
Edebiyat dünyasının dahilerine artık sadece birer sanatçı olarak bakmıyoruz. Her birini bir malzemeye dönüştürdük. Kafka’nın Gregor Samsa’sı değil makarnası ya da kahvesi Sabahattin Ali’nin çaylı-kahveli pozları meşhur. Atay’ın Tutunamayanlar’ı parmaklarda çoktan yüzük oldubile. Olmazsa olmazımız ise Küçük Prensli kırtasiye ürünleri.
Sebahattin Ali, Kürk Mantolu Madonnası'nı yazarken, kitabının bir instagram fenomeni olabileceğini aklından geçirmiyordu. Şimdi 'çay'lı 'kahve'li fotoğraflar Maria Puder ve Raif Bey olmadan çekilmiyor. Küçük Prens'ten alıntı yapmadan gün bitmiyor. Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektupların Facebook'a düşmesini isteyeceğini ise hiç sanmıyorum. Hele bir 'instagram dergisi' olarak varlığını sürdüren KafkaOkur dergisine isimini vermek isteyeceği pek olası değil. Ama ne yapalım, hem sosyal medya hemde sosyal hayat artık onların 'isimlerini' kullanmadan olmuyor!
Sabahattin Ali, Oğuz Atay, Franz Kafka, Antoine de Saint-Exupéry, Cemal Süreya... Ve daha birçok sanatçı. Artık hepsi sanatlarının haricinde birer meta, obje. Kafka kafesi, Sabahattin Ali kahveli –çaylı fotoğrafları sayesinde genç kuşak tarafından malzemeye dönüşürülmüş durumda. Aslında durum pek karmaşık da değil. Maria Puder'e aşık gençler, Kafka'nın makarnasını yerken, Göğe Bakma Durağı'nda birkaç hatıra fotoğrafı çektiriyorlar, o kadar. Onların ilgisi olayın ticari boyutunu genişletiyor. Yani Sabahattin Ali, edebiyatçı kimliği ile değil, devrimci kimliğiyle hiç değil, sadece Kürk Mantolu Madonna'nın kapağından bize gülümseyen adam olarak var olmaya başlıyor. Klasikleşmiş kitaplar 'çok satanlar' listesine girerken, Madonna'nın kürk mantosu, Küçük Prens'in kalemi de piyasadaki yerini alıyor. Alan da memnun satan da.
Herkesin elinde bir kitap, sosyal medya hesaplarında sayısız paylaşım görünce sanata olan ilgimizin arttığını düşünmeyin. Bu durum sosyal medya kullanıcısı olmanın birer sonucu. İnsanlar artık bir kitabı okumanın faydasını değil, kitabı okumuş görünmenin faydasını gözetiyor. Cemal Süreya'dan bahsetmenin, Küçük Prens'ten çizimlerin yer aldığı not defterine sahip olmanın bize kazandırdığı bir etiket var. Deniz Gezmiş parkası giymenin devrimci yaptığı kadar, Tutunamayanlar'dan paylaşım yapmak da bizi entelektüel kılıyor. Diğerlerinden ayırıyor. Fazla uğraşmadan birer sevimli kitap kurdu, bilgili, zevk, tarz sahibi bireylere dönüşüyoruz. Tek sorun bu zevkin sadece kopyala-yapıştırdan ibaret olması. Yani kitaplardan şiirler, hikayeler, romanlar çıkartılıyor. Geriye sadece sahip olmak istediğimiz 'etiket'ler kalıyor.
Hal böyle olunca girişimci ruhlar da başlıyor çalışmaya. Kimisi bir kitap isminden kafe, şiirden makarna yapıyor. Kimisi de üretmeyi tercih edip şiir baskılı tekstil ürünleri veya defterler piyasaya sürüyor. İnanın kalitelisi de kalitesizi de çok satıyor.
Bu furya içinde her yazarın yeri farklı. Sosyal medyada platonik aşk yaşayanlar Sabahatin Ali ile, entelektüel görünmek isteyenler Oğuz Atay'la, toplum eleştirisi yapmak isteyenler Küçük Prens'le birkaç fotoğraf paylaşıyor. Kitabın yanına birkaç dal çiçek, bir de kahve fincanı oturtunca manzara tamamalanıyor. Artık yapılması gereken tek şey, fotoğraf için iyi bir filitre seçmek. O da tercihen sepya oluyor. 'Sosyal medya tamamdır, ben sosyal yaşamımı da bu tür ayrıntılarla süslemek istiyorum' diyorsanız işiniz bir nebze daha zorlaşıyor. Bir Kurt Cobain hırkasına, birkaç çok satan kitaba, bir kemik gözlüğe daha ihtiaycınız olacak. Sonrası çorap söküğü gibi gelir.
Küçük Prens'in fenomenliği kuşkusuz yeni değil. Ama onu diğerlerinden farklı kılan bir avantajı var. Kitabın geçtiğimiz yıl anonimleşmesi fenomenliğine fenomenlik kattı. Küçük Prens'i artık herkes hiç bir telif ödemeden basabiliyor, kullanabiliyor. Bu durum karakteri semt pazarlarına kadar düşürdü. Tişörtler, kalemler, not defterleri, saatler, tablolar, kartlar… Yani Küçük Prens'in genişleyen dünyası sadece yayınevlerine değil, herkese yaramış görünüyor.








