Deprem ilâhî bir ceza mıdır?

04:007/02/2025, Cuma
G: 7/02/2025, Cuma
Mahmut Ay

6 Şubat 2023’te meydana gelen Maraş merkezli depremin üzerinden iki yıl geçti. Bir kez daha bu depremde vefat edenleri, hükmî şehadet mertebesine nail olmaları niyazıyla rahmetle anıyoruz. Adına “dünya” denen bu geçici hayatımız, türlü türlü imtihanlar, zorluklar ve musibetlerle dolu. Bunlardan biri, hatta belki de bizi en aciz ve çaresiz bırakanı, doğal afetler. Hayatımız boyunca küçük-büyük pek çok doğal afete maruz kalmak durumundayız. Bu doğal afetlerin en dehşetli olanlarının başında belki

6 Şubat 2023’te meydana gelen Maraş merkezli depremin üzerinden iki yıl geçti. Bir kez daha bu depremde vefat edenleri, hükmî şehadet mertebesine nail olmaları niyazıyla rahmetle anıyoruz. Adına “dünya” denen bu geçici hayatımız, türlü türlü imtihanlar, zorluklar ve musibetlerle dolu. Bunlardan biri, hatta belki de bizi en aciz ve çaresiz bırakanı, doğal afetler. Hayatımız boyunca küçük-büyük pek çok doğal afete maruz kalmak durumundayız. Bu doğal afetlerin en dehşetli olanlarının başında belki de deprem gelir. Depremlerin “nasıl” meydana geldiğine ve nasıl yıkıcı etkiler yaptığına dair jeoloji gereken açıklamaları yapmaktadır. Peki, din bu konuda ne söyler? Hikmetli Kitap’ta bu konuda ne buyurulur?

Aslında bu soru, “Doğal afetler niçin var, varoluş hikmetleri nedir? Bunlar, ilâhî bir ceza mıdır?” şeklinde genelleştirilebilir. Biz, bu genel soruyu deprem özelinde sorup cevabını aramaya gayret edeceğiz.

Kur’ân-ı Hakîm’de deprem, “zelzele”, “racc”, “racef” ve “hasef” gibi çeşitli kelimelerle şu üç bağlamda zikredilir: 1. Lut kavmi, Semud kavmi ve Medyen halkı gibi peygamberleri yalanlayan toplumların helâk sebebi olarak. 2. Mekke müşriklerini, önceki kavimlerin başına gelen deprem gibi helâk edici felaketlerin benzerini yaşatmakla tehdit vesilesi olarak. 3. Kıyamet anında meydana gelecek büyük bir sarsıntı olarak.

Kur’ân’da geçmiş kavimlerin helâk edilişleri anlatılırken, onların deprem gibi doğal afetler vasıtasıyla yok edildikleri ifade edilir. Bu da, ilk nesillerden itibaren Müslümanların deprem hâdisesini umumiyetle ilâhî bir ceza şeklinde anlamalarına sebep olmuştur. Hâlbuki bu genel algı, pek isabetli değildir. Depremi ve diğer doğal afetleri, “ilâhî bir ceza” değil, “ilâhî bir imtihan” olarak görmek daha doğru olacaktır. Bunu şöyle gerekçelendirebiliriz:

1. Hikmetli Kitap, geçmiş kavimlerin helâk kıssalarını anlatırken, deprem gibi doğal afetleri, Kâdir-i Mutlak bir Allah’ın var olduğu ve her şeyi O’nun planlayıp yarattığı şeklindeki genel mesajına hizmet edecek şekilde anlatmaktadır. Bu kıssaların genel muhtevası şu şekildedir: Allah tarafından insanlara hakikati tebliğ etmek üzere gönderilen bir peygamberi toplum yalanlar. Peygamberin uyarıları ve tebliğleri devam eder. Ancak toplum, tutumundan vaz geçmez ve sonunda Allah deprem gibi felaketler göndererek o toplumu yerle yeksan eder. Bu anlatılara bakarak, depremin her zaman ilâhî bir ceza aracı olduğu sonucu çıkarılamaz. Zira Kur’ân’daki helâk kıssaları, deprem gibi doğal afetlerin her zaman niçin meydana geldiğini açıklamaz; yalnızca mutlak kudret sahibi Yüce Yaratıcı’nın, geçmişte bu tür afetleri peygamberlerini reddeden, hatta öldürmeye teşebbüs eden ve hakikate tamamen gözünü ve gönlünü kapatmış olan toplumları cezalandırma aracı olarak kullandığını gösterir.

2. Hikmetli Kitap’taki anlatıların muhteva ve üslubundan anlaşıldığı kadarıyla bu kıssalarda anlatılan helâk biçimleri, yaşayan bir peygamberi inkâr etmenin cezasıdır. Ancak daha sonraki dönemlerde, Yüce Yaratıcı’nın, doğal afetleri bir cezalandırma vasıtası kılıp kılmayacağına dair net bir bilgi yoktur. Rahmet Elçisi (sav), Buhârî’nin naklettiği bir kutlu sözünde Hak Teâlâ’nın, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına geldiği gibi kendi ümmetine topyekûn bir ceza vermeyeceğini, ümmetini helâk etmek için büyük afetler yaşatmayacağını bildirmiştir. Bu kutlu sözden, O’nun (sav) ümmetinin toplu helâklerden muaf tutulduğunu anlamaktayız.

3. Jeolojideki gelişmeler sayesinde, bugün artık depremlerin meydana gelme sebeplerini çok iyi biliyoruz. Buna göre deprem, rastgele bir yerde değil; fay hatlarının bulunduğu yerlerde olmaktadır. Depremlerin meydana geldiği yerlere bakıldığında, bunların orada yaşayanların Müslüman olup olmamasına, namaz kılıp kılmamasına, ahlâksız olup olmamasına göre belirlenmediği âşikârdır. Tarihi bilgilere göre, sahâbenin yaşadığı dönemlerde, Şam gibi şehirlerde büyük depremler yaşanmıştır. (Bk. Nuh Arslantaş, İslâm Tarihinde Depremler ve Algılanma Biçimleri, s. 178). Rahmet Elçisi’nin, hayatının son yıllarını geçirdiği, çok sevdiği ve mübarek bedeninin kıyamete kadar toprağını teşrif edeceği Medine’de 654/1265’da büyük bir deprem meydana gelmiştir. (Bk. Arslantaş, age, s. 185). Dünyada ve ülkemizde de depremlerin yaşandığı yerlere bakıldığında, buralarda yaşayanların diğer ülkelerde ya da şehirlerde yaşayanlardan daha dinsiz ya da ahlâksız olduğunu söylemek mümkün değildir.

4. Deprem nedeniyle vefat edenlere bakıldığında, bunlar arasında dindar-dinsiz, ahlâklı-ahlâksız ayırımının olmadığı görülmektedir. Yıkılan binalara bakıldığında ise, bunların arasında camiler, medreseler ve tekkeler de vardır. Mesela Sultan Fatih’in inşa ettirdiği Fatih Camii, 1766 yılındaki şiddetli depremde büyük oranda yıkılmış; 1771 senesinde III. Mustafa tarafından yeniden inşa edilmiştir. Demek ki, depremden zarar görmek, imanın zayıflığıyla değil, binaların zayıflığıyla; ahlâkın çürüklüğüyle değil zeminin çürüklüğüyle alakalı bir olgudur.

Hâsılı; yağmurun yağması veya güneşin doğması, nasıl doğal sebeplere bağlı doğal bir hâdise ise, deprem ve diğer doğal afetler de, doğal sebeplerle meydana gelen hadiselerdir. Bunları, ilâhî cezalar olarak görmek doğru değildir. Ancak içinde yaşadığımız dünyayı bu tür doğal afetleri barındıracak şekilde tasarlayan ve vakti zamanı geldiğinde bu afetleri yaratan bir Yüce Yaratıcı vardır. Bu doğal afetlerden kimlerin etkileneceği yine O’nun ezelî takdiri dahilindedir. Fay hatlarının ne zaman, ne şekilde ve hangi büyüklükte kırılacağını da takdir eden O’dur. O, dilerse bu tür doğal afetleri bazen bir cezalandırma vasıtası olarak da kullanabilir. Ancak yaşanan doğal afetlerin hangisinin ilâhî bir ceza mahiyetinde olup olmadığını bize bildirecek bir kaynak olmadığı için “Bu deprem ya da şu sel, Allah’ın filanca toplumu cezalandırmasıdır.” şeklinde kesin bir yargıda bulunmak doğru değildir. Deprem gibi insanı aciz ve çaresiz bırakan doğal afetlerle karşılaştığımızda, bize düşen vazife, yaşadığımız olumlu-olumsuz her şeyin bir imtihan vesilesi olduğu gibi, bu yaşanan afetlerin de bir imtihan olduğunu hatırlayıp Yüce Mevlâ’ya sığınmaktır.

#Aktüel
#Din
#İslam
#Mahmut Ay