Türkiye'nin ilk on-line sinema dergisi 'Sinemalife' 1 yaşında...

Ali Murat Güven
00:002/11/2008, Pazar
G: 3/11/2008, Pazartesi
Yeni Şafak
Türkiye'nin ilk on-line sinema dergisi 'Sinemalife
Türkiye'nin ilk on-line sinema dergisi 'Sinemalife

Türkiye'nin internet merkezli yayımlanan ilk sinema dergisi “Sinemalife”, 1 Kasım 2008'de “çıkan” (ya da “sanal âleme düşen” demek daha mı doğru olurdu acaba?) 13'üncü sayısıyla, bir yıllık yayıncılık deneyimini geride bırakmış oldu.

Başlangıcından bu yana Türkiye'de sinema kültürünün geliştirilmesi adına özgün, ilginç ve yararlı bulduğumuz, bu yüzden de Yeni Şafak sinema sayfası olarak elimizden geldiğince desteklemeye çalıştığımız “Sinemalife”, intenet gibi bir “derya”nın yalnızca geyik yapmaya, korsan film-müzik indirmeye ya da porno site aramaya değil, sinema alanında nitelikli bilgi üretimi ve aktarımına da vesile olabileceğini, aradan geçen bu bir yılda sektörün bütün kesimlerine gıpta uyandırıcı bir başarıyla gösterdi. O yüzden de ilk aylarda kuşkuyla yaklaşılan bu girişim, sonrasında ise hem yüksek bir itibar kazandı, hem de ardarda benzerlerini doğurdu.

“Sinemalife”ın kurucusu ve şef editörü, değerli meslektaşım Köksal Aras, geçtiğimiz ay, o sıralarda henüz yayına hazırlamakta oldukları “yıldönümü” sayısı için benden bir değerlendirme yazısı talep etmişti. Ben de söz konusu yazıyı tez elden hazırlayıp kendisine gönderdim.

1 Kasım sabahı ekranıma düşen 13'üncü sayıda, “kalbimi ortaya koyarak” kâğıda dökmeye çalıştığım o satırların oldukça geniş bir ölçekte yayımlandığını görünce de ziyadesiyle mutlu oldum.

Aşağıda, hem benim dergiye gönderdiğim yıldönümü yazısının tam metnini, hem de Köksal Aras'ın 13'üncü sayının editöryal köşesi için hazırladığı değerlendirme yazılarını bulabilirsiniz.

İçeriği yalnızca Boğaziçi Üniversitesi-Mithat Alam Film Merkezi'nde üslenmiş ve her biri özenle seçilmiş bir avuç “Beyaz Türk” tarafından hazırlanmayan, yazar-çizer kadrosu Edirne'den Van'a, hattâ Kıbrıs'a kadar uzanan bu öncü derginin, Türk sinema haberciliğinde, salt yayınlanış tekniğiyle değil, yedinci sanat üzerine düşünsel ürünler ortaya koymak isteyen bütün genç yetenekleri kuşatıcı kimliğiyle de medyamızda her zaman ayrıcalıklı bir yeri olacaktır hiç kuşkusuz…

Doğum gününüz bir kez daha kutlu olsun sevgili Sinemalife ailesi…

Okurlarından “emek” ve “istikrar” dışında tek kuruş talep etmeyen bu güzel sinema dergisini incelemek isteyenler için:


* * *

'Sinemalife, sinema yayıncılığında sessiz sedasız bir devrim yaptı'


Zaman, hem çok şaşırtıcı, hem de -benim gibi nasıl olduğunu anlayamadan 40'larına ulaşan kişiler için- o oranda “ürkütücü” bir hızla akıp gidiyor.

Sinemalife'un kurucusu ve editörü sevgili Köksal Aras, geçtiğimiz günlerde telefon açıp, “Kasım-2008 sayısıyla birlikte ikinci yayın yılımıza giriyoruz. Dergi olarak, geride bıraktığımız bu 12 sayıya ilişkin görüşlerinizi içeren bir değerlendirme yazısı gönderebilir misiniz?” dediğinde, sözünü ettiğim nedenle yerimde bir kez daha hopladım ve “Nasıl yani sevgili dostum” diye sordum, “Sinemalife yayın hayatına başlayalı gerçekten bir yıl oldu mu?”

Onun telefonun karşı tarafında gururlu bir ifadeyle sarf ettiği onay cümlesine rağmen, görüşmemiz bitince benim içim yine de rahat durmadı. Yeni Şafak'ın sanal arşivine girip, 10 Kasım 2007 Cumartesi günü internet âleminin bu ilk Türkçe sinema dergisinin yayın hayatına başlaması nedeniyle kaleme aldığım yazıya ulaşınca anladım ki gerçekten “olmuş”; koskoca bir yıl su gibi akıp gitmiş.



O tarihte okurlarıma “sinema dergiciliğinde öncü ve ilginç bir deneme” başlığıyla tanıttığım “Sinemalife”, beni yayına ilk çıktığı günlerde epeyce şaşırtmıştı; bugün de aynı düzeyde şaşırtmaya devam ettiğini söylemem hiç abartılı olmayacaktır. Çünkü, Köksal Aras ve arkadaşları, yayıncılıkta, hele de sinema yayıncılığında “başlangıç iştahı”nı muhafaza etme süresinin ortalama 4-6 ay olduğu bir ülkede, inatları ve gıpta ederek izlediğim kararlılıklarıyla, yayıncılık câmiasının çeşitli dedikodu öbekleri tarafından “pişpirikçi kahvehane erkeği” edâsı içinde yapılan, “Daha baskılı dergiler bile tutunamazken internette sinema dergisi çıkartmak hangi akla hizmettir! Yürümez ulan bu iş, en fazla bir kaç sayı sonra pes ederler!” tarzındaki gayet “moral verici” ve “entelektüel çıtası yüksek” yorumları sahiplerinin ağızlarına zaman içinde bir güzel tıkmayı başardılar.

“Sinemalife”, yalnızca “ayakta kalmakla” ve “benzerlerini” doğurmakla kalmadı; aynı zamanda geride bıraktığı bu 12 sayıda istikrarlı bir biçimde içerik kalitesini de geliştirip zenginleştirdi. Her yeni sayısını ayın ilk haftası içinde mutlaka baştan aşağı incelediğim için, sözünü ettiğim bu pozitif gelişme sürecinin de yakın bir tanığı oldum. İlk başlarda “sanal” bir dergiye kuşku ve küçümsemeyle bakmaları pek muhtemel olan kimi “ağır ağabeyler ve ablalar” bile, yeni sayılar birbirini takip edip “Sinemalife”ın şöhreti sektörde yayıldıkça bu yöndeki çekincelerinden azar azar vazgeçtiler. Böylelikle, derginin sayfalarında bir çok önemli sinemacımızla yapılmış “özel röportaj”lara rastlar olduk.

Öte yandan, ajans ya da PR şirketi kaynaklı “bülten haberler”in oranı da zaman içinde peyderpey azaltıldı ve bunların yerini “Sinemalife” editoryal ekibi tarafından hazırlanmış özgün haberler, yorumlar ve köşeler almaya başladı.

Bu dergiyi ve onun idealist ekibini, Allah şahidim olsun ki başından beri (çoğunun yüzünü hayatımda bir kez bile görmememe karşın!) hep sevdim ve hâlâ da bütün kalbimle sevip destekliyorum. Köksal kardeşim, bu uzun yolun henüz çok başlarındayken, belki ikinci, belki de en fazla üçüncü sayının yayımlandığı günlerdeki bir telefon görüşmemizde bana şöyle bir şeyler söylemişti: “Siz de yazı ailemize katılır mısınız?”

O tarihlerde ona net bir cevap vermedim ve telefonda gevelenip durdum. Ki aslında bu gevelenme de yanlış anlaşılmaktan ölesiye korkan bir adamın “hayır”ıydı. Neden diye soracak olursanız, internette, okunma oranları “Sinemalife”ın yanına bile yaklaşamayacak olan bir sürü irili-ufaklı site için hiç üşenmeden (ve onları asla hakir görmeden) düzinelerce inceleme-araştırma yazıları yazan biriyim ben. Öyle ki yorucu literatür taramaları gerektiren bazı yazılarımın tamamlanması bir-iki haftama mâlolabiliyor ve bunlar için hiç bir bedel almam da söz konusu değil. Hâl böyle olunca, fizikî bir sinema dergisinden çok daha fazla okunan “Sinemalife”ı neden dar bir kulvar olarak göreyim ki?

Gerçekte, o örtülü “hayır”dan bütün maksadım, yolun henüz çok başlarındaki bu üretken, donanımlı ve alabildiğine heyecanlı yazar grubunu, Türkiye'ye özgü bir “ideolojik linçten”den, tedavisi kolay kolay mümkün olmayan bir “siyasal yaftalama” hastalığından dostça koruyup uzak tutmaktı.

Çünkü, “Ali Murat Güven” adı, hayattaki genel duruşu ve siyasî/felsefî görüşleriyle, günümüzde mesleğimizin (ne yazık ki) tek örgütü ve onun yönetici kadrosunu oluşturan bir avuç sinema eliti başta olmak üzere, Türkiye'de sinema haberciliği/yazarlığı üzerinde kendince hegemonya kurmuş olan bir güruha, âdeta Franklin J. Schaffner'in “Papillon”undaki “cüzzamlılar adası”nın liderini çağrıştırmakta... Hâl böyle olunca da, tıpkı söz konusu filmin başrol oyuncusu Steve McQueen gibi, çevresindeki yargıları sallamadan onun elini cesurca sıkmaya yeltenen muhtelif kişilerin de sonradan “saha”ya geri döndüklerinde pek fazla itibarları kalmıyor.

Mâlum güruhun “aforoz” girişimlerine rağmen şahsıma her defasında sevgi, saygı ve dostlukla yaklaşan bir çok sinema yazarının sonradan bu “ortodoks sinema tarikatı”nda gördükleri küçümseyici ve sorgulayıcı muameleleri birincil kaynaklardan dinlediğim için, durumun vahametini de gayet iyi biliyorum.

Bundan dolayıdır ki başlangıcından bu yana gelişimini büyük bir heyecanla izlediğim “Sinemalife” projesinden, yazar olarak ise bilinçli bir biçimde uzak durmayı yeğledim. Çünkü, bu arkadaşlar her ne kadar katıksız bir saflık ve iyi niyet içinde, “sinema yazınında demokratça bir çok seslilik elde etmek adına” beni aralarında görmeyi arzu etmiş olsalar da, böylesi bir davetin sonrasında “Sinemalife”, sektörün egemenlerinin nazarında hiç gereksiz yere “şaibeli” bir konuma düşecek ve derginin yazarları da bu “hasta ruhlu” ideolojik tasnif doğrultusunda, coşkuyla girdikleri her meslekî ortamda inatla görmezden gelineceklerdi.

Oysa bizim, sinema gazeteciliğinin entelektüel derinlik açısından bu denli zayıf ve de tek yanlı olduğu, böylesine az gelişmiş bir ülkede “sağcılık-solculuk” ya da “ilericilik-gericilik” gibi tâli mevzularla kaybedecek bir tek dakikamız bile yok. Mümkün olduğunca çok sinema dergisi, mümkün olduğunca çok sinema sayfası ve mümkün olduğunca çok sinema sitesi kurup, buralardan toplumumuzun üzerine yüksek bir sanat zevkinin tohumlarını saçarak, ülkemizdeki düşük kalibreli sinema beğenisini “Recep İvedik” ya da “Gora”dan bir kaç basamak daha yükseğe taşımakla yükümlüyüz hepimiz…

Yurt dışındaki sinemaseverlerin ayakta alkışlayarak ödüllere boğdukları kimi Türk filmleri kendi anavatanında ancak 300-500 kişi tarafından izlenip “batıyor”; bunların yönetmenleri de ödüllerinin tadını çıkartmak ve yeni projeler için rahatça sermaye bulmak yerine evlerine gelen haciz memurlarıyla uğraşıyor. “Sağ”dan ya da “sol”dan farklı örnekler mi istiyorsunuz? “Büyük Adam, Küçük Aşk” gibi bir başyapıtın yönetmeni Handan İpekçi, çektiği maddî sıkıntılardan dolayı sinema sektöründen en az bir 5-10 yıl boyunca kopma kararı aldı! Büyük usta Tunç Başaran da aynı şekilde kendisini emekliye ayırdı. Öte yanda ise “muhafazakâr sinema” akımının iki öncü ismi İsmail Güneş ve Mesut Uçakan, finans sorunlarından dolayı yıllardır parmaklarını bile kıpırdatamıyorlar!

Sinema yoluyla anlatmak istedikleri ciddi meseleleri olan bir sürü sanatçı bu hâllerdeyken, televizyonlarda en az yarısı kesilip biçilmeden yayımlanamayacak bir yozluk düzeyine erişmiş kimi “kitsch” filmler ve onların “kısa günün kârcısı” yönetmenleri ise gişede hasılat rekorları kırıyor.

Ülkemizde bu derece koftirik ve yüzeysel bir sinema beğenisi gitgide yaygınlaşıp -daha da kötüsü- kemikleşirken, “kanaat oluşturucusu” konumundaki sinema yazarları hem kendilerine “Hatamız nerede” diye hesap sormak, hem de artık daha fazla zaman kaybetmeden “genel düzey”i yükseltmeye çalışmak zorundadırlar. Pazar yerine erken gelip etrafa rahatça yayılmaktan başka bir meslekî üstünlüğü olmayan bir jakoben tayfa, kafalarına uymayan her meslektaşlarını “eşcinsel düşmanı”, “gerici”, “faşist”, “düşük tirajlı gazetenin yazarı”, “az izlenen televizyonun programcısı”, “internet sitelerinin önemsiz yazarı” gibi türlü yaftalarla etiketleyip küçümsemek yerine, -radyo, televizyon, gazete, dergi ya da internet, hangi mecra üzerinden olursa olsun- sergilediği çabalarla sinema dünyasına daha bilinçli izleyiciler kazandıran, Türk ve dünya sinemasının nitelikli örneklerine fazladan bir tek bilet daha kestiren bütün meslektaşlarını önkoşulsuz bir saygıyla kucaklasaydı, hiç kuşkusuz ki ülkemizde “sinema yazarlığı” da bugünkünden çok daha saygın bir konumda olurdu.

“Sinemalife”, geçen sonbaharda yola çıkarken, hemen her konuda olduğu gibi içerik yoğunluğu noktasında da itidalli bir üslûp benimsedi ve ne “aşırı elitist”, ne de “aşırı popülist” olmayan, “orta yol”cu bir yayın felsefesi üzerinden ilerledi. Bunu yapmakla çok da iyi etti; çünkü böylelikle, sinemanın büyüsüne yeni yeni kapılan genç kuşak okurlarının kasvetli bir “entelektüel anlaşılmazlık” sarmalında boğulup gitmesini engellemiş oldu. Sektörü, ne ticarî cephesi, ne de sanat boyutunu ihmal etmeksizin dengeli bir biçimde ele alan böylesi bir yaklaşımı, güçlü bir sinema sevgisini toplumun bütün katmanlarına yaymak adına son derece isabetli buluyor ve sonuna kadar destekliyorum.

“Sinemalife” ekibini oluşturan arkadaşlar, gelecek yıl, derginin kuruluşunun ikinci yıldönümü gelip çattığında hâlâ bu dirilik ve inanç içinde karşıma çıkarlarsa, bu çılgın çocukların başarısına en fazla sevinenlerden biri de ben olacağım. Ancak, böylesine yıpratıcı toplumsal ve ekonomik koşullar karşısında bir nedenle pes ederlerse, onların serüvenini çok yakından takip etmiş biri olarak yine en fazla ben üzüleceğim. Çünkü, etkin ve prestijli bir sinema yayıncılığı yapmanın tek yolunu yüksek masraflı “fizikî dergicilik”ten ibaret olarak görmeyip, hayâllerini internetin görece daha ekonomik küresel erişim ağına taşıyarak, sektörde sessiz sedasız bir devrime imza attı arkadaşlarımız…

Şimdiden sonra internet ortamında yüz tane sanal sinema dergisi kurulsa da onlar hep “öncü” kimlikleriyle çok farklı bir konumda olacaklar.

75 milyon nüfuslu şu “cüssesi büyük” ülkede, coşkulu ve yetenekli gençlerin projelerine sponsor olmanın önemini içtenlikle kavramış yalnızca 2-3 tane sanatsever işadamı ortaya çıksa, bunlar da “Biz Sinemalife'a her ay birer adet tam sayfa ilan veriyoruz” deseler, eminim ki bu dergi, editoryal ekibinin telif, temsil ve ulaşım giderlerini rahatça karşılayarak, daha uzun yıllar boyunca hiç bir aksama yaşamaksızın yoluna devam edebilecektir.

Ancak, Türkiye'nin -henüz “burjuvalığın yanından bile geçememiş”- varsıl sınıfını, kendi kişisel meslekî deneyimlerimden dolayı o kadar yakından tanıyorum ki…

O 2-3 sayfa ilanın parasını 2-3 saatte bir gece kulübünde yiyecek, ancak asla bir “sanatsal girişim”in emrine sunmayacak türden “köylü kodamanlar”la dolup taşıyor bu topraklar...

Oysa, bir çok Avrupa ülkesinde internet ortamına yapılan reklâm ve sponsorluk harcamalarının tutarı, neredeyse Türkiye'nin yıllık askerî bütçesine yaklaşmış durumda. Atlantik'in öte yakasında, ABD'deki manzarayı hiç telaffuz etmiyorum bile…

Bu yüzden, her yeni ayın başında ödüm kopuyor, sevgili Köksal'dan “Havlu attık, buraya kadarmış” şeklinde bir vedâ mesajı gelecek diye…

Umarım, “Sinemalife” ekibinin yolu “başına saksı düşmüş” bir kaç mangal yürekli müteşebbisle er ya da geç kesişir; böylelikle bizler de bu güzel dergiyi daha uzun yıllar boyunca zevkle okuma şansı buluruz.

Velhasıl, bu sayfalarda belki fiilen hiç olmadım ve bundan sonra da olmayacağım; ancak şu iyi bilinsin ki kalbim başlangıçtan beri Sinemalife ekibiyle birlikte çarpmakta…

İkinci yayın yılınız kutlu, yolunuz aydınlık olsun sevgili meslektaşlarım…


ALİ MURAT GÜVEN

Yeni Şafak gazetesi sinema editörü

* * *

'Sinemalife' dergisinin kurucusu ve şef editörü Köksal Aras'ın, derginin birinci kuruluş yıldönümü nedeniyle kaleme aldığı yazı:


Bir yılı geride bırakırken…

Türkiye'nin ilk online sinema dergisi “Sinemalife”ı bundan tam bir yıl önce yayına başlatmıştık. Sinemayı hayatlarının çok önemli birer parçası hâline getirmiş 3 kişinin bir araya gelmesiyle doğmuştu dergimiz…

“Sinemalife”ın mutfak hazırlıkları sürerken, aklımızda hep şu iddia vardı: Türkiye'de sinema sektörüne bir nebze olsun hizmet etmek ve internet yayıncılığı alanında büyük bir boşluğu doldurmak…

Bu anlamda, aradan geçen bir yıl zarfında söz konusu hedeflerimize büyük ölçüde ulaştığımızı düşünüyoruz. O gün 3 kişiyle yola çıkan ekibimiz, bugün ise tamı tamına 12 değerli yazarı bünyesinde barındırıyor.

Henüz ilk dönemlerimizde bile elektronik posta adresimize yığınla sinema eleştirisi ve inceleme-araştırma yazıları düşmeye başlamıştı. Bunların arasından, okuyucunun beklentilerini en iyi şekilde karşılayabileceğine inandığımız kimi kalemleri ayıkladık ve zaman içinde şimdiki çekirdek yayın kadromuzu oluşturduk. Öte yandan, bu süreçte bizler de “sinema yazarlığı” heyecanının sadece İstanbul ile sınırlı olmadığını, Anadolu'nun çok daha farklı yerlerinde bu işe kendini adamış insanların yaşadığını -geç de- olsa öğrenmiş oluyorduk. Öyle ki, dergimize Kars'tan, Mersin'den, Ankara'dan, Kıbrıs'tan, Trabzon'dan yazan arkadaşlarımız oldu ve kendilerine sayfalarımızı büyük bir mutluluk duyarak açtık.

“Sinemalife”, günümüzde 7-8 bin dolayındaki kemikleşmiş okuyucusuyla, kendi yayıncılık tekniğinin hem öncü, hem de lider dergisi konumundadır. “Okuma”nın pek sevilen bir eylem olmadığı Türkiye şartlarında, bir internet dergisinin bu sayıda bir sabit okuyucu kitlesine ulaşması hiç de küçümsenecek bir rakam sayılamaz. Kaldı ki halen ülkemizde yayımlanan “basılı” sinema dergilerinin bile bu kadar okuyucusu olmadığı tiraj raporlarıyla ortadadır.

“Sinemalife”, işte bu zor koşullarda yurdun ve dünyanın en az bir basılı yayın kadar hayran kitlesi edinmiş, onlara her ay düzenli olarak bir sinema dergisi okuma alışkanlığını kazandırmıştır. Üstelik, bu hizmeti için hiçbir okuyucusundan tek kuruş ücret de talep etmeksizin…

Şuna eminiz ki, ilgi eksikliği ve lojistik sorunları nedeniyle uzun yıllardır yalnızca büyük şehirlerde satışa sunulan sinema dergileri, görülebilir bir gelecekte yerlerini mutlaka online dergiciliğe bırakacaklardır. Bu karşı durulmaz teknolojik devrimi çok önceden görüp, türünün ilk örneğini sinemasever kamuoyuna sunmaktan dolayı gurur duyuyoruz.

“Sinemalife”, bir yıllık yayıncılık serüveninin ardından, bugün artık hem internet portallarına, hem de yazılı basına kendi alanında zengin bir içerik sunan “kaynak yayın organı” kimliğiyle, Türk sinema medyası içinde saygın bir konuma erişmiştir. Tamamen özgün bir içerik oluşturma kaygısıyla hazırladığımız eleştiriler, inceleme-araştırmalar, analizler ve röportajlar zamanla diğer medya kuruluşlarının da ilgisini çekmiş, ürünlerimizin sık sık alıntılanmasına giden yolu açmıştır. Özellikle de popüler sinema sitelerine ve çeşitli günlük gazetelerin sinema sayfalarına içeriğimizi “kaynak” olarak kabul ettirmiş olmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Bundan sonraki süreçte de özgün çalışmalarımız artarak devam edecektir.

Dergiyi yayımlamaya başladığımız ilk günden bu yana hiç bir zaman ekonomik bir kaygımız olmadı. Çünkü “Sinemalife” ticarî amaçlar ekseninde doğan bir yayın organı değildi. En azından, bugüne kadar oturup derginin muhasebesini falan hiç tutmadık. Biz yalnızca bu sektöre dostça hizmet etmek istedik ve aradan geçen bir yıl içinde de bunu başardığımıza inanıyoruz. “Sinemalife” bundan sonra da aynı tarafsız çizgisi ve duruşuyla, hiç bir politik görüşe alet olmadan yoluna kararlılıkla devam edecektir.

Kapak konularımızı, birinci sayımızdan itibaren, saatlerce süren müzakerelerin sonucunda belirledik. Kapaklarımızda yalnızca Hollywood'un büyük bütçeli popüler filmlerinin yer almasını da istemedik. Bu yerel bakış açısı doğrultusunda, ülkemizin değerli sinemacılarının gerçekleştirdikleri yeni filmleri fırsat buldukça “Sinemalife”ın kapağına taşıdık. Türk filmlerine sayfalarımızı ilk kez “Kabadayı” ile açmıştık; bu süreç “O… Çocukları” ile devam etti ve Ekim-2008 sayımızın kapağında da “Üç Maymun” yer aldı.

Bunun yanısıra, ülkemizin en önemli sinemasal etkinliği sayılan “Uluslararası İstanbul Altın Lale Film Festivali”ni de günü geldiğinde kapağımızdan görerek geniş kapsamlı haber dosyalarının konusu yaptık.

Türk sinemasında özgün ve özenli yapımlar beyazperdeye yansıdığı sürece, “Sinemalife”ın ulusal sinemamıza desteği de artarak devam edecektir.

Bugüne kadar yayımlamış olduğumuz 13 sayımızda da bizlere destek olan, gerek yazılı basında, gerekse görsel medyada ve gerekse internet dünyasındaki bütün gönül dostlarımıza teşekkürü bir borç biliyoruz.

Ancak, en büyük teşekkürümüz, her ayın ilk gününün sabahında güncellenmemizi sabırsızlık içinde bekleyen sadık okuyucularımızadır. Sizleri bugüne kadar sayfalarımızda yer alan düşünsel ürünlerle bir ölçüde mutlu edebildiysek, bizler için bunun üzerinde başkaca hiç bir şeyin önemi yoktur.

Çünkü, “Sinemalife” ekibi sizlerin bu ilgisi sayesinde hiç de yalnız olmadığını bilmektedir.

Daha nice yıllara “Sinemalife” ile ulaşmak dileğiyle…


KÖKSAL ARAS

Sinemalife Dergisi yayın editörü ve yazarı