
Küresel su krizi, iklim değişikliğiyle birlikte derinleşirken Türkiye’yi de su stresi ve kıtlık eşiğine hızla yaklaştırıyor. Havzalardaki alarm verici tablo, tarımda verimlilik, kentlerde kayıp-kaçakla mücadele ve sanayide geri kazanım politikalarını zorunlu kılıyor. Ulusal Su Planı ve Su Verimliliği Seferberliği, suyu yalnızca tüketilen bir kaynak değil, stratejik bir değer olarak ele alıyor. 2026 vizyonu kapsamında atılacak bu adımlar, Türkiye’nin su güvenliğinde dirençli, sürdürülebilir ve örnek bir model oluşturmasını amaçlıyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2020 yılında yayımladığı 30. İnsani Gelişme Raporu, çevresel unsurları ilk kez insani gelişmenin merkezine alarak su krizinin küresel çerçevesini ortaya koydu. Raporda insanlığın doğanın yenilenme kapasitesini aşan bir tüketim modeli benimsediği vurgulanırken, bu tablonun Türkiye gibi yarı kurak kuşakta yer alan ülkeler için çok daha ciddi riskler barındırdığına dikkat çekiliyor.
Dünya genelinde 2,2 milyar insanın güvenli içme suyuna erişememesi ve 3,5 milyar insanın güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun olması, su krizinin küresel boyutunu gözler önüne seriyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 50’sinin yılın en az bir döneminde şiddetli su kıtlığı yaşaması ise bu krizin artık istisnai değil, yapısal bir sorun haline geldiğini gösteriyor.
STRES EŞİĞİNDEN KITLIĞA
İklim değişikliğine bağlı olarak nehir havzalarının yüzde 20’sinde yüzey sularında ani değişimler yaşanması, sel ve kuraklık risklerini artırıyor. Son 50 yılda buzulların kütlesinde görülen rekor kayıplar, Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel tatlı su döngülerini doğrudan etkiliyor. COP29 Deklarasyonu’nun suyu iklim politikalarının merkezine yerleştirmesi, bu nedenle Türkiye açısından da kritik bir referans oluşturuyor. Türkiye, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı bakımından kritik bir eşikte bulunuyor. Güncel projeksiyonlara göre bu miktarın 2030 yılında yaklaşık bin 200 metreküpe, 2050 yılında ise bin 69 metreküpe düşmesi bekleniyor. Bu değerler, Türkiye’nin önce “su stresi yaşayan”, ardından “su kıtlığı yaşayan ülkeler” kategorisine gireceğine işaret ediyor.
HAVZALARDA ALARM ZİLLERİ
Havza bazlı veriler de tabloyu net biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’deki 25 nehir havzasının yalnızca dokuzunda ciddi bir su stresi bulunmazken, Akarçay, Meriç-Ergene, Küçük Menderes, Burdur, Konya Kapalı ve Asi havzalarında halihazırda su açığı yaşanıyor. Gerekli önlemler alınmazsa 2030 sonrasında Gediz, Büyük Menderes, Kızılırmak, Seyhan, Ceyhan, Fırat-Dicle ve Van Gölü havzalarının da benzer risklerle karşı karşıya kalması muhtemel. Özellikle Marmara, Gediz ve Büyük Menderes havzalarında su kaynaklarının kendini yenileme kapasitesinin aşılmış olması, sorunun yalnızca miktar değil aynı zamanda kalite boyutunu da derinleştiriyor. Eğirdir Gölü, Tuz Gölü ve Gediz Deltası gibi kritik sulak alanlar, kirlilik ve aşırı kullanım baskısı altında bulunuyor.
VERİMLİLİK İÇİN DİKKAT
Türkiye’de tatlı suyun yaklaşık yüzde 73’ü tarımda kullanılıyor. Buna karşın salma sulama yönteminin yaygınlığı, ciddi su kayıplarına ve toprak erozyonuna yol açıyor. Bu durum, su krizinin çözümünde tarım politikalarının belirleyici rolünü ortaya koyuyor. Modern basınçlı sulama sistemlerine geçiş, hem su tasarrufu hem de verimlilik artışı açısından kritik bir eşik olarak görülüyor.
ŞEBEKEDE KAYBOLUYOR
Kentlerde ise en büyük sorunlardan biri şebeke kayıpları. Türkiye genelinde ortalama şebeke su kayıp oranı yüzde 31,6 seviyesinde olsa da bazı belediyelerde bu oran yüzde 60’a kadar çıkabiliyor. Bu tablo, altyapının yenilenmesi, dijital izleme ve kayıp-kaçak yönetiminin aciliyetini açıkça ortaya koyuyor. Sanayi sektöründe ise atık suyun geri kazanımı ve yeniden kullanımı, su güvenliği kadar enerji maliyetlerinin düşürülmesi açısından da stratejik bir potansiyel barındırıyor.
GELECEK ON YILA ÖZEL PLAN
Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü, iklim değişikliğinin su kaynakları üzerindeki etkilerine karşı kapsamlı bir politika ve reform süreci yürütüyor. Bu sürecin merkezinde Ulusal Su Planı, Ulusal Su Kurulu ve Ulusal Su Verimliliği Seferberliği yer alıyor. 192 kurum ve kuruluşun katkısıyla hazırlanan Ulusal Su Planı, Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılına yönelik stratejik yol haritası niteliği taşıyor. Plan, 8 hedef, 31 strateji ve 141 eylemden oluşuyor. Risk yönetimi, sürdürülebilirlik, su-enerji-gıda dengesi, büyük veri ve yapay zekâ temelli izleme sistemleri planın temel omurgasını oluşturuyor.
ULUSAL SU SEFERBERLİĞİ
Seferberlik kapsamında tarımda sulama randımanının yüzde 60’a çıkarılması, sanayide su kullanım verimliliğinin yüzde 30 artırılması ve kişi başı günlük su tüketiminin 2030 yılına kadar 154 litreden 120 litreye düşürülmesi hedefleniyor. Bu hedeflerin hayata geçirilmesi halinde yıllık yaklaşık 12,4 milyar metreküp su tasarrufu sağlanması öngörülüyor.
TASLAK SU KANUNU
Taslak Su Kanunu ile birlikte tarımda basınçlı sulama sistemleri zorunlu hale gelirken, sanayide döngüsel su yönetimi teşvik edilecek. Belediyelere ölçüm ve kayıp izleme sistemleri kurma yükümlülüğü getirilirken, yeni yapılarda yağmur suyu hasadı ve gri su sistemlerinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.
ANKARA MERKEZLI BÖLGESEL AÇILIM
- Türkiye’nin su politikası yalnızca ulusal sınırlarla sınırlı değil. 2 Kasım 2025’te imzalanan Türkiye–Irak Su Alanında İş Birliği Mekanizması, Ankara’nın bölgesel su diplomasisinde attığı en somut adımlardan biri olarak öne çıkıyor. Anlaşma, Irak’ın su altyapısının modernizasyonunu, su yönetim kapasitesinin geliştirilmesini ve projelerin finansmanının Irak’ın petrol gelirlerine dayalı bir mekanizma üzerinden yürütülmesini öngörüyor. Bu süreçte Türk şirketlerinin altyapı ve mühendislik projelerinde aktif rol alması planlanıyor. Türkiye açısından bu iş birliği, sınır aşan suların yönetiminde kurumsal bir zemin oluşturması, suyu çatışma alanı olmaktan çıkarıp iş birliği başlığına dönüştürmesi ve bölgesel istikrara katkı sağlaması bakımından stratejik önem taşıyor.






