Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Diktatör

“Diktatör”…

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün İnternet Yazarı

Avrupa Birliği’nin zirvesindeki iki ismin Türkiye’yi ziyâreti esnâsında yaşanan “protokol krizini” bahane eden İtalya’nın çiçeği burnunda Başbakanı Draghi, Sayın Erdoğan için “diktatör” sıfatını kullandı. Bu değerlendirmenin, nihâi tahlilde birbiriyle bağlantılı üç katman içerdiğini söyleyebilirim. Bunları birer birer ele alalım.

Evvelemirde kriz üzerinde biraz duralım. Protokol krizinin Türk tarafıyla alâkalı olmadığı çok net ortada. AB o kadar karmaşık bir yapıya sâhip ki, protokol geliştirmekte zorlanıyor. Yâhut mevcût protokol kalıplarına sığmıyor. Kendi meseleleri diyelim ve geçelim. Ama Draghi’nin değerlendirmelerinde, AB içindeki Almanya ağırlıklı siyâset yapımına dâir bir eleştiri de mevcuttu. Türkiye-AB temaslarında Almanya’nın önceliklerinin hâkim olmasından duyulan bir rahatsızlık da, Draghi tarafından dile getirilmiş oldu. Hakikâten de bugün AB içinde başını Fransa’nın çektiği bir rahatsızlık var. Fransa’nın AB’yi, başta Afrika ve Doğu Akdeniz olmak üzere kendi önceliklerine çekmek niyeti olduğu çok âşikâr. Diğer taraftan Almanya’nın önceliklerinin daha çok Asya istikâmetinde olduğu, Rusya ile enerji bağının geleceğini emniyet altına almayı ve Doğu Akdeniz’de yaşanacak gerilimlerin yol açacağı muhtemel göç hareketlerine mâni olmayı hedeflediğini biliyoruz. Fransa, AB’nin enerji ihtiyacının Rusya ile sınırlandırılmasını istemiyor. Libya ve Doğu Akdeniz’de bulunan yeni kaynaklarla bunu kendi kontrolünde çeşitlendirmek istiyor. Tabiî ki bunu doğrudan ve kısa vâdeli olarak Rusya’yı dışarıda bırakarak veyâ karşısına alarak yapmıyor. Ama Almanya-Rusya bağının derinleşmesinin AB içinde Fransa’nın elini zayıflatacağını görüyor. Draghi, bir bakıma bu değerlendirmesiyle Fransa’nın yanında bir konum aldığını da ilân etmiş oldu. Diğer taraftan, bilindiği üzere İtalya, NATO’nun en kuvvetli merkezlerinden birisi. Draghi’nin “küreselci” ve “Amerikancı” nâmı dikkâte alınacak olursa, en azından uzunca bir süre, bir ABD-Fransa-İtalya hattının teşekkül etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu hat, Doğu Akdeniz’de başta Libya olmak üzere, Doğu Akdeniz ve Afrika’da Türkiye ve Rusya’nın açılım ve tutunumlarını bertaraf etmeyi hedefliyor. Artık İtalya, Yunanistan’la da bağlantılı olarak dün olduğundan çok farklı olarak Türkiye’nin başını Akdeniz’de ağrıtacağa benziyor. Elbette nihâî tahlilde bu Biden’ın fişeklemesiyle yürüyor.

Bu gelişmelerden rahatsız olan büyük bir başka güç ise Birleşik Krallık. BREXIT sonrası Birleşik Krallık, Akdeniz’de derinlikli bir açılım yapıyor. BK, en başta Rusya’yı; ama en az bunun kadar Fransa ve şimdi de İtalya olmak üzere AB’yi Doğu Akdeniz’de istemiyor. Gelişmeler BK’nin Türkiye ile berâber hareket etmek isteğine işâret ediyor. Bu temâyül, İngiltere’nin himâyesindeki Malta’nın daha baştan Libya’da Türkiye’nin yanında durmasından belliydi. Kıbrıs meselesinde son zamanlarda bâzı İngiliz siyâsetçilerinin Türk tezine sempati dağıtan açıklamalarını düşündürücü buluyorum. İngiltere, diğer taraftan Hafter ile Körfez devletçikleri arasındaki mâlî bağı engelleyen adımlar attı. İngiltere açıkça Rusya’yı Akdeniz’de istemiyor. Ama buna benzer söylemleri olan Macron’un tersine, Türkiye’yi buna dâhil etmiyor. Tam tersine Türkiye ile temaslarını ve ilişkilerini yoğunlaştırıyor. Yürürlüğe konulan BK-Türkiye arasındaki Serbest Ticâret Anlaşması ve birkaç gün evvel MSB Sayın Hulûsi Akar’ın BK ziyâreti bu bağlamda hayli dikkât çekiyor.

Hâsılı, AB içinde işler hiç de iyi gitmiyor. ABD; Fransa, İtalya, Vatikan üzerinden Almanya’yı sıkıştırıyor. Almanya’da ne olacağı şimdilik belirsiz. Seçimlerde, eğer küreselci bir parti ve lider kazanırsa, ABD’nin istediği dizilim gerçekleşmiş olacaktır. Eğer Merkel’in siyâseti devâm ederse, AB-ABD kavgası büyüyecek görünüyor.

Gelelim işin bizi doğrudan tutan tarafına. Yâni “diktatör” yaftalamasına. Esâsen bu menfî etiketlemeye alışkınız. Batı dünyâsında persona non grata olarak görülen herkes bu sıfatlamadan hissesine düşeni alır. Aslında bunu bir siyaset bilimi talebesi söylese sınıfta kalır. Seçimle iktidâra gelenlere diktatör demek tam bir cehâlet timsâli ..Daha evvel de Erdoğan için bu sıfatı kullananlar olmuştu. Küreselci siyâsetlerin Putin ve Erdoğan’ı hedefe koyduğu âşikâr. Ama aslında bu daha geniş bir spektrumdan bakılırsa daha iyi görünür. Aynı çizginin Macaristan’da Orban, Beyaz Rusya’da Luchashenko, Polonya’da ise Jaroslaw Kaczinski ‘yi hedefe koyduğu âşikâr. Doğu Avrupa, AB’nin başını ağrıtıyor. Milliyetçi yükselmeler, AB’ye uyumsuzluk AB ideallerini yıpratıyor. Bundan da en fazla sorumlu tutulan Almanya..

Hâsılı bunlar bir sıfatlamanın düşündürdükleri… Ne diyelim; kem söz…değil mi?..

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.