‘Ümmü Gülsüm ve Türkler’

04:0027/01/2026, Salı
G: 27/01/2026, Salı
Ömer Lekesiz

Bizim sofilerden oluşan bir grupla gidinceye kadar Kahire’yi piramitleriyle, İskenderiye’yi kütüphanesiyle meşhur sanırdım. Grup imamımızdan aldığım izinle iki tam gün bu şehirlerin sokaklarında rüzgârın yönüne tabi olarak gezdiğimde ise şu şunu düşündüm: Mısır’ı temsilen bu iki şehri meşhur eden en önemli şey musiki olmalı. Zira burada musiki, bizde kimlerinin kendi kültürel seviyesini belirtmek için “isizlikte edinilen iş” anlamında “boş zamanlarımda musiki dinlerim” deyişlerindeki gibi boş zamanı

Bizim sofilerden oluşan bir grupla gidinceye kadar Kahire’yi piramitleriyle, İskenderiye’yi kütüphanesiyle meşhur sanırdım.

Grup imamımızdan aldığım izinle iki tam gün bu şehirlerin sokaklarında rüzgârın yönüne tabi olarak gezdiğimde ise şu şunu düşündüm: Mısır’ı temsilen bu iki şehri meşhur eden en önemli şey musiki olmalı. Zira burada musiki, bizde kimlerinin kendi kültürel seviyesini belirtmek için “isizlikte edinilen iş” anlamında “boş zamanlarımda musiki dinlerim” deyişlerindeki gibi boş zamanı doldurmaya değil, bilakis boşluğun kendisini doldurmaya mahsus bir şeydi ve bu taksicinden kahvecisine kadar gündelik hayatın hareketi içinde yer alan hemen herkesin ortak haliydi sanki.

Bu idrakimde, Mısır’a gitmeden önce -asla sıradan olmayan bir musikinin sıradan bir dinleyicisi olarak- şarkılarından bazılarını bildiğim Ümmü Gülsüm’ün (Fatıma bint İbrahim es-Seyyid el-Biltaci, 1898-1975) “biz” kelimesiyle ifade edebileceğim çok özel bir kültürel konuma yerleşiverdiğini de hemen belirtmeliyim.

Nasıl yerleşmesin ki… Yaşadığı dönemde “Şarkı’n yegâne ses kraliçesi”, “Doğu’nun en gür sesi”, “Şark’ın bülbülü”… olarak nitelenen Ümmü Gülsüm, halen “Şu şarkıcıyı bir dinleseniz sanki Ümmü Gülsüm”; “Ümmü Gülsüm’den sonraki en iyi ses” şeklindeki benzetmelerin kaynağı olarak iyinin değil en iyinin son sınırında durmaktadır.

Arz ettiğim bu hususlara göre, Ümmü Gülsüm’ü şimdi Murat Özyıldırım’ın “Doğu’nun Bitmeyen Şarkısı – Ümmü Gülsüm ve Türkler” adlı kitabından (Ketebe, Aralık 2024) daha yakîn olarak tanımak da ilgili herkesten önce benim kârım olsa gerektir.

Özyıldırım’ın bu kitabı, adının verdiği ilk intibaya göre Ümmü Gülsüm’ün Türklerle olan ilişkisini konu edinmekle birlikte, aslında yazarının akademik meşguliyetiyle doğrudan bağlantılı olarak musiki temalı bir “arkeoloji” çalışmasıdır. Dolayısıyla Özyıldırım’ın Ümmü Gülsüm kitabını tür olarak bir biyografiye ya da bir sanatçının hayatındaki bir ya da birkaç devre havale etmek onun hakkını gasp etmek olacaktır.

Öte yandan bu kitap, yine “biz” kelimesine başvurarak söyleyecek olursak Mısır’da ve Türkiye’de musikimizin maruz kaldığı baskı ve zulümlerin siyasi ve ideolojik nedenlerini; mevcut kültürel zevk algısının değişme tanımlı tahribini; 1517 yılından beri Osmanlı mülkü olan, özerk bir devlet olduğunda bile Osmanlı ile milli bağı hiç kopmayan Mısır’ın zorla kendi tarihimizin dışına itilmesini; dayatılan onca şeye rağmen Türk halkının Mısır musikisine, onların da Türk musikisine olan ülfet ile aşinalıklarını… ihtiva etmesi bakımından da arkeolojiyi biraz aşmaktadır.

Özyıldırım’ın, çeyrek asırdır yürüttüğü çalışmalara, yerli ve yabancı dilde yayımlanan ilgili kitaplarına yaslı olan Doğu’nun Bitmeyen Şarkısı’nı, zamanın mezkur devirlerindeki zulüm ve acı esaslı tarihimizden biraz beriye çekilerek ana hatlarıyla şöyle değerlendirebiliriz:

Her şeyden önce Türkiye’deki Ümmü Gülsüm algısı, “Araplar hain – Türkler sömürgen” şeklindeki kısır tartışmaları aşan, böylece Ümmü Gülsüm’e “Arap şarkıcı” değil, din kavramını ihtiva eden milletin ses ve musikide son derece hünerli evladı olma vasfına tabi bir algıdır. Diğer bir söyleyişle Ümmü Gülsüm’ün “bizleşme”si ortak medeniyetin ve onun ürettiği ortak kültürün doğal soncudur.

Türkiye’de Radyo devrinde, önce şarkılarıyla entelektüel çevrelerde büyük beğeni kazanan Ümmü Gülsüm, plaklarının ve filmlerinin de gelmesiyle mezkur beğeni çevresini aşarak diğer bir söyleyişle popülerleşerek Türk halkının hayranlığını kazanmıştır. Böylece entelektüel kesimlerce “kaybolan büyük musiki üslubunun yaşayan sembolü” olarak değer gören Ümmü Gülsüm, hüznün zirvelerinde dolaşmayı seven halkın da büyük starlarından biri oluvermiştir.

Ümmü Gülsüm’ü Doğu’nun estetik ikliminde bir zirve olarak gören Türk sanatçıları onu Mısır’da bizzat ziyaret ederek ve onunla yazışarak şimdi Özyıldırım’ın özenle işlediği maddi ve manevi malzemenin oluşmasını sağlamışlar ve yine bu bağlamda dinleyenle icracı arasında oluşan coşkun vecd hâli anlamında “tarab” ile hakikatte zamanın bir manada eritildiği, beklemenin hazza evrildiği ve dinleyicilerin sanatçıya bizzat katıldığı bu estetik hali, Türk musikisinin ürettiği mest olma, vecde gelme ve halden hale girmeyle birleştirerek zenginleştirmişlerdir.

Fasıl yönünden de Türk Musikisi ile Mısır Musikisi Ümmü Gülsüm sayesinde şu benzeşmelere konu olmuştur: Uzun tekrarlar bir duygu rengiyle işlenmiş ve böylece musiki bir eser “bitmiş bir nesne” olmaktan kurtarılıp, icra içinde kendi sürekliliğinden doğan şey olarak özel bir dünyanın kurulmasına hasredilmiş; bu hasredilişte çoğu zaman “ses” sadece nota olmaktan çıkıp bizzat muhtelif ruhi hallerin taşıyıcısı haline getirilmiştir.

Doğu’nun Bitmeyen Şarkısı, bunları ve daha fazlasını okumak isteyenleri beklemektedir.

#aktüel
#hayat
#Ömer Lekesiz