Hayat Uygarlıkların kokusunu araştırıyoruz

Uygarlıkların kokusunu  araştırıyoruz

Hayata geçirilen Koku Akademi’nin kurucusu Koku Uzmanı Bihter Türkan Ergül, Peygamber Efendimizin “Bana üç şey sevdirildi: Gözümün nuru namaz, güzel huylu kadın ve koku” sözünü hatırlatıyor ve kokunun kökünün bizim için medeniyetler kadar eski olduğuna dikkat çekiyor. Tarihi bir binada koku akademisini hayata geçiren Ergül, tasavvufta ve devlet geleneğinde kokunun yerini anlattı.

Abone Ol Google News
Haber Merkezi Yeni Şafak
​Uygarlıkların kokusunu​ araştırıyoruz
Bihter Türkan Ergül

LATİFE BEYZA KAHVECİOĞLU

Dünyada ilk ve tek olarak hayata geçirilen Koku Akademisi, Beyoğlu'nda 1880 senesinde II. Abdülhamit tarafından inşa ettirilen tarihi binada kapılarını açtı. Biz de eski Anadolu uygarlıklarından kalan koku mirasını gün ışığına çıkarmayı hedefleyen akademinin kurucusu ve Koku Uzmanı Bihter Türkan Ergül ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Koku Kültürü ve Turizm Derneği’nin ardından şimdi de Koku Akademisi geçtiğimiz haftalarda kapılarını açtı ve ilk mezunlarını vermeye hazırlanıyor. Biraz geriye gidecek olursak, bu fikir nereden çıktı?

  • Açıkçası akademiyi kurmak için önce derneği kurmamız gerekti. Ben yaklaşık 36 yıldır koku ile ilgileniyorum. Kurucusu olduğum dernek ile koku kültürünü yaygınlaştırmak için devlet ile iş birliği içerisinde birçok çalışma gerçekleştirdik. Örneğin Arkeoloji Müzesinin içerisinde “Buhurdan Parfüme Kokunun Öyküsü” isimli bir sergi yaptık ve 5 bin yıllık koku objeleri sergiledik. Hitit’te Mezopotamya’da Mısır’da, Horus’u onurlandırmak için olan mür yakıldığıyla ilgili bir tablet var. Bu tableti, Mısır’a ait bir koku şişesi ve mür kokusu ile sergiledik. Koklatarak, metinle birlikte onu anımsatmak istedik. Yabancı turistlerin inanılmaz ilgisini çekti. İşte, böyle çalışmalar yapabilmeniz için dernek olmanız gerekiyor. Bunun yanında en önemli sebeplerden biri de bir koku uzmanı olarak benim de yaşadığım en büyük sıkıntı, “Diplomanız var mı, koku okulunuz var mı?” sorusuyla karşılaşmak. Halbuki üniversitelerde ders veriyorum, alaylı bir halde epey bir araştırmam ve bilgim var. Aslında öncelikle kendi tacımı kendim takmak, kendi eğitimimi kendim vermek için koku akademisini kurdum, ilk mezunlarından biri ben olacağım. Ayrıca akademiyi kurarken dikkat ettiğimiz bir husus vardı, kurumun uluslararası olması. Bizden eğitim alıp MYK’nın açmış olduğu sınavlardan başarıyla geçtiğinizde uluslararası geçerli bir meslek sahibi oluyorsunuz.

ÜLKE ADINA HAKLI BİR GURUR

Bildiğimiz kadarıyla Koku Akademisi dünyada ilk ve tek, bu biricikliğin sizi zorlayan bir yanı oldu mu?

Akademiyi kurarken Avrupa ne yapıyor, başka ülkeler ne yapmış, modellemek istedik ve baktık ki bu alanda örnek alabileceğimiz kimse yok. Dediğiniz gibi Koku Akademisi dünyada ilk ve tek. Bu nedenle edindiğimiz misyonda çok dikkatliyiz. Biz bu yola çıktığımızda halihazırda 1946 yılında kurulan bir parfüm okulu vardı. Bu kurum da uluslararasıydı ancak verilen eğitim ve bölümler açısından bizim alt branşımız olarak kaldılar. Akademinin müfredatında aromaterapi, gastronomi, tarih, parfüm tasarımı, gen - koku hastalıkları, ziraat, damıtma, üretim ve kozmetik gibi dersler bulunuyor. Bu nedenle parfüm tasarımından bölüm olarak daha üstteyiz. Bu durum, ülkemiz için de haklı bir gurur. Ancak ben bunu kendi başıma yapmadım, bu toprakların her yerinden bu bilgiler fışkırıyor. Benim sadece bilgileri sıraya koymam gerekti, bunu da Koku Akademisi çatısı altında yaptım. Bana “Bu akademi için Paris’ten izin aldın mı?” diye soranlara, “Hayır, izin almam gerekmiyor. Biz yenisini hatta daha iyisini yapabiliyoruz” dedim. Bu toprakların koku kültürü o kadar zengin ki. Şu an Belçika, Fransa, Almanya, ABD ve Sidney bu akademiyi ülkelerinde modelemek istiyorlar. Ülke adına haklı bir gurur ancak çok mücadele ettik, çok yol katettik.

Verilen dersler içerisinde kokunun tarihine dair pek çok ders var, bunlardan biraz bahseder misiniz?

  • Örneğin Meryem Hanım, antik çağ koku dersleri veriyor. Burada 4500 yıllık kil tabletlerdeki formülleri öğrenciler yapıyorlar. Tabi burada çok kesin konuşamıyoruz. Çünkü günümüzde bir örnek yok, olsa bile oksitleniyor. Mesela, Tutankamon’un mezarı açıldığında 3 bin yıllık yaseminler kokuyordu ancak geçen süre içerisinde muhakkak oksitlendi deformasyon oldu, gerçekten öyle mi kokuyordu bilemiyoruz. Coğrafi koşullar değişti, toprak değişti ne kadar organik yaparsanız yapın tabi ki o ilk kokuyu elde etmek mümkün değil. Amacımız bu değerleri yaşatabilmek bu yüzden bu topraklardaki kokuları gün ışığına çıkarabilmek istiyoruz. Birebir aynısı demek çok iddialı olur, olmasın da zaten biz günümüze de uyarlayalım.

Bu bilgiler araştırıldıkça devamı geliyor, devlet arşivleri bu konuda çok iyi. Başvurduğunuzda size olumlu olarak dönüyor. Biz bunları toparlamaya çalışıyoruz. Konuyla ilgili tüm dökümanları ve işinde uzman kadroyu bir araya getirerek öğrenciler yetiştirmek bizim hedefimiz.

OSMANLI BİR KOKU MEDENİYETİ

Akademi müfredatında Osmanlı’nın koku kültürüne de geniş yer verildiğini görüyoruz.

  • Dışarıdaki belgeler, mektup yazışmaları Osmanlı’daki koku kültürü hakkında daha çok bilgi veriyor. Örneğin, bir elçinin eşi mektubunda yazıyor, “Nurbanu Sultan konuşurken ağzına kokulu bir şeker atıyor. Sözleri o kadar naif ki güzel kokular ile eda ediyor.” Böyle ince ayrıntılar ziyaretçilerin ülkelerindeki arkadaşlarına yazdıkları mektuplarda ortaya çıkıyor. En çarpıcı örneklerden biri de 1593 yılında Osmanlı’ya ikinci elçi olarak atanan Sir Edward, ülkesine, Kraliçe II. Elizabeth'e bir mektup yazıyor: “Şerefime bir yemek verildi, yemeğe oturmadan önce elime güzel kokulu bir su döktüler. Daha sonra öğrendim ki bu buhur suyu. Hastalık yapan mikropları öldürüyormuş, nasıl yapıldığını da anlattılar.” Ona anlatıldığı kadar tarihfi de veriyor ve “Biz de bunu kullanmalıyız” diyerek not düşüyor.

Osmanlı medeniyetinde koku, suskunluğun gücü gibi. İnsanların birbirini kırmadan incitmeden anlaşılmasını sağlıyor. Mesela, Osmanlı’da kız görmeye gidildiği zaman zambak kokusu götürülürmüş, bu “kızınıza talibim” demek. Kız evinde şerbetler karanfilli gelirse, “buyrun gelin kızımızı isteyin” şerbetler sade ise “hiç kapıma gelme sana verecek kızım yok” demekmiş.

Üstelik Osmanlı’da günümüzde adını dahi unuttuğumuz çok zengin bir buhur geleneği de var...

  • Buhur suyu bizim 550 yıllık bir geleneğimiz ve unutmuşuz. Asr-ı saadet kokusu vardır, Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetlerin temizliğinde kullanılırmış. Bu kokunun formülü saray arşivlerinde dirhem dirhem yazar. Onları şimdiki birime çevirdim, ordan yola çıkarak buhur suyunu üretmeye çalıştım. Buhur suyu özellikle 1709 yılında Çamaşırcıbaşı Yusuf Ağa’nın kendi çamaşırhane defterinde yazıyor, nasıl ürettiği bütün ayrıntılarıyla. Oradaki tarifi harfi harfine yaptım ama beni denetleyebilen biri yok. Yine de ben yapıyorum, buhur suyu geleneğini unuttuk çünkü. Buhur, eskiden yabancı elçilerin eline dökülürmüş, ciddi bir dezenfektan olarak. Hatta, Kadir Gecesinde padişahın teravih namazını kıldığı yerde tüm çamaşırcıbaşılar kendi buhur sularını getirir, padişaha ikram ederlermiş. Padişah, hangi formülü beğenirse çamaşırcıbaşına bir kese altın, yanında çalışanlara biner akçe ihsan eder ve o yıl tüm sarayda o formül kullanılırmış. O yüzden içindekiler aynı kalsa da buhur suyu formülleri çamaşırcıbaşılara göre değişir.

BU KÜLTÜRE SAHİP ÇIKMALIYIZ

Bizim tüm geleneklerimize rağmen kokunun haklı gururunu yaşayanlar Avrupalılar değil mi?

Uluslararası kolonya festivali için Köln'e gittim, Osmanlı kolonya kültürünü anlatmak için. Abdülhamit Han zamanında, Ahmet Faruki’nin, Hasan Şevki’nin yapmış olduğu kolonyaları anlattım. Gitmişken ben de Farina’nın bir eğitimini aldım 8. kuşakta devam eden en eski dükkanlardan birinde. Türkiye’ye hediye getirmek istedim 12-13 tane minik Farina kolonyası. Tanesinin 39 Euro olduğunu duyunca şaşırdım ve sordum “Neden bu kadar pahalı” diye. Gelen cevap şu oldu: “Siz sadece bir kolonya mı satın alıyorsunuz? 300 yıllık bir kültür bu.” Sahip çıkıyorlar... Biz burada gül sularımızı pembe plastik şişelere koyup nasıl ucuza mal ederiz diye düşünüyoruz.

Düşündükçe kokunun hayatımızı nasıl dört bir yandan sardığını görüyoruz...

  • Efendimiz, “Bana dünyadan üç şey sevdirildi.” demiş. “Gözümün nuru namaz, güzel huylu kadın ve koku.” Milyarlarca şey varken neden koku? O kadar farklı bir şey ki bu, benim araştırmaya ahir ömrüm yetmeyecek. Bu topraklardaki kadim koku kültürünü yaşatmak için kuruldu bu akademi. Koku benim için çok büyük bir aşk ve bu yolda edebiyle usulüyle yapılacak çok şey var.

Akademiye girmek isteyenler için herhangi bir başvuru/kabul şartı var mı?

İsteyen herkese kapımız açık. Mülakat yapıyoruz, yapmamız da gerekiyor. Derdimiz sadece ders anlatmak değil. Bilginin vebali var, paylaşmak lazım, olabildiğince bilgi paylaşmaya uygun kişileri kabul ediyoruz. Bu işi aşkla yapacak olan kişileri seçiyoruz. Koku Akademisindeki derslerde yurtdışından gelen öğrencilerimizin Osmanlı’da koku dersinde gözlerinden yıldızlar çıkıyor. Böyle öğrencileri mezun ettiğimizde hem onlar meslek sahibi olacak hem de biz, koku kültürümüzü tüm dünyaya yaymış ve yaşatmış olacağız.

İLHAM AİLENİN KADINLARINDAN

  • Bu akademi benim için hayalken “Yapamazsın edemezsin, kim anlayacak ki” dendiyse de en kötü ihtimal, kendimi mezun etmekti. Biz Bulgaristan göçmeniyiz, bazen bana “Pomak damarın tuttu yine” derler, inat damarı demek. Bizim evin hanımları biraz inattır. Anneannem de anneannemin kayınvalidesi büyükbabaannem de. 108 yaşında vefat etti, 72 yaşında Türkiye’ye Zeki Müren görmeye geldi. Hasan Dede ile beraber iki tütün tarlası parayı biriktirmişler, biletleri almışlar. Türkiye “rubası” için terziye kıyafetlerini diktirmişler ve Maksim’de bir gece Zeki Müren izlemişler. Daha sonra Mısır Çarşısına gidip bitkilerini baharatlarını toplayıp memleketlerine dönmüşler. 72 yaşındaki hayale bakın… “Gideceğim, Zeki Müren’i göreceğim” diyor. Bizim ailenin kadınlarında vardır böyle şeyler, anneannem de böyledir. Vefat ederken, “Bana gül suyunu yetiştir” dedi. Damıttım götürdüm iki gün sonra vefat etti. Onun hayallerinde 85 yaşında paraşütle atlamak vardı. Ben kokuların, merhemlerin kremlerin içerisine doğdum. Ailemdeki kadınlar bunları yapıp hazırlıyordu, bu yüzden bildiğim en eski şey koku.

“GÜLÜN HUZURUNDA OLMAK EDEP İSTER”

Gülleri biz “Ya Rahim” esmasıyla toplarız. Çünkü eskiden böyle yaparlarmış. Orakla biçmeyiz, makasla kesmeyiz. “Gülün huzurunda olmak edep ister” der tasavvufta. Gülü toplarken çok naif davranır tek tek toplarız. Bazı güller sırlar kendini, sabah rüzgarı -bizim nasıl ruhumuz üflenirken bize verilmiş bir sır bir görev vardır, bazen kaldırır bazen kaldıramayız- gonca açmadan kurursa ona dokunmayız. O sırrına vakıf olmuştur artık onu bırakırız. O dikenler elinize bata bata toplarsınız. Gülün sırrına vakıf olmak istiyorsanız eğer cemal esmasına da celal esmasına da saygı göstermeniz gerekiyor. “Ya Rahim” esmasında toplarsınız, suyuna zemzem suyu koyarsınız. Bakır ibrikte ve meşa ya da gürgen ağacında kaynatırsınız. Bir anda harlayan bir ateş olursa gül haşlanır, olmaz. Gülün yavaş yavaş ruhunu nakş etmesi gerekir suya. Onun ruhunun geçtiği yolculuğa saygı gösterirseniz size şifasını sunar. Bir böyle damıtılan gül suyu var bir de arıtma musluktan çevirilen suya gıda esansı koymak var. Kültürümüze böyle sahip çıkacağız. Gül tarlalarımız, defne, kekik, biberiye, ölmezotu, nergis… Bu toprakların her yeri koku. Sadece sahip çıkmamız gerekiyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.