Kılık-kıyafet

00:008/01/2014, Çarşamba
G: 11/09/2019, Çarşamba
Mustafa Kutlu

Kılık-kıyafet meselesi dünyanın her yerinde tarih boyunca insanları uğraştıran bir problem olmuştur.Önemlidir; çünkü beslenme ve barınma gibi hayatî bir unsurdur. Sıcak veya soğuk bölgelerde, iklim ve coğrafyanın etkisinin fazla olduğu yerlerde bu şartlar kılık-kıyafetin oluşmasını etkiler. Asgari müşterekte birleşilmesini sağlayan dinî, siyasî, kültürel, ekonomik sebepler de vardır. Ama neticede kişi giyimi ile bir aidiyeti gösterir. Bu onun hangi bölgeye, kavme, kabileye, millete, dine mensup

Kılık-kıyafet meselesi dünyanın her yerinde tarih boyunca insanları uğraştıran bir problem olmuştur.

Önemlidir; çünkü beslenme ve barınma gibi hayatî bir unsurdur. Sıcak veya soğuk bölgelerde, iklim ve coğrafyanın etkisinin fazla olduğu yerlerde bu şartlar kılık-kıyafetin oluşmasını etkiler. Asgari müşterekte birleşilmesini sağlayan dinî, siyasî, kültürel, ekonomik sebepler de vardır. Ama neticede kişi giyimi ile bir aidiyeti gösterir. Bu onun hangi bölgeye, kavme, kabileye, millete, dine mensup olduğunun da belgesidir. Bu belge kişiye bir güvenlik alanı açar. Kişi aynı kıyafeti taşıyanlar arasında yabancılık çekmez.

Kılık-kıyafet; zihniyet değişimleri, medeniyet hamleleri, kültürel ilişkiler ile değişim gösterir. Zamanın ruhunu yansıtır. İktisadi hayatın dayatmaları da (Dokuma, yün, pamuk vb. üretimi tüketimi) buna yön verir. Yenilikler yadırganır sonra alışkanlık haline gelir. Gücü olan, hegemon olan ötekilere bu konuda da yol haritası çizer. Güçsüzler çokluk güçlüyü taklit eder.

Günümüzde dünya hakimiyetini elinde tutan teknolojik Batı medeniyeti, Amerikan hayat tarzı tüm dünyaya ceket-pantolon-Frenk gömleği ve kıravattan oluşan kıyafeti "medenî" olarak kabul ettirmiş; mahalli olanın hareket alanını daraltmıştır. Mahalli kıyafet medenî (devlet) olmaktan ziyade kabile ve aşireti temsil eder. Bu sebeple ikinci sınıf muamelesi görür. Bu aşamanın her devirde "moda ve zihniyet" ile ilişkisi olmuştur. (Bk. F.K. Barbarosoğlu"nun ilgili eseri). Mahalli kıyafet kullananlar uluslararası bir toplantıya katıldıklarında, adam sırasına konulmak için çokluk yukarıda belirtilen "tek tip" kıyafeti kuşanır. Kişilik göstergesi, onur meselesi, meydan okuma vb. gibi saiklerle mahalli kıyafeti tercih edenler olsa da, bu tutum mevcut kabulü etkilemez.

Kılık-kıyafetin Osmanlı"daki özde değişmeyen, şekilde değişen unsurlarını ifade etmesi açısından D"Ohsson"un yedi ciltlik ünlü eserinin 4. cildinde yer alan bilgilerden bazı cümleleri aktarıyorum (18. Yüzyıl Türkiyesi"nde Örf ve Âdetler, Tercüman 1001 Temel Eser, Nu: 3, Ts).

"Asker ile sivil arasındaki kıyafet farkı Orhan Gazi zamanında başladı. Askerler beyaz başlık giydi. Hoca Sadettin"e göre "beyaz" bereket rengidir. I. Bayezit zamanında hassa birlikleri beyaz külah giyerken, taşra paşaları kırmızı "börk" giydi.

Sarık kullanımı IV. Mehmet zamanında yaygınlaştı. I. Süleyman devlet dairelerinin bütün sınıflarında çalışanların ayrı elbise ve sarık giymelerini sağladı. 1583"te yeni "Kıyafet Nizamnamesi" çıktı. Her kişi kendine mahsus kıyafet ve sarığı giymeye mecburdu. Türklerde kılık-kıyafet mevki ve makam dışında şehirden şehire, eyaletten eyalete farklılık taşırdı. Gayrı müslimler Müslüman kıyafeti giyemezdi.

Hiçbir Türk kendi milletine has olandan başka bir kıyafet giyemez. Aksini yapmak utanç vericidir ve dine aykırıdır. Hele ki şapka giyen nikah tazelemek zorunda kalır.

Ulemanın dışında Türkler sarı deri ayakkabı giyer. Ulemanın pabucu koyu mavidir. Bazı asker sınıflar kırmızı çizme giyer. Gayrı müslimlerin tamamı siyah pabuç kullanır.

Türk"ün kılığı nasıl olursa olsun giydiği başlık onu diğerlerinden ayırır. Müslüman saç uzatmaz, başını usturaya vurdurur. Bir kırmızı fes (takke) örter, onun üzerine sarık sarar. Bıyıksız Müslüman olmaz. Sakal o kadar yaygın değildir. Hacılar ve ulema müstesna. Türkler sakala hürmet eder. Türk kadını Avrupalı kadınların zihnine kâbus gibi yerleşen modanın esiri değildir. Hemen herkes aynı çeşit başlık, aynı kumaştan, aynı biçim elbise giyer.

Müslüman kadın ruj ve far bilmez. Ancak tırnaklarına kına yakar, gözlerine sürme çeker.

Umumiyetle, imparatorlukta yaşayan kadınlar, hangi milletten olursa olsun, gerek davranış, gerekse giyim bakımından, sokakta azamî derecede edebe uygun hareket etmeye mecburdur. Daima örtülü olmalarına rağmen, sokakta da yüksek başlıklarını giyerler; bazılarının giyiminde, dikkatli bir göz, şaşaalı bir zarafet sezer. Zaptiye, bu hususta çok ciddîdir. Arada bir yasakları tazeler, bu yasaklar şehrin mahallerinde münâdîler tarafından ilân edilir. Bu yasakları bozmaya cesaret eden kadınlar alenen hakarete uğrar. İstanbul sokaklarında, sık sık, zaptiye memurlarının, kadınlara sert ikazlarda bulunduğu, hattâ, gerekenden uzun, yahut değişik biçimdeki geniş yakaları yırttığı görülür. Bu derece sıkı bir disiplin, şüphesiz Avrupalılar"ı şaşırtır, ancak, hükûmetin müspet örf ve an"aneleri yaşatmak için devamlı olarak halka nezaret ettiği bir ülkede ve buna alışkın insanlar arasında olunca, işin bir fevkalâdeliği kalmıyor."