözden kaçan durumlar oluyor. Hem bu “gözden kaçanlar”ı telâfi etmek hem de ortaya çıkan “yeni ihtiyaçlar”ı karşılamak için yeni kanun değişiklikleri, ekler veya istisnalar devreye giriyor ve zamanla sadece temel kanunların değil bir bütün olarak hukuk sisteminin de iç tutarlılığı kayboluyor. Veya tutarlılığı tesis veya keşfetmek etmek için, dediğim gibi, bulmaca çözer gibi uğraşmak gerekiyor...”

Alıntı biraz uzun kaçtı ama karşı karşıya bulunduğumuz duruma çok iyi açıklıyor. Nitekim bakın, son kapışmada ortaya çıkan “gözden kaçanları” ya da “yeni ihtiyaçları” telafi temek için yine seferber olmuş durumdayız... Gazetenin birisi “250 formülü” manşetini atmış. Formülün amacı sır değil: Madem ki “özel yetkililer” MİT Kanunu''nun koruduğu MİT elemanlarını tehdit ediyor, o zaman biz de 250. Maddeyi bu sorunu aşacak biçimde yeniden düzenlerim!

Oysa amaç “iç tutarlılık” olmalı değil mi? Peki ya yarın başka bir “deprem” zuhur ederse ne olacak? O zaman da bir başka madde ile oynamanın sırası mı gelecek? Oysa besbelli olan bir şey varsa, o da, ülkenin hukuk düzeni ile “araçsal” diyebileceğimiz çıkarcı bir anlayışla ilgilenilmemesidir. Konuyla dolaylı olarak ilişkisi olan bir örnek verecek olursak: “Yargı Reformu” olarak adlandırılan ve bir “müjde” imiş gibi tekrarlanan düzenlemelerde olduğu gibi. Terörle Mücadele Kanunu''na ve dolayısıyla suç tarifine ilişmeden infaz rejimine ilişkin bir takım ertelemelerin adının “Yargı Reformu” olduğu iddiası hangi demokrasiyi ikna edebilir?

Sürece ilişkin çok kötümser olmadığımı yazının başında belirttim. Çünkü ülkede mahkeme ve savcıları, özel ceza kanununu, özel ceza muhakemesi kanununu, özel infaz rejimini hatırlayıp şikâyetçi olanlar -nihayet!- seslerini yükseltmeye başladılar! İşin mizaha yatkın tarafı ise bu sürecin MİT''in başına gelenlerden sonra başlamış olması değil mi?