Yazarlar Anlaşma

Anlaşma

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Trump Başkanlık süresinin son demlerinde İsrâil ile Arap dünyâsı arasındaki anlaşmaya ağırlık veriyor. Zâten Obama ve Trump arasındaki temel farklılıklardan birisi de İsrâil’e karşı izlenen siyâsetlerde düğümleniyordu. Hatırlayalım; Obama döneminde ABD-İsrâil ilişkileri bir hayli gevşemişti Obama ve kadrolarından gelen açıklamalar, İsrâil’in ABD için bir yük olduğu yolundaydı. Bununla da kalmıyor; ABD, İran ile yakınlaşma ve yumuşama siyâsetlerini geliştirmek istikâmetinde adımlar atıyordu. Trump’ın iktidâra gelmesiyle berâber tablo değişti. İran derhâl dışlanmaya başladı. Husûsen damâdı Kushner vasıtasıyla İsrâil ile yakınlaşıldı. Asrın barış anlaşması tasarımı hayâta geçirilmeye koyuldu. Arap dünyâsı da adım adım bu zemine çekilmeye başladı. İsrâil, BAE ve Bahreyn arasındaki normalleşme anlaşması da bu zincirin son halkası oldu. Sırada Suudî Arabistan, Mısır, Ürdün ve diğerleri var.

Bu tabloyu nasıl okuyacağız? Evet alenî olarak hedefte İran ve bölgedeki Şiî temelli nüfûzunun geriletilmesi var. Bu, iceberg’in su üzerinde kalan kısmıdır. Daha derinlerde hedeflenenin, Arap dünyâsında karşılığını İhvan-ı Müslim hareketinde bulan Sünnî temeldeki demokratizmin ezilmesi ve bu sûretle Filistin dâvâsının sâhipsizleştirilmesi olduğunu düşünüyorum. İhvan hareketi elbette kendi içinde de mütecânis olmayan bir hareket. Ayrıca eleştirilecek pek çok tarafı var. Ama ortak paydasının demokratizm olması, pek çok demokratik olmayan Arap rejimini ve onun imtiyazlılarını çok rahatsız ediyor. Zorba âşiret devletlerinin İsrâil’e yanaşması ve Kushner plânında boy göstermesi de bu sebebe bağlanabilir.

Başlangıçta, aralarında uzlaşmaz çelişkiler olsa da, gerek zorba aşiret devletleri; gerek Zorba BAAS Rejimleri, şöyle böyle Filistin dâvâsının arkasında duruyorlardı. 1978 Camp David Anlaşması BAAS Bloku’ndaki ilk kırılmaydı. Hemen bir sene sonra 1979’da İran İslâm Devrimi Filistin dâvasının Şii doktrini tarafından sâhiplenilmesine işâret ediyordu. Hemen harekete geçildi ve Camp David’den sonraki ikinci merhalede Irak-İran savaşı Filistin dâvâsının “yılmaz” müdafii olan iki devleti çatıştırdı. Üçüncü olarak Saddam’ın devrilmesi ve nihâyet Arap Baharı üzerinden BAAS Rejimleri birer birer târihe gömüldü. Bu operasyonlar Arap coğrafyasındaki demokratizmi açığa çıkardı. İhvancılık ise çift başlı bir siyâset yürütmekteydi. Bir taraftan Filistin dâvâsını sâhipleniyor; diğer taraftan hem Selefî iddiadaki zorba aşiret devletlerine hem de BAAS rejimlerine karşı mücâdele veriyorlardı. BAAS’çılığın devreden çıkarılması süreci, o günlere kadar, liderliğini Arafat ve Habbaş gibilerin yaptığı FKÖ-FHKC gibi, seküler karakterli milliyetçi -sosyalizan ideolojiler tarafından sevk ve idâre edilen Filistin mücâdelesine de tesir etti. Hareket renk değiştirmeye başladı ve HAMAS’da somutlaşan hâliyle İhvancı bir karakter kazanmaya başladı. Filistin hareketi, FKÖ ile HAMAS arasında, Gazze-Ramallah üzerinden bölündü. Bu gelişmeler, kronolojik ve olgusal olarak Türkiye’nin de devreye girmesiyle örtüşmektedir. Davos çıkışı, ardından yaşanan Mavi Marmara hadisesi, Türkiye ile HAMAS ve diğer İhvancı hareketler arasında yakınlaşmaları doğurdu.

BAAS Rejimlerinin yıkılması İhvancılığın zaferi gibi göründü. Hâlbuki bu son derecede geçici bir durumdu. ABD-İsrâil ikilisi, evvelâ bu enerjiyi açığa çıkardı, daha sonra da Mısır’da olduğu gibi ezdi. Bunu yaparken, dikkât edelim El Kâide’den devşirdiği Selefî radikalizmi kullanmayı da ihmâl etmedi. Selefîlerin Mısır’da İhvancılara yaptıklarını unutmayalım.

Bugün Arap mahallesinde, Siyonizm ile Selefîlik el ele vermiş vaziyette. Hedeflerinde Arap coğrafyasından Sünnî temeldeki demokratizm ve Şii nüfûzunun geriletilmesi var. İlkini büyük ölçüde Türkiye, diğerini ise İran temsil ediyor. Asrın Anlaşması hayâta geçtiği nispette Selefî-Siyonizm ikilisi; durdurulabildiği nispette de Türkiye-İran’ın başarılı olacağı öngörülebilir. Burada belirleyici olan Türkiye-İran arasındaki işbirliğinin ne kadar sağlanabileceğidir. Çünkü burada da nâhoş bir tablo var. İran Şiiliğin kalesi ve târihsel düşmanı olarak Sünnîliği görmekte ısrarlı. Sünnîliğin kalesi olarak da Türkiye’yi değerlendiriyor. Hâl böyle olunca dürüst, güvenilir ve sürdürülebilir bir temelde Türkiye-İran işbirliği mümkün olabilecek mi? Göreceğiz.

İsrâil’in açılımı sâdece Arap dünyâsı, Türkiye ve İran ile hesaplaşmakla sınırlı değil. Ayrıca meseleyi ideolojik-dinsel değişkenler üzerinden açıklamak safdillik olur. Bu aynı zamanda jeostratejik boyutlar taşıyor. İsrâil ; Süveyş, Kızıldeniz üzerinden Hind Okyanusu’na açılıyor. Bir taraftan Çin ile liman anlaşmaları imzâlıyor. Bunu İsrâil’in ABD-Çin geriliminde saf değiştirmesi olarak değerlendirmek basitçilik olur. Tam tersine ABD ile berâber Hind Okyanus’unu da kontrol etmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Ortadoğu’daki cadı kazanı benzeri süreçlere, Hindistan-Pakistan geriliminin de katılmasına şaşırmayalım. Tâkip edilmesi gereken Hindistan-İsrâil, Pakistan-İsrâil, Suudî Arabistan-Pakistan ve Suudî Arabistan- Hindistan ilişkilerinin nasıl seyredeceği…

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.