Din öğretiminde hangi "norm"?

00:0010/04/2001, Salı
G: 11/09/2019, Çarşamba
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Kürşat Bumin

İki hafta kadar önce Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen "Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları Uluslararası Sempozyumu"nu kısaca gözden geçirmiştik. "Din öğretiminde AB normunu" yakalamayı amaçlayan bu toplantıya ilişkin ilk sorumuz AB''yi oluşturan ülkelerde böyle bir "norm"un olup olmadığı yönündeydi. Birkaç örnekten hareketle açıklamaya çalıştığım gibi, bu ülkelerdeki "Din öğretimi ve eğitimi" tek bir "norm"a bağlı değildi; hemen her ülkenin, hâkim din ve geleneğinden kaynaklanan farklı

İki hafta kadar önce Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen "Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları Uluslararası Sempozyumu"nu kısaca gözden geçirmiştik. "Din öğretiminde AB normunu" yakalamayı amaçlayan bu toplantıya ilişkin ilk sorumuz AB''yi oluşturan ülkelerde böyle bir "norm"un olup olmadığı yönündeydi. Birkaç örnekten hareketle açıklamaya çalıştığım gibi, bu ülkelerdeki "Din öğretimi ve eğitimi" tek bir "norm"a bağlı değildi; hemen her ülkenin, hâkim din ve geleneğinden kaynaklanan farklı bir eğitim/öğretim biçimi, dolayısıyla farklı bir "norm"u vardı. Yunanistan''daki öğretim/eğitim İrlanda''dakine benzemiyor. Fransa ve Almanya kabul görmüş yöntemler birbirini tutmuyordu. Ayrıca çok önemli olarak, Türkiye''nin bu ortak "norm"un üzerine atlamadan düşünmesi gereken bir husus daha vardı: "AB''ye İslam dünyasından girecek tek ülke" olarak takdim edilen Türkiye''nin nüfusunun çok büyük bir bölümü (biliyorsunuz, bu konuda en babayiğit tahmin %991) artık hiç değilse 70 yıldır Müslüman''dı. Yani kısaca Türkiye''nin "Din öğretiminde AB normu" diyerek alelâcele ortaya atılması için vakit henüz çok erkendi. Düşünmeden, araştırmadan, tartışmadan neyin "ortak normu" bu böyle?

Önümde söz konusu sempozyumdan bir fotoğraf duruyor. Soldan sağa, Rum Patriği Bartholemeos, Hahambaşı Davit Aseo adına İsak Halevo, Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz''ı yanyana görüyoruz. Patrik ve Hahambaşı''nın temsilcisi dini kıyafetleri içinde. Milli Eğitim Bakanı''nın üzerinde sivil kıyafet var. Diyanet İşleri Başkanı''nın kıyafeti ise, önceki iki kıyafetin bir "sentezi" olarak nitelenebilecek türde: Kravat-ceket üzerine cüppe ve başa sarık... Bana sorarsanız, aslında Başkan''ın bu "sentez" kıyafeti hemen her şeyi -ve tabii bu arada Türkiye''deki "Din öğretimi normunu" da- çok iyi açıklıyor...

Bu fotoğraftaki birinci "tutarsızlık", fotoğrafta yer alanların kimliklerinden kaynaklanıyor. Patrik ve Hahambaşı''nın temsilcisi orada birer cemaati ve "Kilise"yi temsil ediyorlar; oysa diğeri birer siyasetçi ve devlet memuru. Bu dört kişi aynı düzlemde dört kişi değil ki, başbaşa verip ülkedeki "Din öğretimi normu"nun nasıl olabileceğine karar verebilsinler. Eğer Diyanet İşleri Başkanı da ilk iki kişi gibi bir kimliğe sahip olsaydı, o zaman Milli Eğitim Bakanı''nın bu üç din adamıyla söz konusu "norm"u gözden geçirmesi tabii karşılanabilirdi. Oysa söylediğimiz gibi durum böyle değil; fotoğraftaki durum 3-1 yerine 2-2. Dolayısıyla, tek başına bu fotoğraf bile "AB normu"na uygun değil...

Fotoğraftaki ikinci "tutarsızlık", Patrik ve Hahambaşı''nın temsilcisinin (bu arada Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan''ın mazeret bildirdiğini de hatırlayalım) bu sempozyuma ne münasebetle çağrıldıkları. Türkiye''deki okullarda Müslüman olmayanlara da yönelik de bir "din öğretimi" varmış gibi onlar da çağrılmışlar... Sen tut herşeyden önce ülkedeki "Kiliseler"in kendi cemaatlerinin "din eğitimi" için ihtiyacı olan din adamlarını yetiştirmelerini engelle, sonra da ortada hiçbir sorun yokmuş gibi Patrikleri ve Hahambaşı''nı "hoşgörü" sempozyumunda biraraya getir!

Bu sempozyumun daha adından başlayarak problemli olduğu da söylenebilir. Şöyle ki: Sempozyumun adı "Din öğretimi" olarak tasarlanmış; oysa "AB normuna" göre bu adın "Din öğretimi ve eğitimi" olması gerekmez mi? AB ülkelerinin eğitim sistemlerine farklı biçimlerde girmiş olan sadece "Din öğretimi" mi? Bu uygulamalar (tabii ki öğrencilerin ve "velilerin" seçim hakkı saklı olmak suretiyle) "öğretim"le birlikte "eğitim"in de verilerek öğrencileri "Kiliseler"e kazanmak değil mi? Milli Eğitim Bakanlığı''nın düzenlediği sempozyumda bu önemli farklılık da aceleye getirilmiş. Nitekim toplantıda yapılan açıklamalar bunu açıkça gösteriyor:

Sempozyumdaki "Türk uzmanlar"ın Avrupalılar''dan gelen "Geleneksel yöntemleri yıkın. İnsanlar ne mezheplere sığıyor ne de dinlere. Din kültürü tek bir din üzerinden değil, dünya dinleri üzerinden yapılır" önerisini oy çokluğuyla kabul ettikleri söyleniyor. "Öneri"den açıkça anlaşılıyor ki, "Türk uzmanlar"ın kafalarındaki "norm" sadece "din öğretimi"ne ilişkindir. Oysa mesele biraz daha ciddi olarak araştırılsa, haklı olarak, Patrikler ve Hahambaşı gibi "Müslüman uzmanlar"ın da bu sınırlı amaçla yetinmeyecekleri görülecektir.

Gazetelerde yer alan bilgilere göre, sempozyum sonrası "din öğretimi"nde izlenecek yeni yöntemin getirdiği yeniliklerden bazıları şunlardır:

"Okullarda eğitim, mezhep ve din ayrımı yapılmadan verilecek..."

"Öğrenciler, Müslümanlığın yanında diğer dinleri de öğrenecek. Dinler arasında seçim yaparken ona özgür olduğu söylenecek."

"Çocuklar, din dersinde anlatılan peygamberlerin hayatlarından hikayeleri sorgulayabilecek."

Bütün bu yenilikler kötü bir şey değil tabii ki... Ama bütün bunlar eleştirel bir "Dinler tarihi" dersi gibi bir şey... Ama bütün bunların (sadece Müslümanlar için değil, her dinden insanlar için) "din öğretimi/eğitimi"ni karşıladığı söylenebilir mi?

Bu arada, Milli Eğitim Bakanı''nın "yeni yöntem"e ilişkin görüşünü de hatırlayalım:

"İyi insan yetiştirmek dinlerin ortak amacı. Çocuklarımız körü körüne uygulayıcı olmamalı. Onlar, kutsal metinleri ezberlemek yerine sorgulamalı. Bu sorgulamanın nasıl yapılacağını hep birlikte belirlemeliyiz."(!)

Hiç olur mu öyle şey! Bu "naif" öneriye her dinden dindar "O kadar da sorgulatma!" diyerek haklı olarak karşı çıkmayacak mıdır?

Sonuç olarak: Din öğretiminde "AB normu"nun ya da "Yeni Yöntem Arayışları"nın sorgulandığı sempozyumlar düzenlemek o kadar kolay iş değil. Herşeyden önce kendi "norm"un üzerine kafa yoracak, tartışacak ve ortaya toplumun her kesiminin onayını alacak yeni normlar koyacaksın...