Heyecanlı yazar adayları kitaplarını çıkarmak için yayınevlerinin kapısını aşındırırken ilginç öyküleri de beraberinde getiriyorlar. Edebiyat dünyasına adım atan yazarların ilk kitap çıkarma serüvenleriise günümüzdeki kadar karmaşık ve zor değil.
Amerikalı yazar, William Cuthbert Faulkner "Bir yazarın içinde kitap varsa, onu kimse tutamaz," demiş. Evet tutamıyor, kitap mutlaka ortaya çıkıyor. Fakat kitabın yazılması yeterli değil, daha zorlu bir süreç bekliyor bundan sonra yazarı: kitabın kitlelerin eline ulaşma süreci. İçinde bulunduğumuz zamanda, yayın endüstrisinin gelişmişlik düzeyi ve yazar sayısının artması, yazar için bu süreci daha da zor hale getiren etkenlerden. Tabii tanınmış ve kendini kanıtlamış yazarlar için yeni bir kitap yayınlatmak hiç de zor değil. Fakat her gün yüzlerce yazar adayı ilk kitaplarının raflardaki yerinin hayalini kurarak yayınevlerinin kapısını aşındırıyor. Bir şekilde kitabı farkedilirse kendini şanslı sayıyor. Yayınevlerinde, yayınlanmayı bekleyen bir yığın dosya var her daim. Her dosyanın da bir hikayesi...
Sel Yayınları'ndan Selma Sancı müsveddelerini kitaplaştırmak isteyenlerin türlü yöntemler seçtiğini söylüyor. Türünün hiç uymadığını açıkça belirttikleri halde, elinde tuttuğu müsveddesini ille de bırakmak isteyenlerin sayısını bile unutmuş. Sancı, en çok telefonda 'ne yapabilirim' diye soranlara şaşırıyormuş, arkadaşının çalışması için telefon edenler bile oluyormuş. Tam da çay fincanını ağzına götürdüğü an, odasına girip dosyasını masanın üstene bırakan yaşlı şair adayını, 'romanım dosya değil, onun bir adı var' diyen emekli bir felsefe öğretmenini, çalışmasının hem fantastik, hem mizah ve hem de polisiye olduğunu söyleyen şıkır şıkır genç bir hanımı ve daha nicelerini dinleyen Sancı, yazar adaylarını ilginçliklerine artık alıştıklarını söylüyor. “Şairler daha deneyim sahibi ve yabanıl” diyen Sancı, onların sanki uzun bol pardösülerinin cebinden hiç çıkarmadıkları ellerinde bir tabanca varmış duygusuna kapılmaktan kendini alamadığını dile getiriyor. Sancı, en son yaşadığı ilginç olayı şöyle anlatıyor: “Yazarı tıpkı bir örtüyle kapattığı sepetin içine koyduğu çocuğunu cami avlusuna bırakır gibi yayınevinin kapısına bırakmış. Mukavva kutunun üzerinde bir adres ve iletişim bilgisi yok. Sadece isim var. Dosyanın sahibinin bir gün ortaya çıkacağını umut ediyorum.”
Akis Kitap'tan Adem Özbay, yazarların ilk kitap yayınlama serüvenlerine eşlik etmenin oldukça keyifli e zorlu bir süreç olduğunu söylüyor: “Yazarlar ilk kitaplarında olabildiğince iddialı, olabildiğinde agresif tutumlar sergiliyorlar. Her yazar ilk kitabını yayınlarken "mutlaka yüzbinler" satacak bir kitabı olduğuna inanarak işe başlıyor. Kitap yayınlanma sürecinden sonrada "neden her kitapçıda kitabım yok, neden gazetede reklamım yok" şeklindeki şikayetlere başlıyorlar. İlk kitaplarında meşhur olmak her yazarın hayali. Bu gerçekleşmeyince de tabi ki suçlu yayıncı oluyor. Biz her yeni yazarla bunları baştan konuşarak anlaşma imzalıyoruz. Baskı, dağıtım ve reklam süreci hakkında bilgiler veriyoruz.”
Yine de bu şikayetlerden kurtulamadıklarını belirten Özbay, orta yaş üzeri yazarların ilk kitaplarını yayınlamanın daha kolay olduğunu söylüyor. “Sürecin nasıl işlediğini bilerek gelen yazarlarla çalışmak daha kolay. 70'li 80'li yılların ünlü romancısı Yaman Koray'ın 20 yıllık bir aradan sonra yayınladığımız ilk kitabında yaşadığı heyecan gerçekten inanılmazdı. Bir de Kaçıklık Diploması'nın yazarı Ayşe Nil'de o heyecanı görmüştüm. Son günlerinde hasta yatağından beni arayıp kitabını sormuştu.
Kitabı matbaadan çıktığı gün ise vefat etti.” İlk kitap için acele eden yazarların genelde popüler kitaplarla, uzun yıllar çalışarak ilk kitaplarını yazanların ise tarih, felsefe, düşünce ve roman çalışmalarıyla daha fazla yayınevi kapısına geldiklerini söylemeden edemiyor Özbay. İlk kitabının çıkmasının hemen ardından İngilizce, Almanca ve Rusça çevirmenler bulan yazar da Özbay'ı şaşırtanlardan. Selis Kitaplar'dan İsmail Demirci de yazmaya meraklı olanlardan her yayınevine ilginç dosyalar geldiğini ifade ediyor: 'Bir gün koltuğunun altında üç defter ile bir yazar adayı geldi. Orta yaşın üzerinde bir zat-ı muhteremdi. El yazısıyla kaleme aldığı romanlarına çok güveniyordu. Hatta o kadar ki, "Bunları hemen dizdirelim, bu yılki Nobel ödüllerine yetişsin" dedi. Baktım, hiç de şaka yapmıyordu. İkincisi de, genç bir kardeşimizdi. Romanını bana yollayıp sonra telefon etti. "Abi romanı yazarken konunun akışıyla o kadar heyecanlandım ki, sonunu bağlayamadım. Sen uygun bir şekilde yazıver" dedi. Bir de, dosyasını beğenmeyip yayınlamadığım bir delikanlı, "abi sen ne istiyorsun, söyle ben onu yazayım" demişti.”
Yayınevleri kapılarına gelen yazar adayları arasından bir seçim yapmak, nitelikli eserleri okuyucuyla buluşturmak adına çabalarını sürdürüken, biz de kendini kanıtlamış yazarlara ilk kitap çıkarma maceralarını sorduk ve ilginç hikayeler yakaladık.
Mario Levi: İlk kitabım 1986 yılında yayınlandı. Kitap, Bir Yalnız Adam: Jacques Brel adını taşıyordu. Daha çok biyografi özelliğindeydi, bu nedenle gerçek ilk kitabım olarak 1990 yılında yayınlanan 'Bir Şehre Gidememek'i görürürüm. Bu bir hikaye kitabıydı. Uzun yılların birikimini, sabrını taşıyordu. Bu bir ilk kitap olarak aynı zamanda birçok otobiyografik özellik de taşıyordu. Bir başka deyişle hayatımdan, özelimden izler vardı bu hikayelerde. Tabii kitabın yayınlanması beni çok mutlu etti. Hele hele Haldun Taner öykü ödülünün kazanması bu mutluluğu daha da arttırdı. Geleceğe umutla bakmam ve yazarlığıma daha çok inanmam için yeterli bir nedendi bu. Ancak aynı zamanda bir rahatsızlık da duyuyordum. Kendimi tanımadığım insanlar karşısında biraz korunmasız ve deyiş yerindeyse çıplak hissetmenin verdiği rahatsızlıktı bu. Özelimden bazı anları ve insanları anlattığım için... Ancak biliyordum, edebiyat bir gönül işiydi, daha da önemlisi bir samimiyeti gerektiriyordu. O gün bugündür edebi bir eserde samimiyetin en önemli koşul olduğunu söylerim. Bu samimiyet devam etsin diye elimden geleni yapıyorum. Artık daha az utanıyorum.
İbrahim Tenekeci: Şiiri yüz metre koşusuna benzetiyorum. Bilenler bilir; bu koşuda önemli olan hızlı koşmaktan ziyade, iyi bir çıkış yapmaktır. Bugün üzerinde hemfikir olduğumuz isimlerin neredeyse hepsi, ilk kitaplarıyla iyi bir çıkış yapmış şairlerdir. Süleyman Çobanoğlu'dan Osman Konuk'a, Ömer Erdem'den Hüseyin Atlansoy'a kadar... İlk şiir kitabımı çıkarmadan evvel, bunun böyle olduğunu az çok biliyordum. O yüzden kitap için hiç acele etmedim. Şiir kitabı çıkarmak yerine, iyi şiirler yazmanın peşinde, derdinde oldum. Belki de bundan dolayı, ilk şiir kitabımı yayımlarken hiç sıkıntı çekmedim. Bilakis, kitabım, düşündüğümden dört-beş sene erken çıktı. Tabii bunda, bir muhitin (Dergâh camiası) içinde olmamın da katkısı vardı.Yirmi yıla yakın bir zamandır şiir yayımlıyor, yayınevi, dergi ve gazetelerde editörlük yapıyorum. Gördüğüm şu: Güzelliğin üstünü kimse örtemez. Gün gelir, güzellik her türlü olumsuzluğun üstünü örter. İyi şiirler yazıyorsanız, şiirle beraber ortaya bir de şahsiyet koyuyorsanız, kitap yayınlama konusunda bir sıkıntı yaşamazsınız. Fakat şunu da söylemek zorundayım: Bugün, şiir kitabı yayınlama konusunda sıkıntı çekenlerin çoğu, şiiri sıkıntılı arkadaşlardır. Mesela bizim kuşaktan öne çıkan isimler kimlerse, onlar, aynı zamanda şiir kitabı yayınlatma konusunda sıkıntı çekmemiş kimselerdir. Bizden sonrakilerin durumu da böyledir. İsmail Kılıçaslan, Mustafa Akar, Zeynep Arkan gibi arkadaşlar, şiirleriyle öne çıkan isimlerdi. Dolayısıyla ilk şiir kitaplarını hiçbir sıkıntı çekmeden okuyucuyla buluşturdular. Bir de şu var: Her şair, kendi okuyucusunu sıfırdan oluşturmak zorundadır. Okuyucusunu oluşturmayı başaran şair, yürümeye de başlamıştır. Şiir kitabı basmıyor diye eleştirilen yayınevleri bile, o şairin kitabını kendi yayınları arasında görmek ister.
Hüsrev Hatemi: Benim ilk kitabım "Eski Kentte Bir Gece" adıyla yayınlanan şiir kitabımdı. 1968 yılı sonbaharında, Hareket Yayınları (Şimdiki Dergah) tarafından basıldı. Benden 7 yıl önce, birader Hüseyin Hatemi'nin kendi cebinden ödeyerek bastırdığı Sinderella adlı şiir kitabı vardı. Ben arada geçen yedi yılda şiir kitabı yayınlayacağımı pek düşünmemiştim. 1968'de Tıp öğrencisi olan Ezel Bey bu kitabı basabileceğini söyleyince doğrusu sevinmiştim. Yani Ezel Bey'in sayesinde, ilk kitap sıkıntılı olmadı. Sonraki kitaplarda da sıkıntı yaşamadım. Ezel Beyle dostluğumuz da bu yıl 43 yılına girdi. Kitap çıktıktan sonra rahmetli İlhan Geçer Bey'in Hisar dergisinde yazdıkları da beni çok memnun etmişti. "Bu kitap,bir ilk kitap gibi görünmüyor. Daha ileri bir yerde.. Belki de Hasan Hüsrev Hatemi bir takma addır” demişti İlhan Geçer.
Jale Sancak: Ben ilk kitabım çıkarken bir sıkıntı yaşamadım doğrusu. Bu Gece Perada adlı kitabımı dosya halinde Can Yayınları'na götürmüştüm. Sevgili Erdal abi, gözlüklerinin üzerinden bakarak bana okuyup haber vereceğini söylemişti. Elbette heyecanla beklediğim bir süreçti bu. Aradan iki ay geçtikten sonra Erdal abi aradı ve öykülerimi beğendiğini, yayımlayacağını söyledi ve hemen ardından da kitap yayımlandı. Elbette burada onun genç yazarlara ve ilk kitaplara verdiği destek ve duyarlılığı olmasaydı, bu denli kolay yayınlanabilir miydi bilmiyorum. Benim için şanstı, kapı kapı dolaşmak zorunda kalmamıştım. Çünkü o dönemde bildiğim kadarıyla yeni bir ismin yayımlanması çok da kolay değildi. Bu gün daha fazla yayınevi ilk kitaplara, iyi yapıtlara aynı biçimde yaklaşıyor. Öte yandan satışı, çok satmayı, garanti isimleri tercih eden yayıncılar ise ilk yapıtlara bu olanağı sağlamıyorlar.
Münire Daniş: İlk hikâyem 1995 yılında Dergâh Dergisi'nde çıkmıştı. Yazarlığımın ilk adımlarında Mustafa Kutlu'nun teveccühü ve nezaketiyle karşılaşmış olmayı sonra ilk kitabımı yayımlayan Hece Yayınları sorumlusu İbrahim Çelik Bey ile yazar olarak yolumun kesişmesini rahmet olarak anıyorum. Yirmili yaşlardaydım ve edebi kamuyla hiçbir bağlantım yoktu. Yazarlar-yayıncılarla ruberu tanışmalarım olmamıştı. Zaten içe kapanık, kitaplarla kurulmuş bir dünyam vardı. Yayımlanmış bir kitabımın olması görmeyi umduğum bir rüyaydı ancak. İlk hikâyemin yayımlanmasından altı yıl sonra, Ankara'da kurulan Hece Yayınları'ndan ilk kitabımı yayımlama teklifi geldi ve bu rüya apansız gerçek oldu. (Aslında bu günkü şartları, yazara yönelik tavrı, karşılamayı düşününce meğer yolun başında bahtım açıkmış, diyorum.) 2000 yılında, bir sabah ilk kitabım, Dervişin Mülkleri, Ankara'dan kargoyla geliverdi. Koliyi, bayram kıyafetlerini hazırlayan bir çocuk gibi heyecanla açtım. Kitabı elime aldım, evirip çevirdim, sayfalarını karıştırdım. O an, artık benim gizli bir gezegenim, sığındığım bir kale'm, kıyılarına ulaştığım bir ada'm var düşüncesiyle zenginleştiğimi, mutlu olduğumu hissettim. Ben bir bilinmeyen iken, kapalıyken, yalnızken bir kimlik, bir ayrıcalık, bir ödül kazanmıştım. Bu sayede artık o kadar yalnız değildim. Kendimden daha güçlüydüm Kendimdeki yitiği bulmuştum sanki. Başka bir dünyaya dâhil olmuştum. Var olmaktan duyulan can sıkıntısı, sürgünlüğün verdiği kesilmez hüzün, paylaşılmaz yalnızlık, bir an, hissedilmez olmuştu sanki. Bir daha hiç duyumsamadığım bu tevfik duygusu, bu bağışlanmış başarı damarlarıma şırınga edilmiş benzeri olmayan bir heyecandı. Gençlik gibi. Aşk gibi. Rüya gibi. Bir andı... bana, yazmak olmadan bir kimliğim bir varlığım olmayacak, duygusunu bıraktı.
Sezer Ateş Ayvaz: İlk kitabımın basılması zor olmadı benim için. Öykü dosyam Akademi Kitabevi Öykü Başarı ödülü almıştı, Aynalarda Yaz, birkaç öykü eklenerek, dönemin en önemli yayınevlerinden biri olan Afa yayınlarınca basıldı.İlk öykü kitabımın basılmasından önce, ilk yazımı Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasında görmek, beni, belki de, daha da çok etkileyen süreç olmuştur. Henüz, siyaset bilimi yüksek lisans öğrencisiyken, Cumhuriyet gazetesinin danışmasına bıraktığım yazımın, Celal Üster'in yönettiği sayfanın yarısını kaplayacak biçimde çıkması, bugün bile, beni hala şaşırtır. Aynı sayfada, başka yazılarım da çıkmıştı ardından. Bana, edebiyatın, kültürün, okuyarak, yazarak elde edilen birikimin, bir yerde, bir zamanda, görülüp, değerlendirileceği, kaybolmayacağı umudunu vermiştir, hep... Belki, bu yüzden, Aynalarda Yaz, büyük bir sevinç yaratmadı bende, hatta tam tersine, kitabı elime aldığımın ikinci günü gözümün önünden uzaklaştırdım onu. Garip ama utandım sanki, çırılçıplak soyunmuşum gibi... Okumaya korkuyordum... Hala, basılan kitaplarımda, bu duygu peşimi bırakmaz beni. Korkuyla elime aldığım kitabımı, baştan sona bir kez okuyarak, iyi, kötü değilmiş diyebilmek günlerimi alır. Sonra da beğenirim yazdıklarımın çoğunu, zaman geçmiştir, kendime de, yazdıklarıma da, beyaz sayfalarda değil, kitap sayfalarında da dışardan bakabileceğim günler gelmiştir... Yazan olmanın ötesinde, okuyan olmanın serinkanlılığıyla bakabiliyorumdur artık.
Şaban Sağlık: Yazar olmanın tek kriteri kitap yazmak değildir. Bu, bir süreçtir. Bugünün genç yazarları için belki bir anlam ifade etmez ama, bilgisayar hayatımıza girmeden önce, yazının kalem dışında başka bir nesneyle yazılması, yazar adayları için ilk önemli heyecandır. Yani bir nesil öncesinde adının ya da yazısının "daktilo" ile kağıda aktarıldığını gören kişi, büyük bir heyecan hissetmekteydi. Ben de bu heyecanı yaşayanlardan biriyim. Üniversite sınavına giriş belgesinde adımın daktilo ile yazıldığını görünce, günlerce o belgeye, daha doğrusu o belgede daktilo ile yazılmış adıma baktığımı hatırlıyorum.Üniversite üçüncü sınıfa gelince de bir müsvedde kağıdına tükenmez kalemle yazdığım küçük bir denemenin, birkaç gün sonra bir mahalli gazetede yayınlandığını görünce, hayatımın en mutlu anını yaşamıştım. O gazete küpürünü hâlâ saklarım. Daha sonraları benzer heyecanları edebiyat dergilerinde yazılarım yayınlanmağa başladığında da yaşadım. Ancak, kitap daha farklı bir heyecan veriyor. Hem yazılma hem de yayımlanma aşamasında kitap, daha bir külfet ve sıkıntı gerektiriyor. Yazar, diğer yayınlarda daha bir pasif iken, kitapta aktif olarak çaba sarf etmek zorunda kalıyor. Yani kitap, yazar açısından iki büyük külfeti gerektiriyor: Birincisi yazma; ikincisi ise yayıncı veya yayınevi ile anlaşma meselesi. Özellikle ikinci aşama, pek çok yazarı vazgeçirebilecek bir süreçtir. Çünkü, kitabın basılıp basılmaması, satış ve pazarlama garantisi, telif ücreti gibi sorunlar hep sıkıntı yaratıyor. Bu manada elinde dosyalarla yayınevi yayınevi dolaşan yazarlar biliyoruz. Hele yazar tanınmamış biri ise, bu sıkıntılar daha da artmaktadır.Bunun gibi sorunlar tabii ki, ilk olarak yayınlanan kitaplarda yaşanıyor. Bütün bunlara rağmen ilk kitap basılıp yayınlanırsa, basılacak diğer kitaplarda bu sorunlar azalabiliyor. Tabii bunu da ilk kitabın gördüğü ilgi ya da ilgisizlik belirliyor. Bu bağlamda, tabi ki ilk kitabın yayınlanması büyük bir önem arz ediyor. Eğer ilk kitap amacına ulaşmışsa, bu, hem yazarını daha bir motive edip cesaretlendiriyor hem de o yazarın kendine olan güvenini artırıyor. Şayet ilk kitap başarısızlıkla sonuçlanmışsa, bu durum yazarda ister istemez bir duraklamaya (hatta gerilemeye ve yazarlıktan vazgeçmeye) sebep olabiliyor. Ancak bu durum genelleştirilemez. Çünkü bazı yazarlar için, kitaplarının yayınlanıp yayınlanmaması, hatta az veya çok satılıp satılmaması hiç önemli değildir. Onlar kendilerini sadece "yazmak"la görevli addediyorlar. Sözün özü, akıbeti ne olursa olsun, bir yazar için "ilk" kitap deneyimi çok, ama çok önemlidir. Tıpkı hayatımızdaki diğer "ilk"lerin önemli olması gibi..
İsmail Kılıçarslan: İlk kitabımı elime aldığımda hissettiğim heyecanla, son şiirlerimin yayınlandığı Fayrap nüshasını elime aldığımda hissettiğim heyecan arasında en küçük bir fark yok. Hece Dergisi'nin ilk sayısının çıkacağı günlerdi. Ankara'dan bir otobüse binmiş, o zamanlar Kırıkkale'de yaşayan Ömer Lekesiz'in misafiri olmuş, laf arasında önüne bir şiir bırakmıştım. O da "şiiri Hece'ye ver" demişti. O şiir Hece'de yayınlandı. Dergiyi elime aldığımda hissettiğim heyecanı anlatabilmek, tarif edebilmek zor. Doğrusunu isterseniz, o gün bugün herhangi bir mecrada yazdığım herhangi bir ürün yayınlandığında aynı tarifsiz heyecanı yaşıyorum. Portakal Turta Bir de Kirpi'nin yayını sırasında en küçük bir sıkıntı yaşamadım desem yeridir. Zira, sevgili dostum İbrahim Tenekeci'nin organizasyon gücü, işleri çok kolaylaştırmıştı. İmza günleri, kitabın reklamı, söyleşiler, kitap üzerine yazılar falan filan hep onun eseridir. Demek ki neymiş. Allah editörün iyisini nasip etsin herkese.
Necip Tosun: Yazdıklarını çok geç kitaplaştıran biri olarak, ilk kitapların bildik heyecanlarını yaşayan biri olmadım. Bu kitaplar ben de çoktan bitmiş, tamamlanmış, giderek yabancılaştığım nesnelerdi. Yayınlandıktan sonra asla bir kez daha okumadım, dönüp bakmadım. İlk öyküm "Yangın" Aylık Dergi'de 1983 yılında yayınlandı. Daha sonra Aylık Dergi, Mavera ve Dergah'ta öykü yayımlamayı sürdürdüm. 1997'de Hece Dergisi'nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte düzenli olarak bu dergide öykülerimi değerlendirdim. İlk öykümün yayınlanış tarihiyle (1983) ilk kitabımın yayınlanış tarihi arasında (1998) on beş yıl var. Bu sürecin uzun tutulması bilinçli bir tercihti. Çünkü ilk kitapların çok önemli olduğunu düşünüyordum. Bu süreç içerisinde kendimi test imkânım oldu. Öyküler yayınlandıkça çevresel tepkileri gözledim. Bu nedenle ilk öykülerimi acemiliklerimi atma, kendi dilimi bulma çabalarım olarak görüyorum. Her şeyiyle sahiplendiğim, acemiliklerimi üzerimden attığımı düşündüğüm öykülerimi yayınlamaya başladığımda ise ilk kitabımın dosyasını hazırladım. İlk öykülerimin büyük çoğunluğu bu devrede elendiler ve kitaba giremediler. Bu nedenle, daha hiçbir dergide gözükmeden, kendini test etmeden öykü kitabı yayınlayan yazarları gördükçe onların bu cesaretlerine şaşıyorum. Oysa dergi yayını çok önemli. Öykü anlayışının rafineleşmesi, oturması çok önemli. Ama artık kimsenin buna aldırdığı yok. Bir an önce şöhret olma tutkusu herkesin gözlerini kamaştırıyor. Elimdeki hazır dosyalar için de aynı kaygılar nedeniyle hiç acele etmiyorum. Ben de bittikten sonra nasılsa yayınlanırlar.
Önemli olan bu dosyaların hakkını verebilmek, gerekli dikkat ve özeni göstererek huzur içinde "tamam" diyebilmek. Ancak ülkemiz koşullarında kitap yayınlamamın, özellikle ilk kitap yayınlamanın zorluklarını da biliyorum. Genç yazarların, ne kadar yetenekli olursa olsun, belli bağlantılar oluşturmadan kitap yayınlamaları zor. Ne var ki ilk kitapları geri çevrilen pek çok yazardan bu yayınevlerinden olumsuz değil olumlu bahsettiklerine de tanığım: "İyi ki yayınlamamışlar!" Çünkü insan ilk kitaplarda dünyayı değiştirecek olağanüstü şeyler yaptığını düşünüyor. Bu gençlik heyecanı kuşkusuz çok önemli. Bu iddia ve pervasızlık önemli. Çünkü sanatın kaynağı tam da burası. Ancak bunun, sonunda, acı bir tecrübeye dönüşmesi çok incitici oluyor. "İyi ki yayınlanmaması" yazarın kazancı oluyor. Çağdaş kısa öykücülüğün iyilerinden olan Katherine Mansfield bu konuda şunları söyler: "1912'de, Bir Alman Pansiyonu adlı kitabımı yayınladım. Kötü bir kitaptı, ama basın anlayışlı davrandı". Acaba yirmi dört yaşında yazdığı bu kitaba gösterilen "anlayış"a Katherine Mansfield neler borçlu, düşünmeye değer. Kaldı ki ülkemizde de pek çok yazarın ilk kitaplarının yeni baskılarını yapmadıklarını biliyoruz. Bunun yanında henüz ilk kitaplarının kalitesini aşamayan kimi yazarları da bildiğimiz gibi. Sonuç olarak, ilk kitaplar önemli, çünkü tüm yazarlık serüveni boyunca yazarların peşinden gelmekte. Bu nedenle, ilk kitapların, yıllar sonra da sahiplenilecek, her zaman arkasında durulacak bir yapıt olması için yayın konusunda öncelikle aceleye değil sabra ihtiyaç var.






