Müziğimizi cahil, batı kültürü karşısında yenilmiş, mâ"lûmâtfürûş müzikçilerden kurtarmak lâzım

00:0021/11/2010, Pazar
G: 4/09/2019, Çarşamba
Yalçın Çetinkaya

Bir Batılı müziksever, meselâ Şeyh Sâid Dede''nin Şefkefzâ Saz Semâîsi''ni, bir Jazz Saksafonist (Theo Loevendie), bir Jazz Piyanist (Guus Janssen) ve bir Kemençe üstadı (İhsan Özgen) tarafından, tema olarak alınıp üzerine çeşitleme ve doğaçlamalar yapılmış yorumuyla dinlerse, daha mı çok ilgisini çeker ve sever ? Bu toprağın ilâhîlerini, türkülerini, saz semâîlerini Batılılara dinletmek ve sevdirebilmek için, onları ille de Batı müziği formlarından birinin içine sokuşturup ya da o formlardan birine

Bir Batılı müziksever, meselâ Şeyh Sâid Dede''nin Şefkefzâ Saz Semâîsi''ni, bir Jazz Saksafonist (Theo Loevendie), bir Jazz Piyanist (Guus Janssen) ve bir Kemençe üstadı (İhsan Özgen) tarafından, tema olarak alınıp üzerine çeşitleme ve doğaçlamalar yapılmış yorumuyla dinlerse, daha mı çok ilgisini çeker ve sever ? Bu toprağın ilâhîlerini, türkülerini, saz semâîlerini Batılılara dinletmek ve sevdirebilmek için, onları ille de Batı müziği formlarından birinin içine sokuşturup ya da o formlardan birine uyarlayıp, çokseslendirip öyle mi icrâ etmek gerekiyor ?

“Urum''da Acem''de aşığı oldum / Yemen illerinde Veys el-Karânî” güfteli ilâhîyi Jazz yorumuyla dinlerken, Jazz entervallerinin (aralıklarının) arasında Veys el-Karânî''yi hissedebilmek mümkün müdür ? Bu ilâhînin bestecisi yattığı yerden kalksa da, bestelediği ilâhînin başına gelenleri görse acaba neler hisseder ? Veys el-Karânî''yi o ilâhînin jazz yorumu içinde bulamayınca veya hissedemeyince, ilâhînin tadı-tuzu kalır mı ? Sonra bu ilâhîyi ve benzer eserleri, ayrıca halk müziği formundaki birçok ezgiyi neden ille de jazz formunu kullanarak icrâ etme gereği hissediliyor ? Acaba jazzdaki doğaçlama ile, bizim müziğimizdeki taksim(doğaçlama) gerçekten söylendiği gibi birbirinin neredeyse aynısı uygulamalar mı ve bunu cihana ispat etmek için mi böyle yapılıyor ?

Türkiye kökenli otantik müzikler, ille de bu tarz bir icrâ ile mi tanıtılmalı ? İlle çoksesli (bu da tartışılması gereken bir kavramdır) hâle mi getirilmeli ? Farklı kültürlerin müzikleri karşılaştığında (meselâ Batı müzikleri ile Türk müzikleri) ortaya hep böyle bir karışım mı çıkar ? Ya da bu iki farklı kültürün müzikleri ille de karışır mı, karışmalı mı ? Karışmazsa olmaz mı ? Karışmaları kaçınılmaz ise, bu şekilde mi, yani daha ziyade Türk müziklerinin edilgenleştiği ve değişime uğrayarak orijinalliğini kaybedecek şekilde mi karışmalı ? Bu müziklerin kendilerini yine kendi tabilikleri içinde ifade edebilme hakları yok mu ? Kendi tabiiliklerinden çıkarılıp başka bir şekle veya forma büründürüldüklerinde artık “kendileri” olabilirler mi ? Onları tabiilikleri ve orijinalliklerinden çıkarıp başka bir şekle veya forma sokmak, onlara ve bestecilerine yapılmış bir haksızlık değil midir ? Böyle bir karşılaşma olduğunu kabul edelim; bu tür karşılaşmalarda neden olan hep bizim müziklerimize olur, neden Batı''ya uydurulması ve Batılı formlarda icrâ edilmesi gereken bizim müziklerimiz olur ? Bizim müziklerimizin bir kimliği, şahsiyeti yok mudur ? Meselâ neden bir Batılı müzisyenin eseri Türk insanına dinletilirken , Türk insanının melodi duygusu, kulak zevki dikkate alınarak, onun dinlemeye, duymaya alışkın olduğu formlarda icrâ edilmez ? Edildiğinde her bakımdan komik olacağı kesin. Meselâ Vivaldi''nin Mevsimler Süiti''nin, sıradan Türk vatandaşlarına hitab edebilecek veya onların anlayabilecekleri alaturka formda icrâ edildiğini ya da bir roman müzisyen topluluğunun bu güzelim eseri kendi zevk ve icrâ biçimlerine göre çaldıklarını düşünün ! Buna mukabil bu toprağın hüzün dolu türküleri , ilâhîleri Batı müziği formlarından birinin içine sokularak icrâ edilse, ortaya çıkan şeyin komik olma ihtimali yok mudur ? Komik olmasa bile bu, o müziğe yapılmış bir haksızlık değil midir ? Müziklerimizi batılı müzik formlarına uydurarak icrâ etmekle, müziğimizin şeref ve haysiyetini, kalitesini yükseltmiş olacağımızı mı düşünüyoruz ? Yoksa müziklerimizi batılı müzik formlarının içine sokmakla, bizim de aslında her türlü formun içine girebileceğimizi, başkalarınınsa bizim formumuza asla dahil olamayacağını mı anlatmaya çalışıyoruz ?

Türk müziklerinin ne kadar evrensel olduklarını ispatlayabilmek için onları ille de Batılılaştırmak mı gerekmektedir ? Bizim müziklerimiz tabii halleriyle evrensel değil midir ? Aşık Veysel ve güzelim türküleri evrensel değil midir ? Dede Efendi, Itrî ve müzikleri, Bach ve Mozart ve müzikleri kadar evrensel değil midir ? Sonra, bu evrenselliğin kriterleri nedir, nedir evrensel olan, evrensel olmayan ? Buna kim karar vermektedir, gücü elinde bulunduran mı ?

Müziklerimizi batılılara onların tabii halleriyle sevdirsek olmaz mı? Gerçekten de eserlerimizi batılılara tabii halleriyle sevdirmenin başka yolu yok mudur ? Müziklerimizin, kültürümüzün tabiliğini koruyamayışımız acaba kendi tabiliğimizi koruyamayışımızdan mı kaynaklanmaktadır ? Acaba asıl sorun, aslında tabiiliğimizi ve kendi kültür ve medeniyetimize olan güvenimizi kaybetmiş olmamızdan mı kaynaklanmaktadır ? Aslında otantik icrâ, aynı zamanda sözün, şiirin içeriğini koruyan, anlamını pekiştiren, ona ruh katan , onun hakkını veren bir icrâ tarzı değil midir ?

Peki bütün bu tuhaflıkları, gülünçlükleri ve gayrı tabii davranışları kimler sergiledi ve kimler sergilemeye devam ediyor ? Tabii ki batı karşısında ezik, kendi kültür ve medeniyetine olan güvenini kaybetmiş, batı kültürü karşısında yenilgiyi kabul etmiş zavallı yarı cahil müzikçiler !

Müziğimizi batılılara tanıtalım derken ortaya çıkan tuhaf ve gülünç manzara, insanın aklına bu tür soruların takılmasına sebep oluyor. Aslında daha fazla soru sormak gerek. Elbette bu soruları böyle havaya doğru değil de, müziğimizi batılılara tanıtalım derken gülünçleştiren, anlamsızlaştıran ya da derin anlamından uzaklaştıran aşağılık kompleksine kapılmış kişilere sormak gerekiyor. Fakat bunu yaptığınız yani bir polemiğe (basın yoluyla tartışmaya) girdiğinizde seviye düşüyor… televizyonlarda bu mevzûları konuşabileceğiniz bir-iki kişi ya var ya yok, onlar da yarım yamalak bilgiyle donanımlı olduklarını zanneden, eskilerin tâbiriyle tam bir “mâ''lûmatfürûş” (her konuda biliyor görünen, bilgiçlik taslayan); onlarla da konuşmaya, tartışmaya değmez. O halde sormayacak mıyız, yazmayacak mıyız, konuşmayacak mıyız ? Bu seviyesizlere ve mâlûmatfürûşlara bir gün hadlerini bildirmeyecek miyiz ? Muhteşem kültürümüze, özellikle de müzik kültürümüze yarım yamalak müzik eğitimi alıp (“yarım hoca adamı dinden imandan eder” sözünü andırır şekilde) zarar verenlere karşı elimizi kolumuzu bağlayıp sessiz sedasız oturacak mıyız, olan biteni seyredecek miyiz ? Elbette hayır ! Binlerce yılda oluşmuş muhteşem bir müzik kültür ve birikiminin kaderini ve geleceğini, birkaç tane haddini bilmez cahilin ve mâlûmatfürûşun eline terk etmeye gönlümüz elvermez.