
Meltem Cumbul'un eğitim verdiği üniversitede öğrencilere uyguladığı zorbalık iddiaları güncelliğini koruyor. Ne okuldan ne oyuncu tarafından bir açıklama yapılmadı. Olay, akıllara sanat eğitiminde sınırların ne olduğunu da tartışmaya açıyor.
“Meltem Cumbul, öğrencilerine psikolojik şiddet uyguluyor!” Bu iddianın sahibi öğrencileri. Söylenenlere göre derslerde Eric Morris ekolünden egzersizler uygulanıyor ve bazı öğrenciler bu süreçte oldukça zorlanıyor. Öyle ki, kişisel geçmiş dikkate alınmadan en sert duygularla yüzleşmeye zorlandığını söyleyenler var. Bu metodun hedefi; öğrencinin kendi duygusuyla yüzleşmesi, onunla barışması ve rol için alan açması.
Her insan aynı diye düşünürsek, metod oldukça mantıklı. Kendi duygusunu yöneten öğrenci, rolün duygusuna alan açıyor. Cumbul 2014’te verdiği bir röportajda güncel iddiaların tersi bir ifade kullanıyor: “Derslerim öğrencilerime iyi geliyor.” Cumbul’un atladığı şey şu: Derslerin öğrencilere iyi gelmesi, hepsine iyi olduğu anlamı taşımıyor. Çünkü ne duygusal olgunluklar, ne yaşanmışlıklar her insanda benzer etkiyi oluşturmuyor. Hem de hayatının henüz başındaki gençler için…
Bu olay, sanattaki usta–çırak düzenini yeniden düşündürüyor. “Eti de kemiği de senin” denilerek ustaya teslim edilen çocuk, artık onun insafındadır. Sanatta da usta-çırak kültürü yıllardır böyle işliyor: “Aman ustaya itiraz etmeyelim” diyen öğrenciler, dayatma ve zorbalıklara maruz kalıyor. Sınıf öğreticinin güç alanı; öğrenci çoğu zaman “hayır” diyemiyor. Haliyle güvenlik sarsılıyor. Bu elbette şu demek değil: Oyunculuk kolaydır, eleştiri ve sertlik yoktur.
Öte yandan eğitimle terapi birbirine karışmamalı. Öğrenci “zorlandım” dediğinde “naz”, öğretmen sert olduğunda “büyüklük” olmuyor. Oysa büyük tiyatrocuların, gerçekten büyük olanların bildiği bir şey vardı: İnsan halinden anlamadan oyuncu yetişmez. Sanat, insanı anlatır. İnsan kırılgandır. O kırılganlığı ezerseniz, ortaya oyuncu çıkmaz.












