
Kıymetli karilerim;
Çevrenizde yerin altındakilerin sayısı yerin üstündekilerin sayısına galebe çalmaya başladıysa gençlikten soyunmuş, artık yaşlılık giyinmeye başlamışsınız demektir. Kimilerinin “bir ayağı çukurda” diye ifade ettikleri bu zaman dilimine dahil olan insanların gezinti mahallerinden biri de haliyle mezarlıklardır. Hal-i hayatlarında sofralarına oturduğu, dükkanlarına uğrayıp selam verdiği, iki lafın belini kırdığı dostlarıyla mezarı başında diyalog gibi görünen monolog kurmaya çalışmak, başlarda yadırgatacak bir şey olsa da zamanla mutat hale gelen bir alışkanlığa dönüşüveriyor.
Bendeniz belli bir yaşın üstüne çıkmasına rağmen hala kendini genç hissedenler zümresinden olsam da henüz yaşlılık giyinmediğimin ama gençliği çoktan soyunduğumun farkındayım. Zira ben ve ben gibi gençliğini pek yaşamadan olgunluk payesi verilenler için gençken yaşlılık giyinmiş demek daha doğru olur. Yoksa insanın fakülte yıllarından beri en çok gezindiği yerlerden biri neden mezarlık olsun ki?
Hangi şehrin mezarlığı, İstanbul’unkiler kadar gezilesidir, siz söyleyin dostlar. Evet, sustunuz. Bu nasıl soru şimdi diye düşünüyorsunuz. Aman nereden çıktı şimdi bu mezarlık muhabbeti dediniz. Yahut aman tadımız kaçmasın Ali Rı… Ama gerçek şu ki İstanbul’un mezarlıkları kadar seyri doyumsuz manzaralara sahip, baş döndürecek kadar bol oksijenli, yaz günü insanı ferahlatacak derecede serin başka mezarlık yoktur sanıyorum.
Ben yılın her mevsimi yolumu bir şekilde İstanbul mezarlıklarına düşürürüm sevgili karilerim. Şu güzel şehrin her bir mezarlığında keyifle dolaşırken, derinlemesine tefekküre dalmışken, aheste beste yürürken mutlaka bir tanıdığıma rastlar, şaşırır, başında dikilip “üç kulhü bir elham” okumadan yanından ayrılmam.
Geçenlerde yolum Aşiyan’a düşünce, dedim, gelmişken Aşiyan Mezarlığını da bir dolaşayım. İstanbul’un boğaz manzaralı mezarlıklarından biri olan Aşiyan Mezarlığında kimlerle karşılaşmadım ki… Mezarlığa girmeden, ara sokakta, hemen sağdaki duvar dibinde Münir Nurettin’i gördüm ilkin. Sonra girişte solda en sevdiğim romanlar listesinin birinci sırasını uzun yıllardan beridir kimselere kaptırmayan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün müellifi Tanpınar’ı, ardından az ileride Endülüs’te Raks şairi Yahya Kemal’i, sol çaprazdaki patikayı takip ederek tırmandığım sırtta bir garip Orhan Veli’yi, dolaşa dolaşa inerken bir kenarda Özdemir Asaf’ı, Teoman Duralı’yı ve Doğan Cüceloğlu’nu… Her birinin mezarı başında biraz duraklayıp birlikte geçirdiğimiz zamanları düşündüm tabi. Altını çizdiğim satırlarını, hakkında heyecanla yaptığım dost sohbetlerini, kitaplarını okurken gülüşmelerimi, şaşırmalarımı, hüzünlerimi hatırladım tek tek. Sonra her birinin başında üçer kulhü, birer fatiha okuyup hediye ettim çıkmadan ruhlarına.
Birinin tanıdığı, yakını, seveni olmak için ille de onunla bizzat tanışmak gerekmez değil mi a dostlar. Tabi mezarını ziyaret etmek için de. Ayrıca siz İrfan Saim okurları ile bendeniz arasında bir sır da mevcut artık: İstanbul, dünyanın en manzaralı mezarlıklarına sahip şehirlerinden biridir. Bundan böyle ne zaman ceketinizi, hırkanızı sırtınıza alıp kendinizi bir mezarlığa vurup gözlerinizle tanıdıkları yoklamaya kalkar yahut sadece “serin serviler” altında dolaşmak için bir mezarlık beğenirseniz kendinize, bu yazıyı hatırlayın, aklınıza ben geleyim ve bana da bir selam yollayın içinizden.
Ha bir de seven sevdiğine “üç kulhü bir elham” okusun.







