
İslam Çupi, Arnavutluk’ta dünyaya gelip daha sonra İstanbul’a göçen ve burada uzun yıllar spor gazeteciliği yapan bir isim. 2001 yılında aramızdan ayrılan Çupi’nin İstanbul sokaklarında geçen çocukluk gençlik anıları bizi 1940’lardan günümüze bir yolculuğa çıkarıyor. Hey Gidi İstanbul kitabı İş Bankası yayınları arasında okurla buluştu.
Dünyada üzerine en çok şiir ve yazı yazılan şehirlerden biri de İstanbul’dur kuşkusuz. Ne çok şiir ne çok kitap yazılmıştır İstanbul’a dair. İstanbul üzerine yazılan şiirler, yazılar toplansa büyük bir külliyat oluşur, kim bilir.
Kim hatırlamaz “Bu şehr-i Sıtanbûl ki bîmisl ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır” diyen Nedim’i, Kaside-i tannâne’de “Sitanbul cümle âlemden ibâret başka bir âlemdir” diyen Sünbülzâde Vehbî’yi, “Gelmez mi aceb gül-i handan dahi Esrâr / Gülmez mi bugünlerde yine rûy-i Sıtanbûl” diyen Esrar Dede’yi, “Dil- rübâlarla aceb kesreti var yolun / Geçemez hûblarından gönül İstanbûl’un” diyen Bâki’yi, “Ne kadar âlem devr itse sipihr / Bulmaz İstanbûl’a benzer bir şehir” diyen Nabi’yi, “Sana dün bir tepeden baktım âziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer” diyen Yahya Kemal’i, “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; / Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” diyen Necip Fazıl’ı, “Seni görüyorum yine İstanbul, / Gözlerimle kucaklar gibi, uzaktan, / Minare minare, ev ev, / Yol, meydan” diyen Ziya Osman Saba’yı, “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diyen Orhan Veli’yi, “İstanbul deyince aklıma bir masal gelir / Bir varmış bir yokmuş” diyen Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, “Ben İstanbul’da dağıldım zerre zerre / İstanbul damla damla içimde birikti” diyen Sezai Karakoç’u, “Işıldar baştanbaşa Boğaziçi / Değmeyegörsün gözlerin sulara” diyen Nuri Pakdil’i, “Bir düş / O buyruk / Şefaat / Gürbüz hava / O güzelleri İstanbul’un” diyen Cahit Zarifoğlu’nu.
Kim hatırlamaz “İstanbul, dünya güzeli bir kadın gibi, dünya güzeli olan bu şehir, her zaman gönül alıcı İstanbul…” diyen Abdülhak Şinasi Hisar’ı, Kim hatırlamaz “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun” türküsünü, kim hatırlamaz “İstanbul böyle değişmedi. 1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda o eski hüviyetinden tamamıyla çıktı. Meşrutiyet İnkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, mali buhranlar, İmparatorluğun tasfiyesi, yüz yıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923’te olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamıyla giderdi.” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, “İstanbul’da Bir Hoş Sada” adlı kitabında: “Sabah güneşinin aydınlattığı, gümüşi bir sis örtüsünün arkasından camileri ve minareleriyle uyanan İstanbul’u vapurdan seyretmek ne müthiş bir şeydi!” diyen Ranier Maria Rilke’nin kuzeni Anna Grosser Rilke’yi, “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabında: “Boğaziçi’nin mehtap sefalarını görenler, o kıyılara içleri sızlamadan bakamazlar artık. Bebek’le Emirgan arası dile gelse de söylese…” diyen Salah Birsel’i.

SPOR MUHABİRİ OLURAK MESLEĞE BAŞLAR
Günlerdir elimden düşmeyen bir kitap, bir İstanbul sevdalısı İslam Çupi’nin “Hey Gidi İstanbul”u. (Türkiye İş Bankası kültür Yayınları, 2023)
İslam Çupi (1932-2001) Arnavutluk’un başkenti Tiran’da dünyaya gelir. Vefa Lisesi’ni bitirir. On sekiz yaşında Çapa’da amatör olarak futbol oynar. Gazetecilik mesleğine spor muhabiri olarak başlar. Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam gazetelerinde spor yazarlığı yapar. Kendine has üslubuyla spor yazarlığında müstesna bir yer edinir. “Hey Gidi İstanbul”da altmış dokuz yıllık ömrünü geçirdiği İstanbul’un 1940’lı yıllarından itibaren geçirdiği değişimi anlatır. Dolaysıyla, içlene içlene okudum “Hey Gidi İstanbul”u.
“Hey gidi İstanbul” sözünün içinde neler yok ki… Şiirler, öyküler, romanlar, filmler, türküler, şarkılar, aşklar, ayrılıklar, kavuşmalar, sevinçler, acılar, hüzünler, umutlar, umutsuzluklar, vapurlar, martılar, kuşlar, tarihi mekanlar, semtler, caddeler, sokaklar, baharlar, yazlar, güzler ve kışlar, bin bir çeşitliliğiyle insanlar, insanlar…
İslam Çupi bir İstanbul sevdalısı olarak, yetiştiği Topkapı, Pazartekke, Şehremini sokaklarından başlayarak çocukluğunun, gençliğinin İstanbul’unu arar yana yana, döne döne, köşe bucak.

“Fırsat buldukça, ayaklarıma bir çocukluk gücü düştükçe, yeni İstanbul’da eski İstanbul’u hatırlayarak dolaşırım sık sık…” der. İstanbul’un caddelerini, sokaklarını, meydanlarını, semtlerini, plajlarını, lokantalarını, pastanelerini, meyhanelerini tiyatrolarını, sinemalarını, vapurlarını, tramvaylarını, denizini, statlarını, bahçelerini, bostanlarını, manavlarını, okullarını, seyyar satıcılarını, gazetelerini, gazetecilerini, sporcularını, artistlerini, şairlerini, yazarlarını, kalantorlarını, garibanlarını, sıra dışı insan tiplerini kendine özgü üslubuyla anlatır. İlhan Berk’in “Kuşlar Peru’ya ölmek için uçar” dizesini dünya kupası maçlarına dair yazdığı yazıya taşır ve spor dünyasına bir edebiyat flaması açar.
GENÇLİĞİMİN İSTANBUL’U
İslam Çupi “İstiklâl Caddesi’ne çıkıyorum arada sırada. Dolaşıyorum ama eski 18 yaşımla değil, yeni 63 yaşımla.” der ve ünlü Markiz Pastanesi’nden, Çiçek Pasajından, Balıkpazarı’ndan, Abdullah Efendi Lokantası’ndan söz eder. “18 yaşımda bulduklarım, 63 yaşımda kaybettiklerimle bir İstanbul kumarı oynuyorlar.” diyerek kaybettiklerine hayıflanır: “Eski İstanbul’u benim çocukluk, ilkgençlik ve gençliğimin aşkı olan şehri, her yıl üstüne milyonlarca tuğla, binlerce kamyon beton atarak, bir alçıdan çirkinlik yaptılar.” diyerek, üzüntüsünü dile getirir. O, karın alabildiğine güzel yağdığı kışların, güzel yağmurların yağdığı baharların özlemini duyar sürekli. “Ne o güzel yağmurlar yağıyor artık bu şehrin üstüne, ne saka, flurya ve bülbül şakıyışı var ağaç dallarında, ne de insanı kendi tuzsuz maviliğine çağıran Marmara.” der.
1960’larda “Taşra istilasına, kamyon ve vagon dolusu araç kalabalığının İstanbul’a boca şeklindeki kesafetine ulaşmamış Kadıköy ve yöreleri, bahçe içindeki ahşap evleri ve köşkleri ile her mevsimin dolu dolu yaşandığı bir doğa laboratuvarı görünümünü muhafaza ederdi.” diyen İslam Çupi: “İstanbul’un şehir olarak taşranın çöp tenekesine dönüştüğüne yanarım. Hem de pek çok…” demekten kendini alamaz ve İstanbul’un bu trajik hâli ona Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyunundaki uşağın: “Her şeyi yakıp yıktılar, sadece beni unuttular.” tiradını hatırlatır.
CAĞALOĞLU ÜNİVERSİTEYDİ
İslam Çupi, Topkapı Maltepesi bağlarında yetişen çekirdeksiz çavuş üzümünü, Tekkeci yeşilliklerinin kuytularında yetişen kınalı yapıncağı, Davutpaşa deresinin topatan kavununu, kumdelen karpuzunu, Tepebağ, Cevizli ve Silivrikapı’yı boydan boya kaplayan incir ağaçlarını, Merter’in mustabey armudunu, siyah dutunu, Bayrampaşa Deresi’nin Osmanlı çileğini, Kozlu’nun çitlenbiğini, bademini, cevizini bir bir özlemle yad eder.
Cağaloğlu’nu gazeteler üniversitesi olarak niteleyen İslam Çupi: “Benim mesleğe başladığım 38 yıl öncesinde bir gazeteler üniversitesi olan Cağaloğlu, o güzel ustalarını ve işlevini teker teker sökmüş olmasına rağmen, yine sıkça dolaştığımda, kendi tarihine ait ölmüş çanlarını, sesi çok az duyulan bir zaman dehlizinden hafif hafif uzatır, kişinin kulağına…” dese de o hafif ses de işitilmez oldu artık.
Pire Mustafa, Vatman Hasan, Cikcik Necati, Şoför Muvaffak, hırpani kılıklı tuzlu fındık satıcısı, Norveç’in en kuzey ucundaki Narvik’te tomruk taşıyan bir gemide çalışmış ve malulen emekli olmuş Zeki, sırtında omuzluğuyla Silivri’nin kaymaklı yoğurdunu bağırarak satan Mestan Ağa, Gar Lokantası’nın müdavimi emniyet amiri Güngör, tablasına üst üste yerleştirdiği incirleri Aksaray pazarında satan Deli Halil, Gar Gümrük Müdürü Beyhan, Lodoscu Garbis, Kör Agop, beyaz perdenin en çarpıcı jönü Turan Seyfioğlu, filoloji üçten aşk deliliği yüzünden terk, hırpani kılıklı Cemil, Boğaz’da Sovyet bandıralı bir gemi görse “Komünizm geliyor” diye bağıran Cemil’e Çupi’nin cevabı: “Ulan Cemil, bir kişinin balık tutup 400 kişinin seyrettiği bir ülkeye Komünizm gelir mi?” olur. Duple Moruk Muzaffer Carbaş, Sulukuleli Kör Fatma, Baba Raif, Briyantin Mazhar, Veznedar Zeki Bey, Zihni Ağabey, Sedat Dersan İslam Çupi’nin kalemine takılan İstanbul’un ilginç simalarından birkaçı.

NECİP FAZIL’A DAİR
İslam Çupi, meslektaşlarının, dostlarının dışında şairlerden, yazarlardan da söz eder. “Yazar” başlıklı yazısında Necip Fazıl’a dair şunları der: “Gerçek bir yazı devi ve beyni bir kelime üretim fabrikası olan Necip Fazıl, 40 sayfalık Büyük Doğu dergisini çıkardığı, Havadis’te sipariş ettiği yazılar ödenmeyen telif yüzünden gelmeyince, mürettiphane bu yazı padişahının büyük hokka mürekkeplerinin konulduğu bir şarap mahzenine dönerdi.
Dört entertip makinesi, görülmemiş velûtluktaki Necip Fazıl Bey’in önünde bir dokuma tezgâhı usluluğunda oturur, üstat 4 ayrı konuyu irticalen her âlete birer cümle atarak aynı anda yazdırırdı.”
Şişhane’yi anlatırken Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” hikâyesine değinir. Yokuşu tırmanışını, hikâyenin kahramanı “kalender” adlı yaşlı çöpçü atına benzetir.
“Lise” başlıklı yazısında mezun olduğu Vefa Lisesi’ni anlatırken her dersin hocasının adını tek tek anar. Hocalarından biri de Reşat Ekrem Koçu’dur. Şöyle betimler hocasını: “Kılık kıyafeti, hiç taranmayan saçı, dudaklarının üstünden bir türlü indirmediği ‘Birinci’ sigarası ile tam bir berduş görüntüsü veren ama bir ayaklı kütüphane deryalığı taşıyan Reşat Ekrem Koçu, kişiliği ile beni o kadar çok etkilemiş olacak ki, sonradan kesintisiz 39 yıl sürecek Babıâliciliğimin ana hamurunu yoğuran eller olacaktı, rahmetli hocam.”
İslam Çupi, 1995’te yazdığı yazıyı şu cümlelerle bitirir: “50 yıl önceki İstanbul, onu yaşayıp bu kentte yaşlanmış olanların ellerinde ve gönüllerinde tuttuğu sararmış bir kartpostaldır, artık.
İnsanlar gibi şehirlerin de sonbaharı vardır.”
Evet, İstanbul sonbaharını yaşıyor şimdilerde. Tahribat gittikçe artıyor. Yüreğimizi dağlayan şu tespitinde İslam Çupi ne kadar haklı: “Ağlayanı olmayan büyük bir ölüdür İstanbul şimdi.”
Onu diriltecek bahar ne güzel bahardır!






