İstenmeyen ülkeden vazgeçilmez ortağa

Sernur Yassıkaya
Sernur Yassıkaya
04:005/01/2026, Pazartesi
G: 4/01/2026, Pazar
Yeni Şafak
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da bir araya geldiği görüşmeyi tüm dünya takip etti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da bir araya geldiği görüşmeyi tüm dünya takip etti.

Türkiye artık Avrupa ile ilişkilerinde yalnızca müzakerelere dayalı siyasi bir sürecin değil; karşılıklı çıkarların belirlediği bir güvenlik-ekonomi-sanayi üçgeninin merkezinde konumlanıyor. Türkiye’nin artan savunma üretimi, teknolojik kapasitesi, diplomatik hareketliliği ve bölgesel krizlerde oynadığı belirleyici rol, onu uluslararası arenada daha güçlü bir aktör haline getirmiş durumda.

ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi, transatlantik dünyanın dengelerini hızla değiştiren bir süreç başlattı. Washington’ın Avrupa güvenliğine yönelik geleneksel taahhütlerinin zayıfladığı yönündeki algı, Avrupa Birliği (AB)içinde ciddi bir stratejik tedirginlik yarattı. Bu yeni atmosfer, AB ülkelerini savunma, güvenlik ve dış politika alanlarında kendi ayakları üzerinde durma arayışına yöneltirken, coğrafi konumu, askeri kapasitesi ve diplomatik etkisi nedeniyle Türkiye’nin yeniden değerlendirilmesini kaçınılmaz kıldı. Son bir yılda yaşanan gelişmeler, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin hem ton hem içerik bakımından belirgin şekilde değiştiğini gösteriyor.

ZEMİN YENİDEN CANLANDIRILDI

Trump’ın göreve başlamasıyla Avrupa başkentlerinde yapılan hızlı değerlendirmeler, Avrupa güvenlik mimarisinin sürdürülebilirliği konusunda yeni sorular ortaya çıkardı. Bu iklimde, AB’den Türkiye’ye yönelik diplomatik trafik yoğunlaştı. Seçim sonrası dönemde AB liderlerinden gelen ılımlı mesajları, yüksek düzeyli ziyaretler izledi. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisinin Ankara ziyareti, uzun süredir gerilim ve soğukluklarla anılan ilişkilerde bir yumuşamanın işareti olarak yorumlandı. Yıllar sonra ilk kez Türkiye Dışişleri Bakanının AB Dışişleri Bakanları gayriresmî toplantısına katılması, iki taraf arasında “stratejik ortaklık” zemininin yeniden canlandırıldığı bir sürecin başlangıcı niteliğindeydi.

TÜRKİYE’YE YÖNELİK DİLDE DÖNÜŞÜM

AB kurumlarının da Türkiye’ye yönelik dilinde belirgin bir dönüşüm gözlendi. Uzun süredir teknik ve siyasi eleştirilerin gölgesinde kalmış olan Türkiye raporları, bu dönemde farklı bir tona bürünerek Ankara’nın yeniden “vazgeçilmez ortak” olarak tanımlandığı bir çerçeve sunmaya başladı. Türkiye’nin AB için yalnızca aday ülke değil; Avrupa güvenliğinin tamamlayıcı parçası olarak görülmesi, son yıllarda alışılmış olan diplomatik söylemin dışına çıkan önemli bir dönüşümü ifade ediyor.

Bunun somut bir sonucu olarak AB ilk kez Ankara’da bir askeri danışman atadı. Bu adım, AB-Türkiye ilişkilerinde sembolik olduğu kadar pratik bir kırılma noktasıydı; zira iki tarafın güvenlik, savunma ve askeri iş birliği alanlarında daha koordineli bir yol haritası oluşmaya başladığını gösteriyordu. Diplomatik atmosferdeki bu sıcaklaşma, tarafların uzun zamandır çözemediği siyasi başlıkları bir anda ortadan kaldırmadı; ancak ilişkilerde pragmatik ve karşılıklı çıkar odaklı yeni bir dönemin başladığı gerçeği artık daha görünür.

SAVUNMA SANAYİİ KİLİT GÜÇ

Bu dönüşümün en güçlü itici unsurlarından biri, Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisinde kat ettiği hızlı ilerleme oldu. Yerli ve milli üretime dayalı savunma stratejisinin güçlü sonuçları, Avrupa başkentlerinde dikkat çekiyor. Türk savunma şirketlerinin Avrupa Havacılık ve savunma ekosistemine doğrudan giriş yapması, bu alandaki tabloyu kökten değiştirdi. Türk firmalarının Avrupa’daki köklü havacılık şirketlerini satın alması ve Türk-İtalyan ortak savunma girişimlerinin kurulması, Türkiye’yi Avrupa savunma tedarik zincirinin doğal bir

ortağı haline getirdi.

Avrupa’nın İHA ve modern savunma teknolojilerinde yaşadığı açığı kapatma arayışı, Türkiye ile bu alanda kurulan iş birliklerini daha da önemli kılıyor. Avrupa ülkelerinin savunma sanayii yatırımlarını artırdığı bir dönemde, Türkiye’nin hem üretim kapasitesi hem ihracatı hem de teknolojik gelişmişliği, onu Avrupa için göz ardı edilemez bir ortak haline getiriyor. Ankara’nın son dönemde AB’ye yaptığı savunma ve AR-GE iş birliği çağrısı da bu bağlamda yalnızca retorik değil; somut zemine dayanan bir stratejik söylem olarak öne çıkıyor.

JEOPOLİTİKTE KİLİT AKTÖR

Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin diplomatik gücündeki artışın yalnızca savunma teknolojisi üretmekten ibaret olmadığını gösteriyor. Jeopolitik düzlemde Türkiye, Karadeniz’den Ortadoğu’ya, Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir hattın en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Rusya-Ukrayna savaşı, enerji güvenliği, göç akınları ve bölgesel krizler gibi dosyalarda Türkiye’nin üstlendiği roller Avrupa tarafından artık daha fazla ciddiyetle takip ediliyor. Washington’ın bölgeye yönelik dikkatinin azalması ve NATO içinde Avrupa’nın güvenlik yüküyle baş başa kalmaya başlaması, Türkiye’nin önemini Avrupa gözünde daha da artırıyor.

Elbette ki bu yakınlaşma tamamen sorunsuz ilerlemiyor. AB içinde Türkiye’ye yönelik siyasi çekinceler hâlâ güçlü. Kıbrıs’ta AB’nin taraflı tutumu, demokrasi kisvesi altında müdahale girişimleri ve bazı üyelerin Ankara’ya karşı geleneksel karşıtlığı, ilişkilerde hızlı bir “tam normalleşme”nin önüne geçiyor. Yine de son bir yılda yaşanan gelişmeler, AB’nin Türkiye’yi artık yalnızca eleştiri konusu bir aday ülke olarak değil, bölgesel güvenlik ve sanayi stratejisinin parçası olarak görmek zorunda olduğunu ortaya koyuyor. Bu, diplomatik ve stratejik gerçekliğin dayattığı bir dönüşüm.

KRİTİK ÜÇGENİN MERKEZİNDE

Bugün itibarıyla Türkiye, Avrupa ile ilişkilerinde yalnızca müzakerelere dayalı siyasi bir sürecin değil; karşılıklı çıkarların belirlediği bir güvenlik-ekonomi-sanayi üçgeninin merkezinde konumlanıyor. Türkiye’nin artan savunma üretimi, teknolojik kapasitesi, diplomatik hareketliliği ve bölgesel krizlerde oynadığı belirleyici rol, onu uluslararası arenada daha güçlü bir aktör haline getirmiş durumda.

Bu tablo, Türkiye’nin dış politikada çok katmanlı bir düzen kurma arayışına hizmet ettiği gibi, AB için de Türkiye ile ilişkilerde gerçekçiliğin ve stratejik zorunluluğun öne çıktığı yeni bir dönemi işaret ediyor. Önümüzdeki süreçte bu yakınlaşmanın kalıcı bir ortaklığa dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek olan, her iki tarafın da siyasi iradesi ve pragmatik iş birliği alanlarını somut projelerle destekleme kapasitesi olacak. Ancak bugün gelinen noktada açık olan şu ki: Türkiye Avrupa’nın güvenlik, ekonomi ve diplomatik denkleminde eskiye kıyasla daha güçlü, daha görünür ve daha vazgeçilmez bir konuma yükselmiş durumda.

#Diplomasi
#Vizyon EKi
#Türkiye