Hüsnüniyeti nerede yitirdik?

04:0012/02/2026, Perşembe
G: 12/02/2026, Perşembe
Gökhan Özcan

Kendi sözlerini ve davranışlarını başkalarının söz ve davranışlarına bakarak belirleyen ve bunu alışkanlık haline getiren kişi, kendine ait bir kişilik inşa etme fırsatını hiçbir zaman bulamayabilir. Bu anlamda her insanın başkalarının yapıp ettiklerinden bağımsız bir dünya kurması bir ihtiyacın da ötesinde bir mecburiyettir. Bugün sözün ağırlığının kalmadığı ‘akar-mecra’larda neredeyse bütün düşünceler, sözler ve davranışlar, temeli sağlam olmayan ve aslında kendimizden, kendiliğimizden neşet etmeyen

Kendi sözlerini ve davranışlarını başkalarının söz ve davranışlarına bakarak belirleyen ve bunu alışkanlık haline getiren kişi, kendine ait bir kişilik inşa etme fırsatını hiçbir zaman bulamayabilir. Bu anlamda her insanın başkalarının yapıp ettiklerinden bağımsız bir dünya kurması bir ihtiyacın da ötesinde bir mecburiyettir.

Bugün sözün ağırlığının kalmadığı ‘akar-mecra’larda neredeyse bütün düşünceler, sözler ve davranışlar, temeli sağlam olmayan ve aslında kendimizden, kendiliğimizden neşet etmeyen genel geçer kalıplara dökülüyor. O kalıplar zaman içinde kendi ezberlerini üretiyor ve toplumsal hayatta hâkim hale geliyor. Dolayısıyla zihnimizi ve kalbimizi bizim yerimize büyük ölçüde başkaları kullanmış oluyor ve bizleri ederi olmayan ama gideri olan vasat altı fikirlerin ve bolca laf kalabalığının amelesi haline getiriyor.

Son yıllarda bize o kadar çok “Kendin olmalısın!” diyen var ki, bunu bir türlü kendi olamayan koca bir kalabalığın korkmamak için mezarlıkta ıslık çalmasına benzetmekten kendimi alamıyorum.

Marcus Aurelius, ‘Kendime Düşünceler’ kitabında hiç hatırımızdan çıkarmamamız gereken bir temel insanlık kaidesinin altını çiziyor: “Başkaları ne söylerse söylesin ya da ne yapıyorsa yapsın, “benim iyi olmam gerekir.” İster altın, zümrüt veya mor rengin şöyle söylemesi gibi: “Kim ne derse desin ya da ne yaparsa yapsın, ben rengini yitirmeyen bir zümrüt olacağım.”

İnsanın kendisi olması için dış cereyanlardan korunabilmiş iyi kötü bir iç dünyasının olması gerek! Duygularının ve düşüncelerinin işgal edilmemiş, kodlanmamış ve günübirlik ezberlerce teslim alınmamış olması gerek! Çok büyük bir hakikati ifade ediyormuş gibi atmosfere salınan havalı ve iddialı sözlerin altında çoğu zaman bir düşünce zemini, bir hayat tecrübesi, bir aklıselim numunesi yok! Söylediğinin kendisiyle birlikte binlerce başka insanın çiğnediği bir sakız olduğundan habersiz, etrafına sağır, sanal gerçekliği içinde yaşayan ve bu sebeple rahatlıkla kendini bir semt bilgesi, bir butik düşünür, bir zeka küpü zanneden insanlarla ve onların atmosferi kirleten banal, basit, gürültülü çıktılarıyla dolu dünya!

Biri bir başka insana iyilik güzellik yakıştıracak, herkese örnek olabilecek bir meziyetini, bir vasfını, bir inceliğini dile getirecek olsa; etrafta iki insan arasındaki bu muhabbeti yıkmak, bir insanın diğer bir insana yakıştırdığı güzellikleri parça parça etmek, ikisi arasındaki o aydınlığı karartmak için hazırda bekleyen, bir şekilde durumdan vazife çıkararak tankıyla topuyla bu muhabbetin üstüne yürüyen sayısız tahrip memuru tip var. Enini boyunu bilmedikleri şeyler hakkında herkese çirkinlik, sahtekârlık, zayıflık, hainlik, asılsızlık yakıştırmak için pusuda bekliyorlar. Suizan timleri bunlar, insanlar arasındaki muhabbeti, hüsnü zanları, şahitlikleri engellemeyi, yerlerine kendi haset ve fesatlarını koymayı görevleri biliyorlar. Vardır böyle görevlendirmeler evet; şeytan ve nefisler yapar atamaları!

Tam istediği gibi olamayanların istediğine yaklaşanları örnek aldığı zamanlar çok mu uzağımızda? Muhabbeti, diğerkamlığı, hakkaniyeti, kadir kıymet bilirliği, incitmeme ve incinmeme şuurunu, hüsnüniyeti yeniden kazanabilmek için çok mu geç kaldık? Neden başkalarını sevmek, takdir etmek, örnek almak, güzellikleri kendimize katmak noktasında bu kadar isteksiz, tepkisel, hatta agresif tavırlara bürünüyoruz? Neden yakmadan, yıkmadan, karalamadan, parçalamadan, ucuzlatmadan duramıyoruz? Bunun, başkalarını değil, bizzat bizi insan gibi insan olmaktan geri bıraktığını ne zaman göreceğiz? Ömürlerimizin yaptığımız bütün yanlışları düzeltecek, haksızlıkları giderecek, kötülüklerin affını dileyecek zamanı bize vereceğine kendimizi nasıl ve neye dayanarak inandırıyoruz?

“İnsanın hayatını tatlı hale getiren ne varsa “Zamanı gelince yaparım” deyip yavaş yavaş ihtiyarlığa ertelediğinin farkına vardı. Sanki gerçekten ileride bir gün fırsatımız olacakmış da hep düşünü kurduğumuz bu tatlı huzuru, barışı hayatımızın son deminde kazanacakmışız gibi” diye yazmış ‘Gece Uçuşu’ kitabında Antoine de Saint-Exupéry.

#Aktüel
#Hayat
#Gökhan Özcan