Din-tasavvuf-sanat

00:0020/07/2013, Cumartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Ömer Lekesiz

İslam sanatı dendikte, iki yanlışa birlikte düşmekten kaçınamıyoruz.İlki, sanatı "aşk" merkezli bir ontolojiyle sınırlandırarak onu bir tür "aşk-ınlık hali"yle eşitlemek, dolayısıyla sanatı ulvileştirmek suretiyle ve hatta onu Şeriat(lar)"ın üstünde konumlandırmak, ikincisi ise sanatı dünyevi bir uğraş şeklinde sınırlandırıp, onu salt faydacı bir konuma hapsetmek şeklinde gerçekleşiyor.Bu yanlışlar üzerinde durmadan önce şunu bildirmemizde yarar var: Vahiy, sanat vb. şeylere kendinden bir "öz" verir

İslam sanatı dendikte, iki yanlışa birlikte düşmekten kaçınamıyoruz.

İlki, sanatı "aşk" merkezli bir ontolojiyle sınırlandırarak onu bir tür "aşk-ınlık hali"yle eşitlemek, dolayısıyla sanatı ulvileştirmek suretiyle ve hatta onu Şeriat(lar)"ın üstünde konumlandırmak, ikincisi ise sanatı dünyevi bir uğraş şeklinde sınırlandırıp, onu salt faydacı bir konuma hapsetmek şeklinde gerçekleşiyor.

Bu yanlışlar üzerinde durmadan önce şunu bildirmemizde yarar var: Vahiy, sanat vb. şeylere kendinden bir "öz" verir ama form vermez. Çünkü form, ferdi zaman"a göre değişerek külli zamana dahil olur. Bu nedenle sanatın banisi olarak bilinen peygamberlerin işleri bir sanat tarzına indirgenemeyeceği gibi, onlar vasıtasıyla ortaya çıkan İlahi sonuçlar da bir sanat düşüncesine sığdırılarak ihata edilemez.

İki yanlışımıza dönecek olursak, her ikisinin de tipik bir paradoks olarak hem dünyevi olandan kaçınmamızdan hem dünyevi olana itibarda haddi aşmamızdan kaynaklandığını görebiliriz. Burdaki etki de öncelikle Batı sanatıyla ilgili ezberimizden kaynaklanıyor olabilir.

Batı sanatının serüveni bir sekülerleşme serüvenidir; erken Hıristiyan sanatını izleyen her yeni sanat akımı Hıristiyanlıktan uzaklaşma nisbetiyle maruftur.

Bunun bir diğer ifadesi Batı"da sanatının sadece doğaya tahakküm eden insan"ı esas alması, din ve dünya arasında yüzyıllardan beri oluşturulmaya çalışılan yarığı kapanmayacak bir şekilde derinleştirmiş olmasıdır.

Bu sonuç bizim sanat konusundaki iki yaklaşımımız, ilkinde dünyasal olana karşı aşırı kapanma, ikincisinde ise dünyasal olanı bir zorunluluk katına yükseltme şeklinde beliriyor.

Şimdi bu iki yanlışın da dışına çıkarak konuya mümince bir bakışla bakmak istediğimizde, öncelikle sanat hakkında salt ulvileştirmenin ve salt dünyevileştirmenin gerekmediğini söyleyebiliriz.

Diğer bir söyleyişle, mümince bir hayatın reddedeceği din ve dünya ayrımı, din ve sanat ayrımı için de geçerlidir.

Dolayısıyla bir mümin sanatı ulvileştirme ya da dünyevileştirme makamında olmak yerine, kendi dünya görüşüne mahsus kavramların ışığında sahih bir makamda bulunabilme imkanına sahiptir.

Örneğin Batı"daki mezkur yarılmanın yerine, mümin, kendi farkının farkını da gösteren "berzah"ı esas alırsa, bu bağlamda müsmir bir feneri yeniden elde etmiş olabilir.

İbn Arabi berzah"ı şöyle tanımlıyor: "Berzah bilinen/bilinmeyen, var olan/olmayan, olumlanan/olumsuzlanan, akledilir olan/olmayan şeyler arasında ayırıcı bir durum olduğu için "berzah" diye isimlendirildi. Berzah kendiliğinden akledilirdir ve hayalden başka bir şey değildir. Çünkü onu algıladığında –şayet akıllı isen– var olan bir şeyi algıladığını bilirsin. Gözün onun yerine düşer ve kesin bir kanıtla şunu anlarsın: Kendi başına ve asıl itibariyle, orada bir şey vardır. Binaenaleyh berzah, kendi adına bir varlık şeyliği kabul edip kendini var-sayarken aynı "şeyliği" ondan düştüğün bir şey değildir." (Fütuhat-ı Mekkiyye 2, Çev: Ekrem Demirli, Litera Yay.)

Daha önceki bir yazımızda Tasavvuf"un İslam sanatının doğma ve yaşama alanı olduğunu söylemiştik.

Şimdi de bunlardan hareketle ve nedeni olduğu şey itibariyle Tasavvufi idrakin, Şeriat ile sanat arasında bir berzah olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Tasavvufi idrak onları hem birarada tutar hem ayırır. Birarada tutması birleştirmesi (ittihat) olmadığı gibi, ayrıması da birbirinden bağımsızlaştırması demek değildir.

İslam sanatının ilk özelliğinin Tevhid olduğunu söyleyenler, sanıyorum ki Tasavvufi idrakin bu bağlamda "birleyen" bir berzah "da" olduğunu gözeterek onu söylemişlerdir.