Önceki yazımızda İbnü’l-Heysem için görmenin, yalnız gözün nesneden gelen ışığı alması olmadığını, gözün fiziksel olarak aldığı görsel verilerin, idrak faaliyetinin başlangıç malzemesi olduğunu belirterek, buna göre mesafe, büyüklük, biçim, hareket, konum ve benzeri özelliklerin tanınmasında görme duyusuna idrakin, ayırt etmenin ve önceki bilgilerin de katıldığını vurgulamıştık.
Bu yaklaşımdan anlaşılması gereken net olarak şudur: Basar (iç-görü), tamamlanmış idrakle eşit değildir. Gözün görmesi gerekli, fakat insanın “ne gördüğünü” bilmesi için yeterli değildir.
İbnü’l-Heysem’in göz ve görmeyle ilgili ilmî tespit ve yorumlarını Mondrian’daki karşılıklarına açarken şunu altını çizerek ifade etmeliyiz ki, ilki Sünnetullah’ın içinde duran bir âlim-mühendis, ikincisi ise bir ressamdır. Benzer durum İbn Arabî ve diğerleri için de geçerlidir. Bu nedenle ilgili kişilerin ne görme anlayışları ne de nazargâhları (nazariyeleri) eşitlenemez. Ancak altını çizmeye çalıştığımız sanat anlayışları arasındaki farkı anlamamızda her biri kendi düzeylerinde değerli katkılarda bulunurlar.
Mondrian’ın üç kişisinin aynı manzaraya bakıp aynı şeyi görmemeleri bu açıdan ayrıca anlam kazanır. Fiziksel görme bakımından önlerinde aynı tabiat vardır ama belirttiğimiz gibi aynı şeyi görmezler. Demek ki “fark” yalnız görülen nesnede değil, görenin idrakinde ya da onun idrakini belirleyen zihniyette meydana gelmektedir.
Bu bağlamda İbnü’l-Heysem’in görmenin konusu göz önünde bulunan nesne olsa bile, görmenin tamamlanmasının sadece gözde / bakışta gerçekleşmeyeceğini söylemesi çok önemli bir ihtardır ki, Mondrian’ın üç kişisi de, üç ayrı gözden çok, aynı görünür karşısında üç ayrı idrak seviyesini temsil ediyor diye okunabilir.
Fakat İbnü’l-Heysem ile Mondrian arasındaki yakınlık burada sona erer. İbnü’l-Heysem’in amacı görünürün arkasındaki “evrensel plastik gerçekliği” keşfetmek değildir. O, görmenin nasıl meydana geldiğini ve görülen özelliklerin nasıl idrak edildiğini araştırmaktadır. Mondrian ise görmenin fiziksel ve bilişsel açıklamasından sanatın ontolojik iddiasına geçer: Görünen tabiatın altında, değişken olandan daha gerçek bir ilinti/ilişki ve denge arar.
Dolayısıyla İbnü’l-Heysem bize görmenin gözde tamamlanmadığını söylerken Mondrian, sanat yoluyla görünüşün kendisinde tamamlanmaması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu ikisini ayırmak önemlidir.
Mondrian’ın natüralist ressamı sanatseverden daha fazla görür. Çünkü onun nazarında ağaç yalnız ağaç değildir; aynı zamanda renk, ton, hacim, ritim, perspektif ve atmosferdir. Bu bakımdan o, görünüşün içinde ilişkileri ayırt etmeye başlamıştır. Fakat hâlâ görünüşe bağlıdır. Ağaç resimde ağaç olarak kalır. İnsan insan olarak kalır. Tabiat, resmin esas taşıyıcısı olmaya devam eder. Mondrian’ın ona itirazı, görünüşü yanlış görmesinden değil, görünüşte kalmasından doğar.
Burada İbnü’l-Heysem’in basar-idrak ayrımından hareketle önemli bir soru sorabiliriz: İdrak etmek, görünüşü aşmak mıdır; yoksa görünüşü daha doğru ve ayrıntılı bilmek midir? İbnü’l-Heysem bakımından ikinci cevap ağır basar. Mondrian’ın soyut-gerçekçi ressamında ise birincisi. İşte burada İbnü’l-Heysem’in optiği ile sanat nazariyesinin yolları ayrılmaya başlar.
Mondrian’ın üçüncü şahsına, soyut-gerçekçi ressama geçtiğimizde mesele daha da derinleşir. Soyut-gerçekçi ressam görünüşü ortadan kaldırmak istemez; fakat görünüşte durmak da istemez. Değişen doğal biçimlerin altında değişmeyen ilişkiyi, dengeyi ve evrenseli arar.
İlk bakışta bu hareket İbn Arabî’nin zâhir–bâtın ayrımıyla şaşırtıcı bir yakınlık gösteriyor gibidir. Fakat tam burada şu büyük ihtiyat gerekir: İbn Arabî’de zâhir ile bâtın birbirini iptal eden iki gerçeklik katmanı değildir. Bâtına ulaşmak için zâhirden kurtulmak gerekmez. Bilakis zâhir, bâtının zuhura geldiği mahaldir. Görünen, görünmeyenin karşıtı değil; onun belirli bir sûrette tecellî ettiği yerdir.
Bu nedenle “zâhir” aşılması gereken yanıltıcı kabuk olarak düşünülemez. Sûret de mânaya ulaşınca terk edilecek geçici bir araç değildir. Tam tersine mâna, sûrette görünür; fakat sûrette tükenmez. Burada da Mondrian ile İbn Arabî arasındaki ontolojik fark belirginleşmeye başlar.
Mondrian görünüş, tasfiye, saf ilişki istikametinde hareket ederken, İbn Arabî’nin düşüncesinden hareketle kurulabilecek çizgi zâhir, suret, tecelli, mana şeklindedir.
Birincisinde görünüşün bireyselliği azaltıldıkça evrensel olanın açığa çıkacağı düşünülür. İkincisinde ise tekil sûret, evrensel hakikatin önündeki engel olmak zorunda değildir; bilakis hakikatin zuhura geldiği mahallerden biridir.
Bu fark küçümsenmemelidir.
Peki neden?

