|
Hayat

Sezai Karakoç’un ardından: Tam bir yıl oldu

Sezai Karakoç’un ardından yazılan yazılar, düzenlenen sempozyumlar üzerine eleştirilerini dile getiren Mustafa Kirenci, Karakoç hayattayken gündeme getirilen “Üniversitede bir Sezai Karakoç Kürsüsü” teklifini yeniden hatırlatıyor ve soruyor: Karakoç’a fahri doktora unvanı veren İstanbul Üniversitesi bunu niçin yapmıyor?

04:00 . 15/11/2022 Salı
Yeni Şafak
Sezai Karakoç

Sezai Karakoç

MUSTAFA KİRENCİ

Üstadımızı uğurlayalı tam bir yıl oldu. Bu bir yıl içinde herkes kendi zamanını yaşadı. Günler su gibi aktı. Bir yıl içinde vefatından başlayarak, çeşitli konuşmacıların katıldığı TV programları yapıldı. Dergiler özel sayılar, dosyalar, günlük gazetelerde ve internet sitelerinde birçok yazı kaleme alındı. Belediyeler, bazı üniversiteler sempozyum yaptı, Milli Eğitim’de de bazı etkinlikler gerçekleştirildi. Sabah Yıldızı’nın devamı niteliğindeki çalışmam için dergi özel sayı ve dosyalarını, gazete yazılarını büyük ölçüde okudum. Bilgisine sahip olup da bulamadığım bir veya iki dergi oldu. Muhtemelen Anadolu’da çıkan ve gözden kaçan yayınlar da olmuştur. Şimdiye kadar okuduğum yazıların pek azından sarfı nazar ederek söyleyecek olursam hep aynı yazıyı okuyormuşum izlenimi edindim. Evet, bu çorbada benim de tuzum bulunsun düşüncesiyle heyecanla, yazılmış yazılar oldukça fazlaydı. Bunların bazıları samimi yazılardı. Metinde geçen Sezai Karakoç ismi yerine başka bir isim de konsa, örneğin Necip Fazıl, Arif Nihat Asya (…) değişen bir şey olmayacak. Burada yazanlarla ilgili bir sorun yok cesaretleri, heyecanları, vefatı sebebiyle sahiplenişleri takdire şayan. Asıl sorun yazıları o şekilde yayımlayanlarda. Editörler gelen her yazıyı okuyup yazıda özgün duygu ve düşünceleri, kişiye özgü ifade edişleri alıp yazıyı topyekûn zayi etmeksizin yazanların isimlerini de yazarak fragmanlar şeklinde yayımlanmış olsaydı Sezai Karakoç’a bakış ya da onu anlayış zenginliğini ortaya koyabilirlerdi. Böylece aynı yazıyı biteviye okumuşluk hissi de oradan kalkardı.

PEKİ DİRİLİŞ PARTİSİ NİÇİN KAPANDI

Yazılarda gördüğüm bir başka eksiklik de özeleştiri yoksunluğu. Kastettiğim şey “kıymeti bilinmedi” ve benzeri ifadelerde ortaya çıkıyor daha çok. “Neden kıymeti bilinmedi? Bunda bizim katkımız var mı?” sorusu içsel olarak sorulmalı cevabı da verilmeliydi. Eğer bu kıymet bilmezlik kişisel ya da toplumsal bir tutumsa herkes kendi payına düşeni açıklamalıydı. Öyle anlaşılıyor ki bu özeleştiri başka bir zamana ertelenmiş durumda. Ya da bir zaman sonra bu özeleştiriyi onlar adına bir başkası, bir genç yapacak. Ben kendi adıma çeşitli etkinliklerdeki konuşmacılara bakarak şu soruyu sormadan edemedim: Bu kadar seveni vardı da niçin Diriliş Partisi teşkilatlanamadığı için kapatıldı ve Yüce Diriliş Partisi…?” İster istemez böyle durumlar için Üstadın ironiyle okuduğu ve ilk kez kendisinden duyduğum, Göngör Dilmen’in Midas’ın Kulakları’ndaki diyaloğu/tradı aklıma geldi:

“Biz ki Gordium Erenleriyiz

Hele bir ölelim, siz görün

Ne büyük cenaze törenleriyiz”

Bir de vefatının “uzatma dünya sürgünümü” mısraına telmihle “sürgününü tamamladı” şeklinde duyurulup bir adım sonra “uzlet”le ilişkilendirilmesi ve bu ifadenin birçok yazıda da yer alması ifadenin büyüsüne kapılarak olsa gerek. Şiirin bağlamından koparılarak Üstada tatbik edilmesi şiirin mesajı adına talihsiz bir yakıştırma hatta “kaçış” olduğunu düşünüyorum. Söz konusu büyük şiirde İstanbul yani “başkentler başkenti” “sürgün ülke” ile yani “İslam âlemindeki devletçiklerle” Üstadın ifadesiyle “darülislam” halihazırı ve maziyi yâd ederek konuşmaktadırlar. Bu konuşmalar af dilemeler, özürler, naz u niyazlar, ey sevgili, en sevgili hitaplarıyla devam eder. Sürgün olan İslâm ülkeleri sahip çıkamadıkları (batının büyüsüne kapılmaları sebebiyle sadakat gösteremedikleri) İstanbul’dan, Esir Kent’ten yani Başkentler Başkenti’nden af dilerler, ona “Ey Sevgili! En Sevgili” diye hitap ederler. Şiirde İslam Ülkeleri “uzatma dünya sürgünümü” diyerek bu sürgünden kurtuluşlarının İstanbul’un elinde olduğunu, tekrar kendilerine sahip çıkmalarını isterler. Sadece Türk Edebiyatının değil gelecekteki “Özülke” –Nitekim şair bu şiirin ana başlığını “Zaman Adanmış Sözler” olarak belirlemiştir. Bir gün neden diye sorduğumda “Anlamı ileride anlaşılacak, o yüzden Zaman Adanmış Sözler dedim.” diye cevaplamıştı edebiyatının da en büyük siyasi şiirlerinden ilki bu şiir olacaktır. İlki dedim çünkü “Diriliş” gerçekleştiğinde “zamana adanan bu sözler” zamanda yerini bulacak ve o zamanın insanları ve nesilleri bunu bir kurtuluş destanı olarak yad edeceklerdir. Çünkü her mısrasıyla şiir bunu vadetmektedir. Başka bir söyleyişle bu şiir gelecek nesillere yazılmış ama anlamını ve sunduğu ideali asla kaybetmeyelim, onu içimizde bir yumak gibi büyüte büyüte gelecek kuşaklara aktaralım diye, gelecek kuşakları yetiştirecek olan asıl bizlere yazılmıştır. Gelecek kuşaklar bunu zaten yapacaktır, şair de bundan emindir. Bu şiire çokça yazıldığı gibi “Na’t” demek ya da şairinin hayatına telmihte bulunarak bu şiiri söz konusu etmek şiirin bizden beklediği görevi görmemek ve ısrarla görmemeyi istemektir. Aynı yanlışlık “Doğu’nun Yedinci Oğlu” olarak görülmesinde de devam ediyor.

AKSİNE HAYATI SEVERDİ

Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki benim tanıdığım Üstad hayatı sever, hayatı “Diriliş” olarak görür, dirilişin izlerini tabiatta, insanların hayatında, duyduğu olaylarda dolu dolu bulur ve anlatırdı. Bu bazen tramvayda rastladığı ve hiç tanımadığı bir adamdı, bazen sokağındaki kedi, bazen, gövdesi yaşlanmış bir çınarın dibinde biten terütaze filizdi. Dünya sürgünü asla. Diriliş diyen bir insan için sürgününü tamamladı ne demek? Bu durumun uzletle birleştirilmesi ise hatanın hatayı davet etmesi gibi bir şey. Dediğim gibi Üstad hayatı sever, hele İstanbul’u mevsimine göre dolu dolu yaşamak ister, insanlar arasında yürümeyi severdi. Hava güzel olduğu vakit tramvaydan Çarşıkapı’da iner Cağaloğlu’ndaki büroya kadar yürürdü. Her yıl mevsimine göre Beykoz, Boğaz, Üsküdar, Samatya, Fatih, Sümbül Efendi, Merkez Efendi, Fatih, Yahya Efendi, Moda, Fındıklı’ya mutlaka gitmek isterdi. Anadolu Yakası’nda otururken geceleri Üsküdar sahilindeki çay bahçesinde buluşmalar olurdu. Fındıkzade’ye taşındıktan sonra da Fındıklı, Çırağan Sarayı güzergâhındaki çay bahçelerinde oturmayı severdi. Pazarları hele hiç evde durmak istemez bilhassa bahar da Adalar’a giderdi. Hayatın “gözbebeklerine dokunmak” onun yegâne işiydi. Benim tanıdığım Üstad, hayattan el etek çekmiş, topluma katılmayan, insanlarla görüşmek istemeyen, uzlet erbabı olabilecek en son kişidir. Bürodaki hallerinde de öyle idi. Bir keresinde Sivas’tan gelen birine “Bu masanın önünde bütün bir Anadolu oturmuştur” demişti. Başka yazıların konusu olacak bu bahis şimdilik bu kadarla kalsın.

Ayşe Olgun Hanım’ın Üstadın vefatından sonra ne yapıldı, neler yapılmalıydı, süreci değerlendiren bir yazı istemesi sebebiyle başladığım bu girizgâhtan sonra asıl söylemek istediklerimden birazdan bahsedeceğim. Neler yapılmalıydı? Bunun cevabı kısa vadede olanlar ile uzun vadede yapılması gerekenler şeklinde belirlenebilir. Kurumların neler yapabileceği üzerinde durulabilir. Örneklere, geçmiş tecrübelere bakılabilir. Bir yerden başlanması gerekir, süreç içinde fikir fikri çağırır, düşünce düşünceyi doğurur.

Asıl söylemek istediğime gelince. Bu benim fikrim değil. Sağolsun şair Adnan Özer’in 2013 yılında Sezai Karakoç’un 80. yaş kutlamaları ile ilgili kaleme aldığı yazı1 öncelikle ne yapılması gerektiğini söylüyor. Yazının çıkış noktası olay şöyle:

1982 Nobel ödülü sahibi Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez ve Meksikalı Carlos Fuentes birlikte (birbirine rakip bu iki yazar birlikte şiddetli edebi tartışmalara karşılıklı atışmalara girmekten de geri durmamışlardır) 1993 yılının Aralık ayında zamanın Meksika hükümetine resmi bir başvuruda bulunarak 1982’de Fransa’da yaşamını yitiren Arjantinli yazar Julio Cortazar adına akademik kürsü kurulmasını talep ederler. Meksika hükümeti bu talebe olumlu cevap verir ve iki yazar da ilk çalışmalar için 70 bin dolarlık bağışta bulunurlar. Sonunda 12 Ekim 1994’te Guadalajara Üniversitesi’nde Julio Cortazar Kürsü’sü kurulur ve resmi törende bu iki yazar da hazır bulunurlar.

TAM 9 YIL GEÇMİŞ AMA HÂLÂ GEÇ DEĞİL

Devamını Adnan Özer’in kendi satırlarından okuyalım:

“Aslında bir yazar ahlakı örneği olarak çoktandır yazmayı düşünüyordum. Zamanı geldi. Sezai Karakoç’un 80. yıl kutlamaları aklıma getirdi. Ömrü daim olsun, çağdaş Türk şiirinin yaşayan bu müstesna ismi her zaman ülkenin her yerinde her türlü kutlamayı hak eder. Bu yıl birtakım ilçelerimize varıncaya, şairimizin 80. yaşının idrakiyle etkinlikler düzenlendi. Halk toplantıları, akademik, yarı-akademik oturumlar yapıldı. Yayınlar da cabası. Ama bir “niteliğe” erdik mi? Bu soruyu sormadan edemiyorum. İşte o noktada “Sezai Karakoç Kürsüsü” aklıma düşüyor. Bir boşluk hissi. Oysa böyle taçlanmalıydı bizzat kendisi bir okul olan şair ve düşünce adamımızın bu görkemli yaşı. Halk deyişiyle ‘bir başka Sezai Karakoç’umuz yok’. Evet tavrı bilinir, o talep etmez, vasiyetinde de bulunmaz. Öyleyse şimdiden geçi yok. O girişim güzel ve kutlu bir girişim olacaktır. “Her şeyi devletten beklemeyelim”, yine bir halk deyişi. Beklemeyelim, beklenmesin gerçekten…”

Adnan Özer’in son cümlesine dikkat çekmek isterim. “Beklemeyelim, beklenmesin gerçekten…” Yazının yayımlanışı üzerinden 9 yıl geçmiş. İnsanın yüksek sesle “Bu kadar beklemek yeter!” diyesi geliyor. Yazıda olduğu gibi iki yazarın başvuruda bulunmasına da gerek yok. Örneğin Üstada doktora tevdi eden İstanbul Üniversitesi böyle bir kürsüyü ya da enstitüyü kendi senato kararıyla açamaz mı? Hayata geçiremez mi? Oraya şiiri, sanatı, düşünceyi yüksek ve ulu bir yapı olarak gören idealist gençler ihtimamla seçilip yerleştirilemez mi? Zaman zaman Üstad, “Hint fakiri gibi bir hazinenin üstünde oturuyoruz” derdi, bu imkânsızlık dolayısıyla bir şey yapamamaktan doğan hali tasvirdi. Oysa onun milletimize bahşettiği hazine, har vurup harman savrulup tüketme basitliğine ve çıkarcılığına düşmeden, kıldan ince kılıçtan keskin ahlâk ve değer düşüncesinin eşliğinde bir imtihan olarak bizleri bekliyor.

1- Adnan Özer, Cortazar’a Var da Sezai Karakoç’a Yok mu?, Akşam Gazetesi, 7 Ekim 2013, Sayfa: 18.

#Sezai Karakoç
#Yüce Diriliş Partisi
#Adnan Özer
2 ay önce
default-profile-img
Sezai Karakoç’un ardından: Tam bir yıl oldu
AK Parti'den Azerbaycan'ın Tahran Büyükelçiliğindeki saldırıya tepki
İsveç'te dikkat çeken istifa
Bakan Bilgin'den asgari ücret açıklaması: Ara zam geleceğini düşünmüyorum
Geçici işçi kadro düzenlemesinde son durum ne?
ÖSYM Başkanı Ersoy: 13 yıl aradan sonra YÖS'ü uygulayacağız