Daha önce “Çağdaş İslam Düşüncesi Terkibi” yazı dizisinin birincisinde terkipteki “İslam” kelimesinin kapsamındaki daralmaya işaret etmiştik. Diziyi takip etmeyenler için sözünü ettiğim daralmaya kısaca işaret edeyim: “İslam düşüncesi” terkibinin modernleşme öncesi dönem için kullandığımızda İslam coğrafyasında geliştirilen nazarî mirasın bütünü kastediyoruz. İster müslüman olsun ister başka bir dine mensup olsun klasik dönemde İslam coğrafyasında yetişmiş tüm düşünürlerin üretimlerini İslam düşüncesi kapsamında değerlendiriyoruz. Oysa terkip, modern dönem için kullanıldığında İslam dünyasındaki tüm fikrî birikimi kuşatmıyor. Hususen Müslümanların modern dönemde karşılaştığı sorunları İslam kaynaklarından hareketle ele alma gayretinde olan aydın, âlim ve aksiyon adamlarının teorik ve pratik seviyedeki görüş ve önerilerini ifade ediyor. Bu farklılığa işaret ettiğimiz yazıda İslam kelimesinin kapsam daralmasına uğradığını belirtmiş ve sonraki yazılarda bunun sonuçlarını açmaya çalışmıştık. Bu yazıda “İslam” kelimesinin geniş ve dar kullanımlarının gerekçelerini tahlil etmeye başlayacağım. Maksadım düşüncenin başına getirilen “İslam” sıfatının İslam düşünce tarihindeki serüvenine dikkat çekerek bundan kendi adıma bir sonuca varmak. Öncelikle birkaç mukaddimeyle başlayayım.
Birincisi: “İslam düşüncesi” terkibinin kendisi modern bir adlandırmadır. Lakin klasik dönemdeki imalarından büsbütün uzak bir adlandırma da değildir. Çünkü İslam kelimesinin dünya tarihinin bir kesitine hâkim olan medeniyet anlamında kullanımı yeni değildir. Şehristânî el-Milel ve’n-nihal adlı eserinde “müteahhirûn min felâsifeti’l-İslâm” ifadesini tam olarak “İslam döneminde yetişen filozoflar” anlamında kullanır. Yine de bu durumun, İslam naslarından kaynaklanmayan ve ilkelerini de İslam dininden almayan felsefî bilimler için geçerli olduğunu belirtmek gerekir. Dinî naslar etrafında kurulan Şerî bilimler mensubu olmak zaten müslüman olma şartına bağlıdır. Bu nedenle İslam coğrafyasında yer alan farklı din mensuplarının mesela Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinî gelenekleri içinde kaleme aldıkları metinleri İslam düşüncesi kapsamında görmüyoruz. Klasik dönemde de gayr-i müslimlerin fizik, matematik, metafizik gibi felsefe bilimleri kapsamında yaptıkları üretim ile kendi dinî nasları etrafında kaleme aldıkları metinler ayrıştırılmış, birinciler İslam döneminin ortak düşüncesi kapsamında değerlendirilmiştir. Dolayısıyla bu değerlendirmede de klasiklerin tavrı yönlendirici olmaktadır. Dikkatle incelenirse klasik ve modern kullanımların mantığı anlaşılmaktadır: İslam’ın oluşturduğu yahut yeniden dirilttiği bilimler geleneği içinde yapılan fikrî üretimler İslam döneminin ortak paydası içinde yer alır.
İkincisi: Genel olarak felsefe geleneğine mensup düşünürlerin fikrî üretimleri, İslam dönemini önceki ve sonraki dönemlere bağlayan köprü vazifesi görmektedir. Çünkü bilimlerin tasnif ve tertibine dair kaleme alınan eserlerde görüleceği üzere İslam düşünce tarihinde felsefî bilimler “hakiki bilimler” (el-ulumu’l-hakîkiyye) ve “aklî bilimler” (el-ulûmu’l-akliyye) olarak adlandırılmıştır. Aklî bilimler denmesinin sebebi, bu bilimlerin, belirli bir dinî geleneğe dayanmayıp bütün insanlarda bulunan akıl gücünün eseri kabul edilmesidir. Hakîkî bilimler denmesinin sebebi ise bu bilimlerin eşyanın zaman ve mekân üstü hususiyetleri anlamında hakikatini incelediğinin kabul edilmesidir. Felsefî bilimlerin teorik fizik, psikoloji ve metafizik gibi alanlardaki araştırmalarının şerî bilimlerin aynı alanlardaki araştırmalarıyla kesişmesi, çatışma alanlarını oluşturduğundan, felsefî bilimler mensuplarının fikrî üretimleriyle ilgili 12. yüzyıl öncesinde dinî meşruiyet tartışmalarını doğurmuştur. Fakat meşruiyet tartışmaları ne kadar yoğun olursa olsun felsefî bilimlerin her bir medeniyetin dünya üzerindeki etkinliği süresince katkı yapıp ardından diğerine devrettiği aklî veya hakîkî bilimler olduğu genel kabul haline gelmiştir.
Pekâlâ, İslam’ı önceki ve sonraki dönemlere bağlama işlevi, yükü ve payesi -hangi kelimeyi tercih ederseniz- sadece felsefî bilimlere mi mahsustur? Bu soruyu dikkatle cevaplamamız gerekir, zira İslam düşünce tarihi okumalarındaki bir kısım sorunlar bu husustaki kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır.

