
Birkaç şey fısıldayacağım. Fısıltıların haykırışlardan iktidarlı olduğu şuuruyla... Eskimiş, yıpranmış düzenleri, asrî formlara uydurmak isteyenlere “gerici, yenilik karşıtı” gibi tekinsiz unvanlar verilir. Aslında kastedilmek istenen bu fikrî teamüllerin, ilmî ve aklî gelişmelerin karşısında bulunduğudur.
Birkaç şey fısıldayacağım. Fısıltıların haykırışlardan iktidarlı olduğu şuuruyla… Eskimiş, yıpranmış düzenleri, asrî formlara uydurmak isteyenlere “gerici, yenilik karşıtı” gibi tekinsiz unvanlar verilir. Aslında kastedilmek istenen bu fikrî teamüllerin, ilmî ve aklî gelişmelerin karşısında bulunduğudur. Çünkü ilim ve akıl ilerlemeyi mecbur kılarken; statik var oluşların büyük bir kısmı ‘gericilik’ olarak kabul görür. Bu yüzdendir ki çağın eriştiği akıl, bilim ve teknoloji seviyesine uygun düşmeyen tüm şahsî ve mecmu yönelimler, gerici zihniyet ithamıyla taşlanır. Fakat sıklıkla düşülen yanlışlardan biri; geleneği ve tarihî değerleri de irtica kapsamında değerlendirmek ve bu yolla inanca da iftira etmektir ki; işin bu son kısmı ‘yanılgı’ değil, ‘ihanet’tir. Din (İslâm), bir gelenek ya da ırkî, kültürel enerji olmayıp; çağları, güncel gelişimleri ve bu gelişim vetireleri boyunca biçim değiştiren toplumları aşan ve onları da ihtiva eden ilahî sistemdir. Bu nedenle; bugünkü ilmî seviye ile yüzyıllar sonra varılması ön görülen ya da tahayyülleri aşan bütün varış noktaları, ilahî sistemi aşamayacak ve ilelebet eşdeğer bir seviyeye de eremeyecektir.
HİÇBİR AKIL, AKLI VAR EDENİN İLMİNE YETİŞEMEZ
Bu tespitin, insan aklını Yaratıcı’dan üstün tutan egoistlerce, sindirilmesi zor bir anlam taşıdığını biliyorum. Fakat sindirim sistemine ağır gelen anlamları yok sayan bir zihin kadar gericisi var mıdır, bilemiyorum. Yanlış kitaptan yapılan ezberleri bozmanın, etkisi çığ gibi büyüyecek bir fayda zinciri var. O hâlde buraya kadarki fısıltılarımın son derece insanî kaygılara hizmet ettiğini söylemek yanlış olmaz. Hiçbir akıl, aklı var edenin ilmine yetişemez; fakat bir tek yolla kâinata iyi bir dokunuş yapabilir: İlerlemenin, Yaratıcı’dan sonraya geçmek olmadığını, O’nun izin verdiği menzillere erişmek olduğunu kabul ederek… Tabii varılan ilmî, bilimsel, teknolojik menzillerin, Allah’ın iktidarındaki ilmin nebzesini teşkil ettiğini de sindirmek gerek. Bunu sindiremeyen, aklıyla şeytanlık taslamakta ve Yaratıcı’ya (haşa) meydan okumaktadır. Bu da tesir ettiği mahlûkat için yazık bir hâldir. Fakat ne Yaradan’ın ilminden ve mülkünden eksiltebilir ne de bu yolla kendi aciz varlığını yüceltebilir.
İleri medeniyet, modernizm, çağdaşlık, yüksek ilim ya da her ne ise; Yaradan’ın mülkünde bir noktadan ibarettir. İnsanlık için elbette gereklidir ve sanılanın aksine gelişimi sağlamak, desteklemek bir müminin vazifesidir. Fakat Yaradan’ın emri altındaki zerreler ve hacimler boyunca insanlığın en ileri seviyesi bile ancak bir nokta kadardır.
İRTİCANIN BAYRAĞINI TAŞIYANLAR
Devrin mecburlarına uyum sağlarken; bir yandan da Yaradan’ı tanıyanlar, dinî hassasiyetleri kılavuz edinenler, tarihini saygıyla yâd edenler, geleceğe ahlâkî ve ilmî katkı sağlayanlar; şüphesiz çağı ileri taşıyan ve çağın hep bir adım önünde duranlardır. İnancı, geleneği, kendi tarihini tanımayan, tanıdığını sahiplenmeyen, sahiplenmediği gibi hor gören ve modernizmi inançtan, toplumdan ve geçmişten izole eden; kendi ecdadına, inancına küfredeni el üstünde tutan ve Batı’nın sindirim sisteminin dışavurumunu bile değerli maden kıymetine koyan kim varsa mürtecidir, primitiftir ve hatta irticanın bayrak taşıyanıdır.
İddialar ve yargılar, ispatları elzem kılar. İslâm’a sövenlerin absürt argümanları arasında yaygın rağbet görenlerden biri; bizim asırları kuşattığını bildiğimiz kitabımızın 1400 küsur yıllık bir maziye sahip oluşudur. Sözüm ona bu sayıca eskiliği ve ilk günkü etkisinin kalplerimizde sürüp gidişi, bir kısımca irtica kapsamında değerlendiriliyor. Ne garabettir! Aynı zihniyet Tevrat’ın ve İncil’in el yordamıyla, konsillerde tartışmalarla değiştirilmiş ve bin bir çeşit piyasaya sürülmüş öğretilerine inananları modern kabul ediyor. Manayı bir yana bırakıyor, elimize matematiğin imkân verdiği bütün ölçme sistemlerini alıyoruz ve bir bakıyoruz ki hem yozlaşmış hem de üzerinden çok daha fazla zaman geçmiş olan İslâm değil, diğer dinler ve insan eliyle yozlaşan sistemlere inananlar da Müslümanlar değil, diğer din mensupları. Yani uhrevî anlamları bırakıp elimize hesap makinesi de alsak son Peygamber Hz. Muhammed, son ilahî din İslâm. Son demek bir yandan da en yeni demek, sanırsam… Bu esasen gereksiz bir ispat. Ama çok akıldışı saldırı taktiklerine maruz kalan bizler için artık detaylarda gezinmek mecburiyeti var.
Biz imanla ve adaletle topraklarımızı genişleten, hükmettiği topraklarda farklı ırk ve din mensuplarının bir arada refah içinde yaşamasına gayret eden merhum büyüklerimizi yâd ederken birileri burun büküyor. Fatih Sultan Mehmet’ten İkinci Abdülhamid’e kadar İslâm’a ve insana hizmet etmiş atalarımızı anlatırken saldırıya maruz kalıyoruz. O çok muasır(!) Batı’nın sözde demokrasiler çağında el pençe divan durduğu kraliçeleri amel defterini kapatınca; naaşını görmek üzere sıraya girenlerin, irticanın bayraktarı olduğu gerçeğini kimse görmüyor mu? Sanırım görmek, talebe ve tercihe tâbi bir eylem. İstek ve gayret olmadığında görmek fiili de gerçekleşmiyor…






