Kısakürek "Doğu Faciası"nı nereden bakarak eleştiriyordu?

00:0029/11/2011, Salı
G: 5/09/2019, Perşembe
Kürşat Bumin

“Dersim özürü”ne ilişkin dünkü (üçüncü) yazımı “Bu durumda sıra geldi Necip Fazıl''ın Büyük Doğu''da (3 Şubat 1950 ve 10 Şubat 1950 tarihli sayılar) Dersim meselesine ilişkin yayımladığı iki yazının hangi ilkeler, değerler ve hassasiyetlerden hareketle kaleme aldığına” diyerek bitirmiştim.Söz konusu iki yazının ilk bölümü Dersim faciasına ilişkin ağır eleştiriler eşliğinde epeyce bilgi verdikten sonra “Celal Bayar''ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak''ın Genel Kurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında

“Dersim özürü”ne ilişkin dünkü (üçüncü) yazımı “Bu durumda sıra geldi Necip Fazıl''ın Büyük Doğu''da (3 Şubat 1950 ve 10 Şubat 1950 tarihli sayılar) Dersim meselesine ilişkin yayımladığı iki yazının hangi ilkeler, değerler ve hassasiyetlerden hareketle kaleme aldığına” diyerek bitirmiştim.

Söz konusu iki yazının ilk bölümü Dersim faciasına ilişkin ağır eleştiriler eşliğinde epeyce bilgi verdikten sonra “Celal Bayar''ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak''ın Genel Kurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, her tavsifin üstündedir” şeklinde dönem itibariyle eşine az rastlanır çok erken ve –tabii ki yerinde– ağır bir tavsif ile son bulmaktadır. Büyük Doğu''nun sahibi ve başyazarını sergilediği bu dirâyet ve cesaretinden dolayı alkışlamamak imkansızdır.

(Bu arada Büyük Doğu''nun birkaç sayı sonra “Otuzüç Kurşun” olayının üzerine de yine aynı dirâyet ve cesaretle gittiğini de hatırlatayım.)

Necip Fazıl, daha sonra “bu mıntıkanın ananevi isyancılarına karşılık” cumhuriyet idaresinin gerçekleştirdiği bu tenkil ve şiddeti Tanzimat''tan beri hükümetlerin “hayallerinden bile geçirmediğini” hatırlatıp şöyle devam etmektedir:

“Zira karşılarındaki kütle, bazı uygunsuz hallere yataklık etmesine rağmen, kendisindendir, sâf ve halis Türktür; ve her teşhisin başında, asli ve mümessil unsurlarıyla Müslümandır.”

Demek ki, bölge halkının “saf ve halis Türk” olması “ve her teşhisin başında, asli ve mümessil unsurlarıyla Müslüman” olması, önceki hükümetlerin cumhuriyet idaresinin reva gördüğü şiddetten sakınmalarının nedenidir. Necip Fazıl, bölge halkına ilişkin şu nitelemeyi de hatırlatır hemen:

“Irki cephesi tamam, dini cephesi ise ancak dindarları alâkalandırabilecek bir bölünüş hali ifade eden Tunçeli Türklerini”

Burada sözü edilen “dini cephesi ise ancak dindarları alâkalandırabilecek bir bölünüş”den anlamamız gereken ise yazarın biraz ilerde ayrıntısına gireceği Sünnilik-Alevilik meselesi olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde. Ama “Irki cephesi tamam” şeklindeki ilk cümlecik, Dersim harekâtının asıl olarak neyi hedef aldığına işaret etmesi açısından önemlidir.

Necip Fazıl, bu tespitinden sonra Tunçelililerin 1935 sayımına göre 108.000 kişiden oluştuğu bilgisini verip bu nüfusu da kendi içinde şöyle sınıflandırmaktadır: “15.000 kadarı Kürt zannedilmek ve yarısından fazlasının da Alevi olmak şartıyla öz Türktür.”

Sayıları 15.000 olarak verilen Kürtlere ilişkin bir bulgu da şudur:

“Kürt zannedilenler ise halis dağ Türkleri, Zazalar olarak asıllarına irca edilince, Akkoyunlu soyunun, mümkün olduğu kadar iptidaî, fakat en halis bir damarından gelen Dersim halkını, tamamiyle ve yekpare Türk ve yarı yarıya Alevi ve Sünni kabul edebiliriz.”

(“Kürtler”e ilişkin olarak kullanılan ve dilimizi epeydir terk etmiş olan “Dağ Türkleri” tanımlamasını hatırlıyorsunuzdur muhakkak!)

Peki Dersim nüfusunun “yarısından fazlasını” oluşturan Alevilere ilişkin değerlendirme nasıldır? Şöyle:

“Dersim''in Alevilik sığınağı olması, Yavuz Sultan Selim''in çektiği gerçek İslâm kılıcı önünde, Şah İsmail eliyle ruhları zehirlenmiş birçok Alevî Türklerin Dersim dağlarına ve sütrelerine iltica etmiş olmasındandır.”

Dikkat ederseniz, biraz önce kendisinden sadece “dindarları alâkalandırabilecek bir bölünüş” olarak söz edilen Alevilik, hızla “Yavuz Sultan Selim''in çektiği gerçek İslam kılıcı” önünde “ruhları zehirlenmiş” Türklere dönüşmüş durumdadır.

Necip Fazıl, Alevilik bahsini şöyle sürdürmektedir:

“Hatta, maalesef Müslümanlığı Türk''ün putperest mazisine kadar zıt yollar içinde inhirafa uğratan bu Alevilerde, eski Şaman hurafelerinin izleri hâlâ ve daima tüter. Bunlar, hak dinin hakikat yolundan sapmalarına karşı, ırk hususiyet ve anane tamamiyetini en sâf mikyasta muhafaza etmişlerdir.”

Anlaşıldığı kadarıyla elde kalan makbul özellik “sâf mikyasta muhafaza edilen” ırki hususiyet, yani Türklüktür.

Gelelim “Sünni Dersim Türkleri”ne:

“Sünni olan Dersim Türklerine gelince, onlar, yine Türklüğün öz ırk cevheri üzerinde, Müslümanlığın hakiki ruh ışığını temerküz ettirmiş, en nadir hassasiyet mayasiyle içli ve derin Anadolunun tarih boyunca gelip giden öksüzlük melalini yaşatıcı, hem Müslümanlık ve Türkklük bakımından son ve halis iptidaî madde unsurlarıdır.”

Dersim''e ilişkin bu ırk ve inanç haritası çizildikten sonra Necip Fazıl, Dersim Operasyonu''nun amacını şöyle toparlamaktadır:

“Bu gaye ve maksat, muhafazakâr farzedilen bir sahanın bu ruha yataklık etmesine, üstüne kezzap dökerek mani olmaktır ki, bu ölçünün altında, şahısları tedip ve tenkil etmek değil, mukaddesatı ezmek gibi bir kast ve niyet taşıdığı apaçıktır.”

Ama görüyorsunuz, hakkında epeyce bilgi verilen bu “Doğu Faciası”nın ne amaçla gerçekleştirildiğine ilişkin yapılan bu tespiti biraz önce Dersim nüfusuna ilişkin yapılan tasvirlerden hareketle anlamak imkansızdır. Dersim nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan Aleviler (Türklükleri şüphe götürmese de) “hak dinin hakikat yolundan sapmalar” nitelemesi çerçevesinde açıklandığına göre,”operasyon”un “mukaddesatı ezmek gibi bir kast ve niyet taşıdığını” ileri sürmek tutarlı bir çıkarım mıdır? Değildir herhalde...

Gördüğümüz gibi Necip Fazıl''ın bu “Doğu Faciası” analizinde “milli devlet” daha doğrusu “bir millet yaratmak” peşinde olan ceberut devletten bahis yoktur. Bu devletin “mukaddesatı ezmek” olarak adlandırılabilecek harekâtları-”devrimleri” tabii ki eksik değildir. Ancak Devlet şiddetinin Dersim''in üzerine hangi “gaye ve maksat” ile yüklendiğinin nedenini “mukaddesatı ezmek gibi bir kasıt ve niyet”e bağlamak olayın diğer birçok cephesini görmezden gelmek ya da görmemek değil midir?

Necip Fazıl''ın Başbakan''ın konuşmasında yer verdiği Dersim değerlendirmesi etrafında dört yazıdır dolaşmamın nedeni de açıklayayım:

Yazarın Dersim''i 1950 gibi Tek Parti''den henüz çıkıldığı ama demokrasinin henüz ufukta görülmediği bir zorlu dönemde ısrarla konu edinmesi onun sevap hanesine yazılacak erdemlerinden birisidir. Ama bu tarihin üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu durumda biz bugün Dersim tenkil ve şiddetini çok daha farklı ve çeşitli açılardan değerlendirmek zorunda değil miyiz? Cumhuriyet''in temellerini konu edinen siyasi analizler olmaksızın Dersim''i anlamamız mümkün mü? Sadece dini anlamda bir “mukaddesat”la sınırlı kalmayan bir moral yaklaşım olmadan mümkün mü? Ne bileyim mesela “hümanizm” çerçevesinde yaklaşamaz mıyız? “Hümanizm” deyince aklıma geldi: Hangi yazım hakkında olduğunu unuttuğum bir okur mektubu “Biz hümanist değil Müslümanız!” diyordu. Ben de ona şu yanıtı vermiştim: “Büyük daireye yerleşmek daha makul değil mi? Çünkü belki biliyorsunuzdur, ''İslam Hümanizmi'' adlı güzel bir kitap bile mevcut!”