Ekranların en sevilen kötüsü Yiğit Özşener 'Neden hep kötü karakter' sorusundan sıkılmış. Başarılı oyuncu "Birisi de çıkıp hep jön oynayan adamlara, 'Yine mi iyi adamı oynayacaksın' diye sorsun' diyor ve ekliyor: "Benim işim beğenilen karakterleri canlandırmak değil, canlandırdığım karakterlerin beğenilmesini sağlamak"
Bir röportajında 'Ancak beni tanıyan bir yönetmen bana kötüyü oynatır' demiş. Onu tanıyınca bu cümlenin ne anlama geldiğini anladım. Köşeli, dalgalı bir adam Yiğit Özşener. Sağı solu belli değil. Röportaj boyunca her an 'Sıkıldım, oynamıyorum' diyecek yaramaz bir çocuk gibi... Peki ona kızdım mı? Hayır… Çünkü canlandırdığı kötü karakterleri sevmemizi sağlayan şey her neyse, kendisinde de bolca mevcut.
25 Kasım Cuma günü…
Girit'ten göç etmiş ve bir süredir Ege'de yaşayan bir ailenin hikayesi var filmde… İsminden de anlaşılacağı gibi temelde bir dede torun hikayesi. Arka planında ise üç kuşağın hikayesi anlatılıyor. 80 öncesi ve 80 sonrası döneme yayılmış bir hikaye. Hani farklı alışkanlıklar, farklı kültürler, farklı birikimler, nasıl birbirini zenginleştiriyordu; birbirini nasıl çölleştirmeye başladı? Bunun hikayesi.
Ben dede rolündeki Çetin Tekindor'un damadını oynuyorum. Aynı zamanda kasabanın belediye başkan yardımcısı bu adam. Bir kere çok naif, dürüst, düzenin değişmesine ayak uyduramayan bir adam. Bu özelliklerinin yanı sıra bir o kadar da hayattan zevk almasını bilen aykırı birini de göreceğiz ama. Sürprizleri olan bir karakter yani. Ama işte istediği kadar dürüst, naif, insan sevgisiyle dolu ve bilgili biri olsun, hatta belki de öyle olduğu için, hakim gücün değişmesiyle yarışı kaybetmeye mahkum, çoğu kişi tarafından enayi olarak tanımlanan biri.
Eğlenmek için izlesin. Bence herkesin gerçekten izlemesi gereken bir film.
Bana göre hiçbir seyirciye 'Ey seyirci bakın bu film böyle bir mesaj veriyor. Bu filme gidin' denmez. Sinemaya neden gidilir? Yönetmenin yeni çektiği işi merak edersiniz, evde canınız sıkılmıştır, hava çok kapalıdır. Kimse de 'Ya bakalım bugün bana ne mesaj verecekler' diye sinemaya gitmez. Mesaj telefona has bir şey. Filmin içerisine girersiniz ya da girmezsiniz. Çok kişisel bir deneyimdir o bana göre.
Evet. Sonuçta bir dede torun hikayesi. Otobiyografik bir şey de anlatıyor Çağan orada. Kendi hikayesi yani.
Ben çok güzel, güneşli bir çocukluk geçirdim. İzmir Karşıyaka'da doğdum. Benden 11 ay küçük bir kız kardeşim var. Evli, çocuğu var. Babam avukat, hala da devam ediyor. Annem ev hanımı. Çocukluğum sokakta, ağaç tepelerinde bol arkadaşla geçti. Gayet keyifliydi.
Ben aslında mühendislik okudum ve işletme masterı yaptım. Oyunculuk adını çok koyamadığım içsel bir yolculuktu. Daha önce de ufak tefek girişimlerim olmuştu. 1994 yılında yolum Studio Oyuncularıyla kesişti ve orada eğitim almaya başladım. Oyunlar oynadım. Uzunca seneler sadece tiyatro vardı. Sonra televizyon, ardından sinema girdi işin içine. Bir süre başka işler de yaptım mesleğimle ilgili. Baktım bütün o karpuzlar aynı anda bir koltukta taşınamayacak. Bir süre sonra tamamen oyunculuğa yöneldim.
Evet aslında meslek olarak görmedim hiç. Çok severek yapıyordum ama ücret karşılığı yapılan bir şey değildi benim kafamda. Bir süre sonra kendiliğinden işim haline geldi. Ama iyi ki de gelmiş. Çünkü benim kurumsal hayatla da problemim var. Onu çalışırken gördüm. Benim ritmime çok uygun bir şey değil o.
Bilmiyorum ki… Ben verilen rolü oynuyorum. Bunu yapımcılara sormak lazım. Benim işim, oynadığım rol ne olursa olsun, seyirciye izletmek ve sevdirmek. Rol seçerken 'Acaba seyirci benden ne oynamamı ister' diye sormuyorum. 'Seyirci bunu seyredecek' diyorum. Yani, benim işim, seyircinin beğeneceği rolleri seçmek değil, ortaya koyduğum oyunculukla seçtiğim rolleri seyircinin beğenmesini sağlamak.
Seyirci dediğimiz kitle seneler boyunca bir şeye alışıyor. Ve onu kırmak gerçekten zor oluyor. Kırıldığı zaman hoşuma gidiyor. Ben sürprizi, riski, değişik şeyler yapmayı seviyorum. Dediğim gibi 'Ne oynayayım?' diye kimseye sormuyorum. Hiçbir zaman da sormayacağım. Benim bir yolum var. O yolda da sanırım yanıma gelenler var.
En basitinden şunu soruyorum. Siz hiç iyi adam oynayan birine 'Neden hep iyi adam oynuyorsun, ne zaman kötü adam oynayacaksın?' diye soruyor musunuz? Biri de çıkıp bir gün o jönlere bunu sorsun, 'Ya yine mi iyi adam oynayacaksın?' diye. Bu da algı ile ilgili çok önemli bir gösterge bence.
Çok doğru. Ben de öyle düşünüyorum. Şu isim bu isim diyemem ama şimdiye kadar oynadığım bütün oyuncularla çok iyi paslaştım. O konuda çok şanslıyım.
Bence cesur olmak gerekiyor. O kadar. Sonuçta herkes aynı kitapları okuyor. Neden eğitim alan herkes başarılı olmuyor? Demek ki fark ettiren başka bir şey var.
Ben işime bakarım.
İsterim tabi. Ben her yere bulaşmak isterim bu meslekle ilgili. Mesela tiyatroda da farklı kültürlerle, farklı memleketlerden insanlarla bir arada bulunmayı, çalışmayı çok severim. O konuda da önümde bir şeyler açılacak olsa tabi ki beni mutlu eder. Ki açılması için de ben elimden geleni yapıyorum. Bir başlangıcım var. Avrupa'ya gidiyorum, geliyorum, konuşuyorum. Değişik kontaklar oluyor. Nasıl olacak bilmiyorum, bakalım. Zaman gösterecek.
İyi şarkı söylediğimi söylüyorlar. Niye olmasın ki. Kim yapmak istemez. Böyle değişik işlere bulaşmak insana çok şey öğretir. Riskli evet biliyorum ama böyle gelişiyorsun.
Ben bu halimle mutluyum. Sokakta yürürken, istediğim gibi bir iş yaparken mutluyum.
(Gülüyor) Oooo, para, pul, şan, şöhret, gırla…Limuzinlerle geziyorum. Boğaz'dan başka yerde yemek yemiyorum falan:))
Üç aşağı beş yukarı öyle kesinlikle…
Süt banyosu dermişim (Kahkahalar…). Seyahat etmek diyebilirim. Kendimi bir yerde yabancı hissetmeyi seviyorum. İstanbul'da hiç gitmediğim semtlere gidip dolaşmayı, keşfetmeyi, kalabalıkların içine girmeyi seviyorum. Bir de insanın hayatında öyle çok fazla dostu olmuyor. Onlarla vakit geçirmek güzel oluyor.
Evet, ediyor. 17 Ekim'den itibaren haftada bir gün 'Sen Hak Ediyorsun' la yeniden ATV ekranlarında olacağız.
Valla onların beklemediği daha birçok şeyi yapacağım galiba. Çünkü ben gerçekten seyirciye sormuyorum. Benim istemem çok önemli.
Ya mesela sırası gelince komedi de oynamak istiyorum. Tek kanaldan gitmek bana göre değil.
Yarışma programı sunmamla ilgili daha önce de çok teklif geldi. Hiçbirini kabul etmedim. Bu sefer format etkiledi beni. 'Şu kadar kazandınız, a işte bütün parayı kaybettiniz' gibi bir kumar havası yok. Bir de insanların dayanışıyor olması gerçekten güzel. Önde adına yarışılan kişi var. Onun için yarışan biri var. Kendisi tek kuruş almıyor. Ve desteklemek için gelmiş olanlar var. Onlar imece usulüyle bir şey yapıyorlar ve ben sadece aracıyım orada.
Var. Bir dizi projemiz var. Şu an çok fazla detay veremeyiz. Ama Ay Yapım'la çalışacağım. Değişik, riskli bir proje. Ama inanın hangi kanalda yayınlanacağını dahi bilmiyorum. Ocak'ta ekranlarda olacak. (Kendisi söylemiyor ama dünya tatlısı basın danışmanı Şeyda Taluk 'Bu defa başrol olacak' diye atılıyor.)
Asıl onu söylemeyiz. Ama benim çok istediğim, içinde olmaktan keyif alacağım bir proje.
"TEGEV'in Urfada'ki eğitim parkında Urfalı çocuklarla çalıştım. Yetişkinlerden farklılar mesela. Yetişkinler gibi kafaları kodlu değil. Onlarla inanılmaz verimli inanılmaz güzel bir zaman geçirdim. Çocuklarla bildiğim, bilmediğim her şeyi yaparım"
İkisi de değil. Hiçbir yere ait değilim ben. Neden ikisinden birini seçmek zorunda kalayım ki. Daha bir sürü yer var.
İstanbul çok sevdiğim aynı zamanda çok nefret ettiğim bir yer. İlişkim bu İstanbul'la…
Ya seviyorum, özlüyorum, bana hareketli, kısa mesafede atmosferi çok değiştirebileceğim, gizlisi saklısı çok olan bir yer gibi geliyor. Nefret ediyorum çünkü çok yoruyor bazen. Çok kısırlaşıyor. Bütün bu hareketin içi çok boş geliyor. O zaman uzaklaşmak gerekiyor. İnsan uzaklaştığı zaman da özlüyor garip bir şekilde. Yani öyle aşk nefret ilişkisi.
Ne dönüp dolaşıp geleceğim yer İstanbul, ne de bir gün bu şehirden mutlaka kaçacağım. Ne olacağını ben de bilmiyorum.






