
PROF. DR. BERKARDA'YA GÖRE LIVINGSTON METODUNUN BİLİMSEL YANI YOK
Birkaç sebepten dolayı. Birincisi, Amerika'da saçmalığı 30 sene evvel ispatlanmış bulunan bir konunun bilimselmiş gibi sunulması. İkincisi ise, bu sununun arkasından kanser hastaları ve yakınlarının etkilenmesi ve insanların bundan medet umar hale gelip, standart tıbbın kabul ettiği tedavileri ve gerçekleri terketmeleri, bir kısmının da Amerika'ya, bu sözü edilen metodu kullandığı iddia edilen kliniğe gitme çabası içine girmeleri. Bu iki neden bizi bu konuda tepki göstermeye, halkı aydınlatmaya sevketti. Madem ki biz bu konunun uzmanlarıyız, o halde bildiklerimizi açıklamak görevimizdir. Susarsak, görevimizi yapmamış oluruz diye düşündük. Bu açıklamamızda herhangi bir şahsı hedef almış değiliz. Etyen Mahçupyan beyin kişiliği ile ilgim yok. Ama yazdığı yazılar, herhalde onun ihtisası dışında bir konu. Anlaşıldığı kadarıyla o da bu bilgileri bir yerlerden almış, ya bunları yeni zannetmiş ya da geçerli bilgi zannetmiş ki, Türk toplumuna sunuyor.
Elbette değil. Bir kere Livingston denilen doktor, bunu 50 sene evvel yazdı. Amerika'da o zamanın otoriteleri -ki Amerika'da elli senedir iki büyük otorite vardır, birincisi Amerikan Kanser Derneği, diğeri de Milli Kanser Enstitüsü'dür- böyle bir iddia ileri sürüldüğü zaman, bu iki ciddi kuruluş bunu incelediler.
Livingston; "Ben birkaç kanser hastasında bir bakteri gördüm, bu bakteriler hastadan hastaya şekil değiştiriyordu" diyor. Hakikaten, bazı bakterilerin besinin şekline göre hastadan hastaya şekil değiştirmeleri sözkonusu olabilir. Bu iddia ortaya atılınca pekçok merkez bunu inceledi. Kanser biopsi materyallerinde bakteriler aradılar. Bugün dünyada biopsileri inceleyen uzmanlara patalog denir. Dünyadaki binlerce patalog, her gün herhalde günde on tane kesit muayene eder. Bugüne kadar daha bir tane patalog çıkıp da "Ben filan kanser teşhisinde bakteri gördüm" demedi.
Bu bakteri her ne hikmetse sadece Dr. Livingston'a görünen hayalet bir bakteri olmalı. Etyen Mahcupyan, "Neden bizim üniversitelerimizde, kütüphanelerimizde Livingston'ın makaleleri yok?" diye soruyor. Zırva zaten bunlar. "Zırvanın bizde niye makaleleri yok?" diye sormanın anlamı yok.
Herhalde bir Amerikalı ahbabı, "Bak burada enteresan bir şey var" dedi. Aldı götürdü, oradakiler de bir beyin yıkaması yaptılar, galiba bir aşı da yapmışlar. Sonra gelip burada anlatıyor, "Neden bunu siz tanımıyor sunuz ?" diye bizi kınıyor. İyi de, bu tanınacak bir şey değil ki. Bizim önemli bir kanser kitabımız var, üç müellifi var bunun ve bugün standart kabul edilen bir kanser kitabıdır. Bu kitabın 70. bölümü, "Sağlıklı Olmayan Kanser Tedavileri" hakkında yazılmış bir bölümdür. Bu yazı da Livinsgton'ın teorisine benzer, hatta ondan daha makul olan elli tane teori ve tedavi var. Bilimde bir usul bulursunuz, bu usulü meslekdaşlarınıza bir makale şeklinde, kitap şeklinde yazarsınız. Bu makalede, bulduğunuzu ayrıntıları ile anlatırsınız. Kimse bunu sizden çalmaz. Ama siz böyle yapmazsanız, hiçkimse bunu tekrarlama fırsatı bulamaz, tekrarlanamayınca da doğru olup olmadığı anlaşılamaz.
Hayır olmadı, çünkü Livingston detay vermiyor. "Ben bakteriler buldum ve bu bakterileri tedavi ederek kanseri iyileştiriyorum" diyor, noktayı koyuyor. Açıkla... hangi antibiyotiği kullandın, antibiyotiği nasıl kullandın, bakterileri nasıl gördün? Böyle bir şeye bilimsel diye bakamayız, zaten onu tekrarlayamıyoruz.
Ederiz de, o hastaları da görmüyoruz ki. "İyileştirdim" dediği hastaları inceliyorsunuz, kanser olduğu kesin değil. Yayınlanmaması da ondan. Yayınlarken, bütün bu hususları yazacaksın oraya. Bu tip şarlatanlar -ki Livingston bir şarlatandır-, daima kontrol imkanı olmayacak şekilde verirler sonuçlarını. Siz kontrol edemezsiniz ama, halk bunu bir umut kabul edip koşuyor.
Tamam, doğru... bu var. Ama bu Livingston'ın doğru ve faydalı olduğunu göstermiyor. İlaç sektöründe gelişme, pahalı ilaçlar satılması gibi şeyler var. Ama şimdi o başka bir mevzu, Livingston metodu kullanılabilir mi o da başka bir mevzu. O ilaç işi ayrı bir iş. Tabii ki o da var.
Ama yani bunun iyi bir şey olmadığını ben şurdan biliyorum; sizin şimdi özetlediğiniz cümle bir çalışmanın genel olarak bilim camiası tarafından nasıl değerlendirildiğini ifade ediyor. O doğru ama şimdi burada daha en başta "Kanseri bakteriler yapar" denildiği zaman "İşte şimdi saçmalıyorsun" diyoruz. Bu iş başından sağlam değil.
Çünkü bakteriler kanser yapmaz da ondan. Eğer bakteriler kanser yapsaydı, bu hastalık ikiyüz yıl önce de ortaya çıkardı. Bakterilerin yaptığı hastalıklar enfeksiyon hastalıklarıdır ve enfeksiyon hastalıkları da insanlığın başına 20. yüzyılda değil, 18. ve 19. yüzyıllarda bela olmuştur. Çünkü ilacı yoktu. Mesela bir veba salgını gelirdi, Avrupa'yı siler süpürürdü. Arkadan bir tüberküloz, bir sıtma gelirdi, keser atardı. Eğer bakterilerden kanser olsaydı, o asırlarda kanser de daha sık görülürdü. Halbuki 18. ve 19. yüzyıllarda kanser o kadar çok yoktu. 20. yüzyılda arttı. Bakterilerin sebep olduğu hastalıklar azalıyor, kanser artıyor.
Kanser bir 20. yüzyıl hastalığı. Bu teknolojinin, refahın, sanayiinin, kimyanın gelişmelerinin hayata kattığı olumsuz etkilerin bir hastalığı. Onun için bakterilerin bu hastalığa etkisi yok. Ben elli sene evvel asistan olduğumda hastanede tüberküloz koğuşu vardı ve çok kalabalık olurdu, bir tane kanser hastası ya gelirdi ya gelmezdi. Ondan sonra seneler geçmeye başladı. 70 -80 derken, kanser hastaları ortada dolaşmaya başladı. Şimdi bakteri kalmadı ortada. Antibiyotiklerle canına okuduk. Ayrıca kanserin nasıl olduğu da açıklandı. Kanser, DNA dediğimiz zincirin dejenere olmasından, bozulmasından, değişime uğramasından ve bu değişiklik nedeniyle hücrenin hesapsız büyümesinden ve çoğalmasından oluyor.
Bunun iki ana sebebi var. Bir, DNA'da bulunan ve onkogen dediğimiz acaip genler var. Mesela RAT, mesela MYC... Bir kişide bunlar varsa o kişiler daha çok kanser oluyor. Çünkü bu DNA'yı içten bozan gendir. Bir de dıştan bozan, en çok kanserojen madde dediğimiz maddeler ki başında sigara dumanı, alkol, asbest, X ışınları, birkaç çeşit virüs gelir.... O maddeler hücreye tesir ettiklerinde DNA'yı bozuyorlar ve kanser oluyor. Ya DNA'nın kendisinde olan onkogenlerden olur ki, buna bir nevi irsi kanser de denebilir. Demek ki kanserin nedenleri belli. Onkogenler ve toksit maddeler. Başka bir şey yok. Dolayısıyla, Livingston teorisinin hiç bir tutar yanı yok.
Radyoterapi sadece tümörün olduğu yere yapılır. Belli dozlarda ışın verirsiniz ve o tümör geçer. Yan etkiler olabilir. Üç tedavisi var kanserin. Cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi. Biz bir tümörü görünce cerraha yollarız. Deriz ki "bunu çıkarabiliyorsanız çıkarın." Eğer yeri, yayılışı, büyüklüğü çok fazla değilse cerrah bunu çıkarır. Çıkardıktan sonra tipine göre bazı kanserlerde cerrahi müdahaleden hemen sonra da kemoterapiye başlanır, bazılarında cerrahi ile yetinilir ve bir süre beklenir. Ondan sonra kemoterapi gelir. Hastada nüks metastaz olmuşsa, ameliyata rağmen vücutta başka hastalık belirtileri kaldıysa -çünkü kanser bir yerde büyürken başka yerlere de kan yoluyla, lenf yoluyla hücre gönderir- onlar orada yerleşip koloniler oluşturuyor. O zaman cerrahın yapacağı fazla bir şey yoktur. O zaman ilaç bütün vücuda yayılsın, gidip o mihraklara tesir etsin diye kemoterapi yapıyorsunuz. Bazı ağır ilaç da içeren kemoterapiler hastayı sarsabiliyor. Saçını döküyor. Kandaki lökositleri, akyuvarları azaltıyor. Yahut ishal, kusma yapıyor. Yan tesirleri var ama bunlar hiçbir zaman hastayı esas kurtarmak istediğimiz hastalığa nazaran daha önemli değildir.
Livingston,kanser yapan bakterileri gördüm diyor. Kanser bakteriden olmaz. Eğer bakterilerden olsaydı, ikiyüz yıl önce daha sık görülürdü. Halbuki kanser 20. yüzyılda arttı. Bakterilerin sebep olduğu hastalıklar azalıyor, kanser artıyor.
Livingston'ın çalışmasının bilimsel olmadığını ve bir değer taşımadığını Amerikalılar söylemiştir. Evrensel bilime katkımızın çok az olduğu doğru. Bugün bilim, imkan ve para işi. Çünkü yaptığınız araştırmalarda kullandığınız materyal, para ile temin ediliyor. Bizdeki bilim adamının güven duygusu, psikolojik rahatlığı, hepsi bu işin içine giriyor. Bilime katkımızın az olmasında, Türk'ün genetik bir yetersizliği söz konusu değil. Çünkü bugün Amerika'da hangi üniversiteye gitseniz, orada birkaç Türk hoca görürsünüz. Amerika'daki birçok bilimsel çalışmada, onlar da var. Demek ki kabahat Türk'te değil, sistemde. Ben de Amerika'da çalıştım. kendi yaptığım çalışmalar sırasında istediğim her şey, hemen temin edilirdi. "Şu cins fare isterim" diyorsunuz, ertesi gün 500 tane fare geliyor. Ben burada bırakın 500 fare bulmayı, onları yaşatamıyorum bile. Evvela yaşatacaksınız, sonra üzerinde çalışacaksınız. Bizde fareler, deney yapmadan ölüyor. Böyle bir ülkede bilim gelişir mi ? Mesela bilim adamımız gece kütüphanede veya laboratuarda çalışacak, akşam mesai bitince kütüphane de kapanıyor, laboratuar da. Sistemin değişmesi, tahsisatın artması lazım. Biz bilime katkıda bulunamıyoruz, Amerika'da bir geni bulmak için 1 milyon dolar harcanıyor. Benim 1 milyon dolarım yok ki o geni nasıl bulayım ? Önce parayı bulmam lazım.
Kamuoyunda şöyle bir soru işareti oluştu; Acaba bazı bilim çevrelerinin işine gelmediği için mi Livingston'ın yöntemi bilimsel bulunmuyor? Bilim dogmalaştırılıyor mu?
Çeşit çeşit bilim adamları var kuşkusuz. Ama bize ortalaması lazım. Livingston olayında hiçkimse dogmatik davranmamıştır, çünkü Livingston nazariyesi, en kolay reddedilecek nazariye. "Kanser bakteriden oluyor, ben bakteri gördüm" dediniz mi, herkes "Biz de görelim" diye bakar. Amerika'da da incelediler, onlar da göremediler. Bunu bilim çevrelerinin reddetmesi için bir neden yok. Çok önemli bir hastalığın çaresini bulmuşsunuz, neden karşı çıkılsın? Geçerli bir yöntemse ben de kullanırım, "Allah razı olsun" derim. Neden durup dururken Livingston'a düşman olayım. Versin metodunu, seve seve kullanalım. Metodu da vermiyor.
Prof. Dr. Bülent Berkarda, 1956 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirmiş. 1961 yılında iç hastalıkları uzmanı, 1964 yılında kan hastalıkları uzmanı, 1972 yılında onkoloji uzmanı, 1966 yılında doçent, 1972 yılında da profesör olmuş. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi dekanlığı yapmış. Önce Haseki Hastanesi'nde çalışmış ve orada hematoloji bölümünü;1974 yılında Cerrahpaşa Hastanesi'ne geçmiş ve orada da onkoloji bölümünü kurmuş. 1974-1999 yılları arası, onkoloji bölüm başkanlığı görevini yürütmüş. Binlerce tıp talebesine kanser öğretmiş, binlerce kanser hastası tedavi etmiş, sayısız uzman yetiştirmiş. Prof. Dr. Berkarda, 1994-1998 yılları arasında da İstanbul Üniversitesi rektörlüğü görevinde bulunmuş ve ardından emekliye ayrılmış. --------------- imza ve tarih ----------------
--------------- imza ve tarih ---------------- Geri OKU







