
Bugün ihtiyaç duyulan şey; zamanı birlikte tutabilen, vicdan ile aklı buluşturabilen, geçmişi inkâr etmeden ve geçmiş deneyimlerden yararlanan ve bugünü onarabilen hikmetli bir siyasal dilin tahkim edilmesidir.
Siyaset, toplumların varlıklarını sürdürme çabalarının merkezinde yer alan temel faaliyetlerden biridir. İnsanın hayatta kalma içgüdüsü onu başkalarıyla birlikte yaşamaya yönlendirirken, birlikte nasıl yaşanacağı sorusu doğal olarak siyaseti gündeme getirir. Bu nedenle toplumsal tartışmaların büyük bölümü, doğrudan ya da dolaylı biçimde siyaset etrafında şekillenir. Siyasetin mahiyeti, amacı, meşruiyet kaynağı ve bağımsız bir alanının olup olmadığı ise insanlık tarihi kadar eski tartışmalardır. Varlığa dair tasavvurlar değiştikçe siyasetin anlamı da kaçınılmaz olarak farklılaşır. Bu çerçevede kadim geleneğimizde siyaset düşüncesine ilişkin önemli eserler kaleme alınmış, sürekliliği olan bir tartışma zemini oluşturulmuş ve siyasetin toplum içindeki yerine dair zengin bir birikim ortaya çıkmıştır.
Modern medeniyet, hayatın tüm alanlarını kendi dili ve mantığı doğrultusunda dönüştürdüğü için siyaset de bu dönüşümden payını almış, almaya da devam etmektedir. Günlük yaşam üzerinde böylesine belirleyici bir etkiye sahip olan siyasetin kaynağını, anlamını ve toplumsal hedeflerini yeniden düşünmek bu nedenle zorunludur.
SORUNLAR YANKI ODALARININ İNSAFINA MAHKUM EDİLİYOR
Son dönemde çoğu ülkede siyaset alanında belirginleşen temel sorunlardan birisi, tartışmaların giderek kısır bir döngüye hapsolmasıdır. Muhalefetin bir kesimi, geçmişte biriken bagajın ağırlığıyla neredeyse her gelişmeyi peşinen olumsuzlama refleksiyle ele alırken, bu tavra karşı geliştirilen siyasal söylem de ister istemez sürekli geçmişe referans vermeye mahkûm kalmaktadır. Böylece siyaset, geleceği kuran bir alan olmaktan giderek çıkmakta ve geçmişin sürekli yeniden tartışıldığı ve geçmiş üzerinden hesaplaşmanın yapıldığı bir savunma hattına savrulmaktadır.
Bu vasatın en sorunlu yönü, ülkemizin karşı karşıya olduğu yapısal sorunları görmeyi zorlaştırmasıdır. Her toplumda sorunlar vardır ve siyaset bu sorunları çözmek için mevcuttur. Sorunların çözülebilmesi için öncelikle bağlamında görülebilmesi gerekmektedir. Siyaset normalinden saptığında çözüm üretme kapasitesi de kaçınılmaz olarak zayıflamaktadır. Oysa siyaset, sorunları onarabilme ve mevcudu güvenli bir şekilde geleceğe taşıyabilme kabiliyetidir. Sorunlar, yankı odalarının insafına mahkûm edilmeden sağlıklı bir şekilde tartışılabilirse ancak sağlıklı bir çözüme ulaşabilmek mümkün olabilir. Toplumları geleceğe taşıyan da bu minvalde onarım yapabilme kapasiteleridir. Örneğin, Mehmet Genç’in Osmanlı’nın Avrupa karşısında mevzi kaybetmeye başladığı dönemin uzunluğunu, klasik tabirle gerileme dönemini yükselme dönemine göre daha değerli bulması, siyasetin bu onarım kabiliyetine sahip olması ve sürekli onarım yaparak gerilemeyi yeni oluşum ve dönüşüme izin verecek şekilde oldukça uzun bir zaman dilimine yayabilmiş olabilmesi ile ilişkilidir. Bu onarım kapasitesi, Osmanlıyı yaklaşık üç asır ayakta tutabilmiştir. Bu kabiliyet, toplumun da geleceğe umutla bakabilmesini sağlamıştır. Umut olduğu için siyaset ve sivil alan sürekli farklı çözümler üretebilmiş ve toplumsal dayanıklılığı güçlendirmiştir.
SİYASET ALANINI HİZAYA SOKMAYA ÇALIŞAN TROL KÜMELERİ
Oysa siyaset, sorun çözme kabiliyetini kaybettikçe gerilimlerle ayakta kalmaya sıkıştırılmaktadır. Bu ortam, trolleşmiş bir siyaset dilini beslemekte ve pekiştirmektedir. Karşılıklı olarak konumlanan trol kümeleri, siyaset alanını hizaya sokmaya çalışmakta, tartışmanın sınırlarını belirlemekte ve makul olanı dışarıda bırak(tır)maktadır. Bu durumda tartışma derinleştikçe değil, sertleştikçe değer kazanmakta; çözüm önerileri değil, sloganlar dolaşıma girmektedir. Gerilimin dışında kalarak sorunları serinkanlı biçimde düşünen, neden-sonuç ilişkileri kuran ve çözüm önerileri geliştiren aktörler ise bu gürültü içinde görünmez olmaktadır. Siyasetçiler de giderek bu dile eklemlenmeye zorlanmaktadır çünkü başka türlü gündeme gelebilmek veya görünür olabilmek neredeyse imkânsız hâle gelmektedir.
DİJİTAL KAMUSALLIKTA MUHAKEMENİN YERİNİ MANİPÜLASYON ALDI
Diğer taraftan, günümüzde dijital platformların işleyiş mantığı da trolleşmeyi besleyen en önemli zeminlerden birini oluşturmaktadır. Yalan haberlerin, çarpıtılmış bilgilerin ve bağlamından koparılmış içeriklerin doğru bilgiden çok daha hızlı ve yaygın biçimde dolaşıma girmesi, hakikatin yerini bilgi kirliliğinin almasına yol açmaktadır. Algoritmaların dikkat, öfke ve çatışma üzerinden çalışması, doğruluğu değil etkileşimi ödüllendiren bir kamusal alan üretmektedir. Bu ortamda hakikat, sabırla inşa edilen bir anlam olmaktan çıkmakta; hızla tüketilen, anlık tepkiler üreten bir enformasyon kırıntısına dönüşmektedir. Trolleşme tam da bu zeminde güç kazanmaktadır. Çünkü hakikatin denetlenmediği, hafızanın silindiği ve bağlamın kaybolduğu bir dijital kamusallıkta gürültü, bilgiden; slogan, düşünceden; manipülasyon, muhakemeden daha görünür hâle gelmektedir. Böyle bir ortamda siyaset, hakikati arayanların değil, algıyı yönetenlerin alanına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişi savunma ya da mahkûm etme ekseninde sıkışmış bir siyaset değil; mevcut sorunları soğukkanlılıkla tahkik ve teşhis edebilen, eleştiriyi çözümle buluşturabilen ve kamusal aklı yeniden görünür kılabilen bir siyasal dili yeniden tahkim edilmesidir. Aksi hâlde trollerin gürültüsü artacak, siyaset daralacak ve kronikleşen sorunlar çözümü giderek zorlaşan daha ağır yükler hâline gelecektir.
SİYASET ALANI BİLGİYLE Mİ BESLENECEK GÜRÜLTÜYLE Mİ?
Yukarıda da değindiğimiz gibi, tarihsel tecrübemiz oldukça güçlü bir kapasitenin varlığına işaret etmektedir. Osmanlı’nın uzun tarihsel serüveninde, kriz dönemlerinde ortaya çıkan bazı entelektüel figürler, tam da bu trolleşmiş vasatın dışında kalarak devletin kendisini onarma kapasitesine katkı sunmuşlardır. Kâtip Çelebi, bilgi üretimini polemiğin değil, tespitin hizmetine sunmuş; Kadızadeliler hareketine karşı meseleleri toplumsal dinamiklere saygılı bir şekilde sühuletle ele almıştır. Koçi Bey ise risalelerinde, devlet düzeninde ortaya çıkan aksaklıkları açık bir dille tespit etmiş; çözümü geçmişi kutsamakta değil, bozulan mekanizmaları onarmakta aramıştır. Bu isimlerin ortak özelliği, siyaseti işleyen ve bozulabilen bir dinamik bir yapı olarak ele almalarıdır. Eleştiri, bir tarafı mahkûm etmenin değil, yapının nasıl düzeltileceğini göstermenin aracıdır. Bu yaklaşım, devlete kendi hatalarını görme ve onarma imkânı tanımıştır.
Buna karşılık, aynı dönemlerde yükselen Kadızadeliler çizgisi, meselelere çözüm üretmekten çok, gerilimi artıran bir dil inşa etmiştir. Karmaşık sorunlar, basit ahlaki yargılara indirgenmiş; farklı düşünme biçimleri bidat ya da sapma olarak damgalanmıştır. Bu yaklaşım, kısa vadede gürültü üretmiş; ancak uzun vadede devletin sorun çözme kapasitesini zayıflatmıştır. Bugün trolleşmiş siyaset dilinde gördüğümüz refleksler, bu tarihsel çizgiyle şaşırtıcı ölçüde benzeşmektedir. Dolayısıyla mesele, siyaset alanının bilgiyle mi yoksa gürültüyle mi besleneceğine ilişkindir. Kâtip Çelebilerin ve Koçi Beylerin çoğaldığı bir siyasal iklim, sorunları görünür kılarak çözüm üretme kapasitesini artıracakken Kadızadeliler tipi bir vasat ise gerilimi besleyecek, ancak uzun vadede sorunların derinleşmesi ve siyasal alanın kısırlaşmasına yol açacaktır.
ZAMANI İKİ BOYUTUYLA DEĞERLENDİRMEK
Siyasette makul bir dilin inşa edilebilmesi, zamanı hem yatay hem de dikey boyutlarıyla birlikte değerlendirebilme kabiliyetine bağlıdır. Zamanı yatay eksende değerlendirebilmek, her bir alanda nereden nereye gelindiğini görmeyi, değişim ve dönüşümlerin seyrini idrak etmeyi mümkün kılar. Bu bakış, yalnızca bir tarih bilinci değil; aynı zamanda yapılanları ve emeği gözeten bir vicdanı da temsil eder. Zamanı dikey eksende tutmak ise bugüne, bugünün sorunlarına ve aciliyetlerine yoğunlaşmayı mümkün kılar. Ancak dikey zaman tek başına ele alındığında, siyaset kolaylıkla hafızasız bir dile savrulur. Her tartışma geçmişi ve emeği yok sayan bir sertlik üretir. Troller zamana tek bir eksenden bakmakta, insanları da kendi eksenlerine mahkûm etmeye çalışmaktadır.
Oysa her iki eksende de izdüşüm vardır. Dolayısıyla hikmet, zamanı bu iki boyutuyla birlikte değerlendirebilme kabiliyetini gerektirmektedir. Hem yatay sürekliliği gözeten bir vicdanı hem de dikey odaklanmayı mümkün kılan aklı aynı anda taşıyabilmektir. Hikmetli akıl, ne geçmişe saplanıp bugünü ıskalar ne de bugünü geçmişten kopartır. Siyasetin dili de tam olarak bu nedenle hikmetli olmak zorundadır. Vicdanı dışlayan ve yalnızca bugüne odaklanan bir siyasal retorik, kaçınılmaz olarak trolleşmeye zemin hazırlar. Bu dil, çözüm üretmez, yapılan her şeyi bağlamından kopartarak ve emeğe saygıyı yok sayarak sadece yankı odalarını tahkim eder. Hikmetten kopan siyaset, sorunları konuşamaz hâle gelirken, gürültüyü başarı olarak algılatan bir vasatı besler. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca tonu düşürmek ya da dili yumuşatmak değildir. Asıl ihtiyaç, zamanı birlikte tutabilen, vicdan ile aklı buluşturabilen, geçmişi inkâr etmeden ve geçmiş deneyimlerden yararlanan ve bugünü onarabilen hikmetli bir siyasal dilin tahkim edilmesidir. Aksi hâlde siyaset, sorun çözen bir alan olmaktan çıkacak ve trollerin şekillendirdiği bir gerilim sahnesine dönüşecektir.
MAKUL BİR DİL NASIL İNŞA EDİLİR?
Geçmişle bağını güçlendirerek bugünü idrak etmeye çalışan yeni dil inşası da tam olarak bunu gerektirmektedir. Yeni dil, ne yalnızca bugünün sorunlarına kilitlenmiş teknik bir aklın dili olabilir ne de geçmişe sığınıp bugünü askıya alan bir nostaljinin dili. Yeni dil, zamanı hem yatay hem de dikey boyutlarıyla birlikte tutabilen hikmetli bir zeminde inşa edilebilir. Bu nedenle yeni dil, öncelikle vicdanı yeniden siyasetin merkezine taşımak zorundadır. Yatay zaman bilinci olmadan, yani nereden nereye gelindiğini görmeden kurulan her siyasal söylem, yapılanı inkâr eden, birikimi yok sayan ve emeği görünmez kılan bir sapmaya savrulur. Böyle bir dil eleştiri üretmez; yıkım üretir.
Aynı şekilde yeni dil, bugünün sorunlarını görmezden gelen bir geçmiş yüceltisine de yaslanamaz. Onarım yapabilme kapasitesini sürekli korur. Dikey zaman bilinci olmadan, yani mevcut sorunlara nüfuz edemeden kurulan her söylem, siyaseti belki kısa süreliğine rahatlatır ama toplumu nihayetinde çözümsüz bırakır. Yeni dil, tam da bu noktada rasyonel aklı devreye sokarak bugünün meselelerini soğukkanlılıkla konuşabilmeyi mümkün kılacaktır. Dolayısıyla, yeni dilin ayırt edici vasfı, bu iki zamanı birlikte düşünebilmesidir. Vicdan ile aklı, süreklilik ile müdahaleyi, birikim ile onarımı aynı anda taşıyabilen bu dil, siyaseti trolleşmeden koruyan asıl zemin olarak devreye girecektir. Dolayısıyla yeni dil inşasında üslup siyasetin çözüm üretebilme kapasitesini de doğrudan belirleyecektir. Bölgemizde ve dünyada şiddetli türbülansların yaşandığı günümüzde sorunlara ve dinamik değişimlere hızla ve sağlıklı bir şekilde cevap üretebilmemizin yolu da bu yeni dilin kararlı bir şekilde tahkim edilmesinden geçmektedir.
Son olarak, siyaset tartışması bizi siyasetin yalnızca iktidar ilişkileriyle sınırlı bir teknik alan olmadığı, aksine insanın varlık tasavvuru, ahlâkı ve kemal arayışıyla doğrudan irtibatlı kurucu bir faaliyet olduğu sonucuna götürmektedir. Dolayısıyla, siyaset üstü bir alan olmadığı gibi siyaset altı bir alan da yoktur! Kadim geleneğin adalet, ehliyet ve maslahat ekseninde inşa ettiği siyaset anlayışı; gücü sınırlayan, sivil alanı koruyan ve insanın erdem imkânını güvence altına alan bir çerçeve sunarken, modern dönemde siyasetin değerlerden arındırılarak menfaat ve kudret ilişkilerine indirgenmesi bu çerçeveyi aşındırmaktadır. Bu aşınma yalnızca devlet-toplum ilişkilerini değil, fertlerin ahlâkî sorumluluk bilincini ve toplumların ortak iyiyi üretme kapasitesini de zayıflatmaktadır. Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, siyaseti yeniden meşruiyet kaynağıyla buluşturmak; hukuku ve ahlâkı dışlamayan, adaleti kat’iyyat olarak merkeze alan ve formu değil manayı önceleyen bir siyaset tasavvurunu günümüz şartlarında yeniden düşünmektir. Böyle bir yeniden düşünme, siyaseti krizlerin kaynağı olmaktan çıkarıp insanın ve toplumun kemaline hizmet eden asli yerine tekrar taşımanın da yegâne imkânı olarak görünmektedir.






