Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar İstanbul Sözleşmesini savunanların asılsız tezleri

İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri

Ergün Yıldırım
Ergün Yıldırım Gazete Yazarı

İstanbul Sözleşmesi’ni savunanlar, birçok asılsız tezlere dayanıyorlar. Bunun başında sözleşmeden çekilme durumunda, kadına şiddetin artacağı ve kadına şiddetin savunulacağı yönünde. Oysa bu sözleşmeden çekilmesini isteyen hiç kimse kadınlara şiddeti savunmuyor. Bu kadar eleştiri okudum. Hiç birisinde “kadına şiddet uygulayalım ve bu sözleşme önümüzde engel” diyen tek bir ifadeye rastlamadım. Bu iddia tamamıyla sözleşmenin karşı çıkılan “toplumsal cinsiyet eşitliği” ve eşcinselliği içeriğini görmezden geliyor. Sözleşme kadın şiddeti ve doğal kadın hakları görüşünün arkasına saklanıyor. Elbette sözleşmenin hâkim anlayışı kadına şiddeti önleme üzerine kurulmuş. Ancak ciddi anlamda bizim aile ve kadın değerlerimize ters olan bir felsefe, dil ve dünya görüşünü de beraberinde taşıyor. Ülkemizde bir kadın şiddeti meselesi var. Bunun engellenmesi için her zaman yasalar destek vermeli. Buna kimsenin itirazı olamaz. Daha dün yaşadığımız bir vahşet ortada. Pınar Gültekin olayından bahsediyorum. Korkunç bir barbarlık! Bunu engelleyecek bilinç, kanun ve süreçler oluşturmalı. Yasa uygulayıcıların da suçluların “hafifletici sebepler” arkasına sığınma gibi istismarlarına son vermeleri gerekir.

Argetus Şirketi, İstanbul Sözleşmesi üzerine bir araştırma yaptı. Bu araştırmadan hareket ederek toplumun sözleşmeyle ilgili algısı ölçülmeye çalışıldı. Araştırmaya göre sözleşmenin yeterince bilinmediğini söyleyenlerin oranı %84.2, aileyi tehdit ettiğini düşüneler %13.5, boşanmaya teşvik ettiğini söyleyenlerin oranı ise %14.3. Bilinmeyen bir konuda halk nasıl yargı ortaya koyacak? Dolayısıyla bu araştırmada halkın sözleşme algısı saptanamıyor. Eğer sözleşme ile ilgili içerik bilgilendirmesiyle sorular sorulsaydı bambaşka cevaplar alırdık. Mesela “Sözleşmeye göre artık kadınlara kız denmeyecek diyor, buna katılıyor musunuz?”, “Partner yaşamı savunuluyor katılıyor musunuz?”, “ Kadın ve erkek dışında üçüncü bir cinsel tercihten bahsediliyor buna nasıl bakıyorsunuz?” Şimdi halk bilmiyor diyerek kalkıp halka İstanbul Sözleşmesi mi anlatılacak? Çok yanlış ve başka tartışmalara kapı aralayacak arayışlar bunlar.

Sözleşmeyi savunanların başka anlamsız bir tezi de sadece cemaat ve tarikatların buna karşı çıktığına dair bir söyleme dayanıyor. Hatta bunu ileri süren laikçi kesimler bir de muhafazakar siyaset içinden bazı isimler ve görüşlerinden bahsederek kendi yaklaşımlarını doğru göstermeye çalışıyorlar. Oysa bu tepkiler doğrudan bizim inancımızın esasları, toplumuzun aile kültürü ve kadınlarımızla ilgili değerlerimizden kaynaklanmakta. Avrupa ve ABD toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesinin ruhuna karşıyız. Bu felsefenin toplumsal mahremiyeti ifsat edici yönlerine tepki veriyoruz. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı bir muhafazakar STK çatı kuruluşu. Cemaat ve tarikatlardan da ibaret değil. Sözleşmeye daha birkaç gün önce karşı bildiri yayınladı. Yani muhafazakâr toplumsal kesimin ezici çoğunluğu toplumsal cinsiyet eşitliği düşüncesine ve ruhuna karşı bir tutum içinde. Hükümetin de bu doğrultuda hareket etmesini istiyor.

Başka bir savunu da sözleşmeden çekilirsek aile sorunlarımızın zaten bitmeyeceği yönünde. Elbette toplum sorunları salt bir sözleşmeyle ortaya çıkmaz. Ancak belli ölçüde ailenin içine sızarak ifsat edici bir felsefesi var. Yine gençlerimizi dünyadan gelen ifsat edici dalgaya karşı kabul edici ve onaylayıcı programlarla muhatap olmasının alt yapısını oluşturuyor. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nda buna dayalı olarak nelerin yapılmaya kalkışıldığını hep beraber gördük. Yine yerel yönetimlerde öne çıkan HDP ve CHP’nin bu toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesiyle “oğlancılığı” ve lezbiyenliği savunan yeni bir politikanın bayraktarlığını nasıl taşımak için şehvetle yanıp tutuştuğuna şahit olduk.

Bu ülkede Batıcı elitler, Tanzimat’tan beri hep aynı numarayı çekmeye devam ediyor. Batı’dan birtakım ideoloji ve felsefeleri kanunlarla alarak bu topluma monteliyorlar. Bu toplumun kendi varlığı da yok sayılıyor. Tarihi, geleneği, inancı ve kültürü geri kabul edilerek ret ediliyor. Reddi miras projesi uygulanıyor. Yine başka bir reddi miras projesinin son biçimiyle karşı karşıyayız. İstanbul Sözleşmesi budur. Artık Türkiye kendi mirasından, kendi toplumundan, kendi inancından ilham alarak kanunlarını ve sözleşmelerini yapmalı. Sözleşme, toplumsal olmak istiyorsa önce toplumla barışık ve toplumun ruhundan yükselmeli. Bizim toplumun ruhu ve kültürüyle çatışan bir sözleşme nasıl toplumsal olabilir? Olsa olsa bu bir kanun despotizmi olur. İstanbul Sözleşmesi de bir kanun despotizmine dönüşüyor. Batıcı elitlerin ve onların kuyruğuna takılan kimi muhafazakâr elitlerin kadınlar için ön gördükleri “kurtuluş reçetesi” haline geliyor.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.