
İki yakın dostumla birlikte, geçtiğimiz çarşambadan pazara kadar Endülüs’teydim. Kısa yağmur geçişleri dışında mükemmel bir kış havası eşliğinde, bölgenin dört bir yanını gönlümüzce adımladık. Bundan sonra yolu düşecekler için bir seyahat rotası olmak üzere, bazı notlarımı paylaşmak istiyorum:
Çarşamba sabahı saat 09.00 sularında İstanbul’dan havalanan uçağımız, yaklaşık 4 saatlik bir uçuşun ardından 11.00’i geçerken Malaga Costa del Sol Havaalanı’na indi. Kiralık aracımızı kolayca teslim alıp ilk durağımız Marbella’ya yöneldik.
Malaga gibi Akdeniz kıyısında yer alan Marbella, Arap turistlerin -bilhassa Suudilerin- tercih ettiği bir sayfiye. Hatta Suudi Arabistan kraliyet ailesinin burada yazlık malikâneleri bile var. Marbella’ya uğrama sebebimiz, 1981’de burada ibadete açılan Kral Abdülaziz Camii. Akşama kadar güzergâhımızda başka cami bulamayacağımızdan, öğle ve ikindi namazlarımızı burada cem-i takdîm üzere eda edip yola revan olduk.
Marbella’dan kuzeye, dağlara doğru yönelip Ronda’ya geçtik sonra. 713’ten 1485’e kadar Müslümanların elinde kalan bu olağanüstü güzellikteki kaya şehir, bugünkü haliyle bile büyüleyici. İslâmî dönemde “Hısnu’r-Runde” (Runde Hisarı) olarak anılması boşuna değil. Ronda’da Araplardan kalma, mükemmel biçimde korunmuş hamamı, vaktiyle merkez camii olan kiliseyi ve sokak arasında kendi başına nöbet tutan yalnız bir minareyi ziyaret ettik. Daha evvelki gelişlerimin aksine, Ronda’da bu kez epey Müslüman turist gördüm. Ayrıntıları keşfetmeye başlamamız, bilinç artışına işaret.
Ronda’dan bir buçuk saatlik yolculukla, akşam olurken, Muvahhidlerin görkemli başkenti İşbîliye’deyiz. Yani bugünkü adıyla Sevilla’da. 1248’deki düşüşüne kadar Avrupa’nın en müreffeh şehirlerinden biri olan İşbîliye, kıyısında kurulduğu Vâdî el-Kebîr (bugünkü adıyla Guadalquivir) nehrinin bütün bereketinden istifade ediyor. İşbîliye’deki duraklarımız, şimdi yerinde katedralin kurulu olduğu ulu camiyle muhteşem minaresi, Müslüman ustaların inşa ettiği Alkazar (Arapça el-Kasr) Sarayı ve civarındaki parklar oldu.
Ronda-Sevilla hattıyla Endülüs gezisine başladığınızda, şehirler gittikçe güzelleşir. İşbîliye’den sonra Kurtuba (güncel adıyla Cordoba), bu durumun mükemmel bir örneğidir mesela. Perşembe günü akşamüzeri Kurtuba’ya geldiğimizde, şehir her zamanki gibi kalbimizden yakaladı bizi. 711’den 1236’ya kadar kesintisiz İslâm toprağı olan Kurtuba, yüzyıllar boyunca Avrupa’nın en büyük, en kalabalık ve en zengin şehriydi. Hristiyan gençlerin Araplara özendiği, Araplar gibi giyindiği, Arapça şiirler ezberlemekte yarıştığı bir dönemdir bu. Kurtuba Camii’nin sütunları arasında dolaşırken, efsanevî Medînetü’z-Zehrâ Sarayı’nın yıkıntılarını kolaçan ederken, Fransız muhtedî Roger Garaudy ve Kudüslü eşi Selmâ Fârûkî Hanımefendi tarafından kurulan “Endülüs Evi”ni gezerken, yine Garaudy çiftinin önayak olmasıyla müzeye çevrilen Kal’atu’l-Hurra hisarını dolaşırken, İslâm’ın nefesini çok yakından hissettik. Selmâ Hanım küçük bir ameliyat geçirdiği için evinde istirahattaydı, kendisini telefonda selamladım.
“Endülüs’ün en güzel şehri neresidir?” sorusunun tartışmasız cevabı “Gırnâta”dır. 1230’lardan 1492’ye kadar, 260 yıldan uzun bir süre boyunca Arap hanedanı Nasrîlerin elinde mamur durumda kalan Gırnâta -şimdinin Granada’sı-, bugün hem tarihî dokusuyla hem de konumuyla olağanüstü. Gırnâta’da rahmetli Muhammed Esed’in kabriyle ziyaretlerimize başladık. Esed, eleştirilecek onca yönüne rağmen, İslâm’ı seçerek vazgeçtikleriyle önemlidir bilhassa. Müslüman olmasaydı, İsrail’in cumhurbaşkanlarından biriydi. Gırnâta’da Elhramrâ Sarayı zaten başlı başına dokunaklıydı, ama daha etkileyici olan, sarayın tam karşı yamacına 2003’te inşa edilen ulu caminin cemaatle tıka basa dolmasıydı. Her milletten Müslümanla orada namaz kılarken, vaktiyle Müslümanların sürgün edildiği bir şehirde olduğumuz gerçeği çok düşündürücüydü doğrusu.
Seyahatimizin en sarsıcı ânı, hiç şüphesiz Suspiro del Moro (Mağriplinin İç Çekişi) Geçidi’ne yaptığımız ziyaretti. Burası, Gırnâta Nasrîlerinin son sultanı Ebû Abdullah Muhammed’in, 2 Ocak 1492 günü şehri Hristiyanlara teslim ettikten sonra, sürgüne giderken son kez arkasını dönüp Gırnâta’ya ve Elhamrâ Sarayı’na baktığı yer… Rivayete göre, o sırada yanında bulunan Âişe Sultan, oğlunu şu sözlerle azarlamıştır: “Erkekler gibi savunmadığın bir mülkün arkasından şimdi kadınlar gibi ağla bakalım!”
Endülüs’e her yolum düştüğünde, İslâm’ın ve Müslümanların daha belirgin ve görünür hale geldiğini gözlemliyorum. Bu sefer de öyle oldu. Ve geleceğe dair ümitlerim tazelenmiş biçimde İstanbul’a döndüm.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.