Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapıtı

Ali Murat Güven
00:009/11/2008, Pazar
G: 9/11/2008, Pazar
Yeni Şafak
Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapı
Burnumuzun direğini sızlatan bir romantizm başyapı

Atmosfer oluşturma ve oyuncu yönetmedeki olağanüstü yeteneğiyle 2000'lerde Türk sinemasına yepyeni bir bakış açısı kazandıran Çağan Irmak, öyküsü de kendisine ait olan dördüncü uzun metraj çalışması “Issız Adam”da, özellikle genç kuşak izleyicileri can evinden vuracak ve onlara koltuklarında bol bol mendil ıslattıracak kudrette bir filme imza atıyor.

ISSIZ ADAM

2008, Türkiye yapımı

Senarist ve Yönetmen:
Çağan Irmak

Görüntü:
Gökhan Tiryaki

Müzik:
Aria, Cenk Erdoğan, Cengiz Onural, Bora Ebeoğlu (Ayrıca Nil Burak, Hümeyra, Ayla Dikmen, Semiramis Pekkan ve ünlü “Una Belle Histoire”ıyla Michel Fugain)

Kurgu:
Ruşen Dağhan

Sanat Yönetmeni:
Murat Güney

Süre:
120 Dakika

Oyuncular:
Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür, Aslı Aybars, Şerif Bozkurt

Yapımcı Şirket:
Most Production

Dağıtıcı Şirket:
Most Production

İçerik Uyarıları:
Bir kaç sahnesinde kısa süreli cinsellik ve çıplaklık içerdiğinden dolayı, 18 yaşından küçüklere ve bu tür görüntülerden hoşlanmayan izleyicilere önerilmemektedir.
* * * ½


Alper, 30'lu yaşlarda, “gurme” sayılacak düzeyde yemek kültürüne sahip, genç yaşında Beyoğlu gibi popüler bir mekânda kendi restoranının sahibi olmuş usta bir aşçıdır. Lüks yaşamayı seven, işinde başarılı, fakat her gün farklı kadınlarla birlikte olarak ömrünü tüketen kahramanımız, bu yüzden özel hayatını da bir türlü düzene koyamamaktadır.

Günlerini, restoranında yaptığı yemekler, günübirlik ilişkiler ve sapıkça arayışlar içindeki paralı kadınlar üçgeninde geçiren biriyken, bu rutin ve yıpratıcı akış, bir öğle vakti nicedir aradığı eski bir “Hümeyra plağı” için Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki kitapçıya girmesiyle ansızın değişecektir.

Ada, 20'li yaşlarının sonlarında, çocuk kostümleri tasarlayıp diken, Alper'in hızlı hayat tarzının aksine son derece mütevazı koşullarda yaşayan ve keskin inişleri çıkışları olmayan güzel bir kadındır. Bir gün eski bir kitabı bulabilmek amacıyla Beyoğlu'nda dolaşırken Alper ile aynı kitapçıya girer. Çapkınlık damarı tutan Alper, Ada'nın güzelliğinden ânında etkilenir ve onu takip etmeye başlar. Ve çok geçmeden de genç kadının harıl harıl aradığı o kitabı (İngiliz yazar Thomas Hardy'nin ünlü “Çılgın Kalabalıktan Uzakta”sı) bularak eline tanışmak için sağlam bir koz geçirir. Ada'nın işyerine kadar devam eden bu muzipçe takip, Alper'in tanışma bahanesiyle aldığı kitabı Ada'ya vermesiyle son bulacaktır.

İki genç insanın tutkulu bir aşka yakalanışlarının ilk sinyalleri de işte bu tanışmayla birlikte ortaya çıkar. Alper, bir türlü kopamadığı bohem hayatının içersinde Ada'ya özel bir yer açmaya çalıştıkça, kendine göre “özgürlük” olarak tanımladığı alanın da giderek daraldığını fark eder. Aşkı ve kişisel özgürlüğü arasında kalan Alper'in sessiz çığlıklarını duyamayan Ada ise bütün o gençlik saflığı içinde kendisini ölesiye sevdiği erkeğe nasıl adayacağını şaşırmış durumdadır. Ancak, bir tarafın sürekli bencilce “almaya”, diğer tarafın ise bütün iyi niyetiyle “vermeye” yöneldiği her dengesiz ilişki gibi, iki genç kahramanımızın aşkı da bir süre sonra ister istemez tökezlemeye başlayacaktır.


UMUTLARIMIZI BOŞA ÇIKARMAYAN BİR FİLM

Geçen hafta pazar günü Yeni Şafak sinema sayfasında yer alan “Issız Adam”a ilişkin tanıtıcı haberime “
” başlığını atmıştım. Böylesine ümitvar bir başlığı atarken elimde bulunan yegâne veri ise filmin internet sitesindeki fragman ve lobi fotoğraflarına sinen genel kaliteydi. Tabiî, bir de insanı dinler dinlemez sarıp sarmalayan, kimisi bu öykü için yeni bestelenmiş, kimisi ise 1970'lerden kopup gelen o nostaljik melodileri de unutmamak gerek…

Nitekim, bu haftanın sonunda, “Issız Adam” gösterime girip de onu baştan sona dek pür dikkat izleme fırsatı bulunca, çoğu durumda bir sinema yazarını okurlarına karşı mahçup edebilecek olan bu “kâhince” yaklaşımımın gerçekten de tam isabet kaydettiğini görerek epeyce mutlu oldum.

Irmak, bu yeni yapıtıyla, perdede gerçekten de “gürül gürül akıyordu.”


GELENEKLE MODERNİTENİN ÇATIŞMASINA DAİR ANLAMLI ÖYKÜLER

Modern hayat tarzının yalnızlaştırdığı kent insanlarını anlatan, güzel yemekler, fedakâr anneler, unutulmayan eski şarkılar ve aşk üzerine bir film “Issız Adam”… Dahası, bana göre, Çağan Irmak'ın “Babam ve Oğlum”dan sonra sinema dünyasına armağan ettiği ikinci büyük başyapıt olarak anılmayı hak edecek kadar da sağlam bir çalışma…

Bu etkileyici film, aynı zamanda, yönetmenin -toplumsal konulara duyarlı bir sanatçı olarak- çok iyi “okuduğu” bir alan olan “aile ilişkileri” olgusundan yalnızca bir-iki öyküyle kopmaması gerektiğini gösteren önemli bir sanatsal kılavuz da…

Evet, görünen o ki bu duygu yüklü genç adam, gençliğinde kendi aile çevresinde yaşananlara aval aval bakıp “armut toplamamış”. Adına “aile” dediğimiz o kutsal ocağın insanı insan yapan kimi değerleri nasıl da üretip zenginleştirdiğini çok iyi gözlemlemiş ve orada yaşadığı her güzel şeyi hafızasına tek tek nakşetmiş. Sinema alanında yeterince pişip “olduktan” sonra da bu yürek yakıcı gözlemleri bizlere birbirinden güzel filmler üzerinden aktarmaya başladı Irmak…

Yönetmenin, doğup büyüdüğü İzmir-Seferihisar çevresindeki geleneksel aile ilişkilerini çok iyi bilen ve onlara saygı (bana göre, büyük ölçüde de özlem) duyan “muhafazakâr” yaklaşımı, iyi eğitimli bir metropol çocuğu olarak İstanbul'un müreffeh semtlerindeki “beyaz Türkler” dünyasına olanca hâkimiyetiyle birleşince, iki dünyayı son derece dozunda karıştırıp sunan keyifli öyküler çıkıyor ortaya… Pek çok Irmak hayranının fazlaca bilmediği ya da bilip de hakkını tam teslim etmediği, ancak benim ise izlerken her seferinde tüylerimin diken diken olduğu “Mustafa Hakkında Herşey” filmi de aynen böyle, iki dünyanın karşılaşma ve çatışmasını sarsıcı bir etkiyle sunan harika bir yapıttı. Aynı şekilde, daha etkili bir PR kampanyasıyla tanıtılıp sonrasında ise milyonların sevgilisi hâline gelen “Babam ve Oğlum” da…

Hiç lamı cimi yok; Çağan Irmak son 10 yılda Türk sinemasının yetiştirdiği en iyi iki-üç sinemacıdan biri ve bu toprakların kadim değerlerine hiç de yabancı durmayan o zengin ve münbit duygu dünyasından, kent hayatının o değerler üzerinde yarattığı baskıyı çeşitli biçimlerde irdeleyen müthiş öyküler çıkartabiliyor. Çektiği yapıtları yalnızca yönetmeyip aynı zamanda senaryolarını da yazan; filmlerinin setinde, anlattığı öykünün “herşeyi”ne dönüşen bir sanatçı olmasıyla da “autheur sinemacı” nitelemesini fazlasıyla hak etmekte bu dostumuz…


BU ADAM ROMANTİZMİ ÇOK İYİ BİLİYOR

“Issız Adam” nedeniyle yalnızca Irmak'ı değil, bu zarif filmi izleyici nazarında alabildiğine gerçek(çi) kılan üç büyük oyuncu, Cemal Hünal, Melis Birkan, Yıldız Kültür'ü de içtenlikle kutlamak boynumuzun borcudur. Çünkü, her üçü de kamera karşısında rol kesmek yerine, peliküle resmen “ruhlarını aktarmışlar.” Bu arada filmin pırıl pırıl görüntülerine imza atan Gökhan Tiryaki, akıcı kurgusunun sahibi Ruşen Dağhan ve eski “long-play'lerin dışındaki anlarda devreye girerek gönül tellerimizi titreten özgün müziklerin sahibi Aria'yı da sıcağı sıcağına tebrik edelim.

Usta işi sanat yönetimiyle izleyicinin gözlerinin pasını alan bu yapıtta özellikle hangi sahnelerin üzerinde durulmalı bilmem ki…

Lezzetini ancak yaşayanların bilebileceği, “müziği plaklardan dinleme” tutkusuna adanmış o “pikaplı” sahnelere mi değinsek… (Ki “plak çıtırtısı”na aynı düzeyde vurgun bir koleksiyoner olarak, yönetmendeki bu “analog ses” nostaljisini çok yakından tanıdığımı söyleyebilirim.)

Yoksa, çok uzaklardan evladını ziyarete gelmiş, alabildiğine iyi niyetli ve masum bir “eski zaman annesi”ni, sırf iç dünyada yaşanan çatışmalardan dolayı yok yere “azarlama”nın bireyde sonradan yarattığı çöküntü duygusunu betimleyen sahnelere mi değinmeli acaba…

Hele de filmde insanı mahveden bir “veda ânı” var ki o sahneye yüklenen benzersiz pişmanlık duygusunu hiç bir sözcüğün tarif edebileceğini sanmıyorum doğrusu… “Ancak görmekle tadabilirsiniz o acıyı” diyeyim ve daha fazla ipucu vermeden hemen başka bir konu başlığına geçeyim.

Son yıllarda izlediğim yüzlerce yerli ve yabancı filmin pek çoğu -artık neredeyse bağışıklık kazandığımız üzere- şu ya da bu oranda erotik sahneler içermekteydi. Çünkü, “cinsellik sömürüsü” günümüzde artık sinema-TV sektörünün standart ticarî başarı formüllerinden birine dönüştürülmüş durumda…

Ancak, aynı türden sahneler barındırmasına karşılık, “Issız Adam”ın, son bir kaç yıldır gördüklerim arasında bende bu açıdan derinlemesine bir rahatsızlık duygusu uyandırmayan ilk Türk filmi olduğunu altını çizerek belirtmeliyim. Çünkü, Irmak, söz konusu sahnelerde baş kahramanının hastalıklı cinsel serüvenlerine şöyle bir dokunup geçerken derdinin asla “et sömürüsü” yapmak olmadığını; aksine, böylesi küçük küçük değinmelerin Alper'in “göçük” hayatını anlatmada elzem olduğunu büyük bir yönetmenlik maharetiyle hissettirmekte bizlere… O yüzden olsa gerek, genelde çok hassas olduğum ve ödünsüz bir tepki gösterdiğim bu gibi sahnelerde bile “zahir”e pek takılıp kalmadım.


18 Kasım 2005'de Yeni Şafak sinema sayfasını başlatırken, “Babam ve Oğlum” ve Çağan Irmak ilk manşetimizdi. O zaman kendisi ve yapıtı için “Güzel Adamdan Güzel Filmler” başlığını atmıştık sayfamıza…

İşte, bu “güzel kalpli, güzel ruhlu adam”, o tarihten beri bizleri fazlaca hayâl kırıklığına uğratmadan, emin adımlarla yoluna devam ediyor. Sinemasını, attığı her yeni adımda daha da geliştirip zenginleştirerek…

Onu da filmlerini de çok seviyoruz. Yolu hep açık ve aydınlık olsun.

Bir zamanlar âşık olup ayrılmışsanız ya da şu anda delicesine âşıksanız (hele biraz da mazohist ruhluysanız) “Issız Adam”ı hiç kaçırmayın.

Çünkü, Çağan Irmak bir kez daha burnunuzun direğini sızlatacak.


* * *

'Most Production' adlı şirkete dostça nasihatımdır…

“Issız Adam” filminin yapımcısı olan Most Production şirketi, en son iki buçuk yıl kadar önce bir başka majör yapımcı/dağıtımcıdan gördüğüm o iğrenç “ayrımcı muamele”yi, uzunca bir süre sonra bana tekrar yaşattı. Ve Çağan Irmak'ın bu son yapıtının basın gösterimine davet edilmedim.

Geçen haftanın başından itibaren basın gösterimi davetiyesini içeren elektronik posta mesajını saf saf beklerken, hafta sonuna doğru bazı meslektaşlarımın internet sitelerinde yayımladıkları erken tarihli yorumları görünce bir de fark ettim ki söz konusu filmin basın gösterimi salı günü çoktan yapılmış bile…

Önce çok sinirlendim bu terbiyesizliğe. Ardından da kırgınlığımın yerini gücenme duygusu aldı. An itibarıyla da bu filmi ilk seansında parasını ödeyerek izleyip, aklından geçenleri yine rahatça yazmış bir adam olarak acı acı gülüyorum Most Prodüksiyon'daki tanıtım ekibine…

Öfkeme tanık olan bir başka sinema yazarı dostum, “Most Production böyledir, piyasanın da sinema yazarlarıyla uygarca ilişkiler açısından en döküntü şirketidir. O yüzden sakin ol ve hiç kafana takma. Onlar, basın gösterimi davetinden gerçek sinema yazarlarını değil, filmin sansasyonel bir biçimde tanıtımını yapacak olan sinema magazincilerini anlarlar. Eminim, senin gibi daha bir çok sinema yazarına da gitmemiştir o basın davetiyesi. Çünkü bu şirketin beyin takımı film çekerken bir 'sanat eseri' ortaya koyduğunu değil, bir 'magazin olayı' ürettiğini düşünür. O yüzden de davetiye gönderirken akıllarına ilk olarak sinema yazarları değil, 'az sonra'cı magazinci muhabirleri gelir” diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Muhtemelen doğruydu SİYAD üyesi o meslektaşımın söyledikleri…

Ancak, bu isabetli saptama, benim yine de adına Most Production denilen o ayrımcı şirkete bir çift laf etmemi engellemiyor.

Most'çu hanımlar, beyler! Bilesiniz ki ben bundan bir süre önce, sırf sizin gibi “sinema yazarı” ile “sinema magazincileri”ni birbirinden ayırt edemeyen, dahası bana ve gazeteme karşı ilkel bir siyasal ayrımcılığa tevessül eden kimi -zavallı- dağıtıcı şirketlerin insafına kalmamak için, Türk sinema basınının bütün yerleşik geleneklerini değiştirerek sayfamı cuma günlerinden pazar günlerine almış bir adamım.

Ki böylelikle, bir tek Allah'ın kulu basın gösterimine davet etmese bile, gösterime çıkan yeni filmleri cuma ya da cumartesi günleri sinema salonlarında -bileti karşılığında- rahatça izleyip, değerlendirme yazılarımı pazar gününe yetiştirebileyim diye…

O yüzden, ne “Issız Adam”da, ne de başka bir filmde, hiç kimsenin bana koyabileceği zerrece ambargo olamaz.

Ha, siz içinde bulunduğunuz o hengamede farkında mısınız değil misiniz bilemem. Ancak en azından şunu iyi bilmelisiniz ki Türk sinema medyasında, sinema yazarlığına hevesli ya da halen bu işi yapmakta olan her kesimden bir çok insanın “konuk yazar” olmaktan onur duyduğu, sütunlarında yayımlanması için her hafta bir klasör dolusu yazı gönderilen en ciddi, en yüksek prestijli ve de en çok okunan sinema sayfasını şu ya da bu nedenle görmezden geldiniz. Ya siyasal ayrımcılığınızdan ya da laçka çalışma tarzınızdan dolayı…

Her iki durumda da size “acıdığımı” bilmenizi isterim. Çünkü, dediğim gibi, Yeni Şafak sinema sayfası, son üç yıldan bu yana Türk sinema haberciliğindeki en itibarlı “kale”dir. Bu gerçeği ülkemizin -basın sektörünü doğru düzgün takip eden- bütün sinemacıları da kabul ettiklerinden dolayı, bu sütunlarda yer alan özgün değerlendirme cümleleri, sonradan onların işaret ettiği filmlerin afişlerinde, gazete-dergi ilanlarında ve DVD-VCD kapaklarında kullanılıyor. Siz böyle bir “kale”nin varlığını kabul etseniz de etmeseniz de biz bütün ihtişamımızla varız ve buradayız.

Bu olayda değerli yönetmenimiz Çağan Irmak ve onun çektiği güzel bir film söz konusu olmasaydı, sizin adınızı bırakın manşetime, boş sigara paketimin üzerine bile yazmazdım; bunu da çok iyi bilesiniz. Adını bu yüksek prestijli sayfada görmek için can atan ve bunu da fazlasıyla hak eden yığınla sanatçı ve şirket sırada bekliyor çünkü…

Ancak, benim çalışma tarzımda “pireye kızdığım için yorgan yakmak” yoktur. Irmak'ın kalbimizdeki ayrıcalıklı hatırı nedeniyle, gazeteme, şahsıma ve sayfama karşı sergilemiş olduğunuz çiğ davranışı şimdilik bu kadarlık bir tepkiyle pas geçmeyi yeğliyorum.

Akıllı olun ve hava-cıvayla uğraşacağınıza bünyenizdeki eli kalem tutan bir kızcağıza görev verin de memleketteki bütün sinema yazarlarının elektronik posta adreslerinin eksiksiz bir dökümünü çıkartsın. Ve o listeye
'u koymaya da kendini tez elden alıştırsın.

Aklınızın bir köşesinde bulunması için söylüyorum; Adına “Yeni Türk Sineması” denilen hareket, ele aldıkları her mevzuda mutlaka bir baldır-bacak arayan cahil ve salaş magazinciler eliyle değil, medya organlarında görev yapan gerçek sinema tutkunlarının çabalarıyla tanıtıldı, yüceltildi, nihayetinde de bugünlere kadar geldi.

Ve o gerçek sinema tutkunlarından biri de benim elhamdülillah…