Yazarlar "Değişimin temel kaynağı İslam"

"Değişimin temel kaynağı: İslam"

Yusuf Kaplan
Yusuf Kaplan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Ünlü Amerikalı stratejist Graham Fuller''in Le Monde Diplomatique dergisinin son sayısında, bir hayli ses getirecek ve tartışılacak ilginç bir yazısı yayımlandı.

"İslam: Değişimin Kaynağı" (Islam. A Force for Change) başlıklı yazısında Fuller, İslam dünyasının yeni ve köklü değişimlere gebe olduğunu belirtiyor ve İslam dünyasında sürgit artan değişim taleplerinin itici gücünün ve tek temel kaynağının İslam olduğunu vurguluyor.

Peki, İslam dünyasında niçin köklü değişimlere ihtiyaç duyuluyor ve neden değişim taleplerinin tek temel kaynağını İslam oluşturuyor?

Fuller''in yazısı bu birbiriyle yakından ilişkili iki temel soru üzerine kurgulanmış gibi. Çünkü daha yazısının baş taraflarında bu soruların cevabını içeren şu saptamalar yer alıyor: "İslam dünyasındaki rejimlerin hemen tümü baskıcı, otoriter, yolsuzluklarla çalkalanan rejimler". Fuller, bu rejimleri dinazor rejimler olarak adlandırıyor ve bu rejimlerin, Müslüman toplumları siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak bir kaosun eşiğine sürüklediğini, müslüman toplumların gelişmesini, kalkınmasını ve çağdaşlamasını sağlamayı başaramadığını (İslamcılara da gönderme yaparak) ortaya koyuyor.

İslam dünyasındaki otoriter, baskıcı, insan haklarını, özgürlükleri gözardı eden rejimlere karşı tek güçlü değişim talebinin İslamcılardan geldiğini vurgulayan Fuller, İslamcıların yalnızca değişim taleplerinde bulunmadıklarını, siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda kurdukları çeşitli sivil toplum örgütleri aracılığıyla yaşadıkları toplumların ihtiyaçlarını otoriter rejimlerden daha iyi karşılayabileceklerini ispat ettiklerini örneklerle gözler önüne seriyor.

Sosyal bilimlerin terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, Fuller, İslami hareketlerin müslüman toplumlarda bir anlamda alternatif paralel toplum/lar, paralel kurumlar inşa etmeyi başardıklarını belirtiyor. İslam dünyasındaki totaliter, baskıcı rejimlere karşı, yenileşme, insan hakları ve demokrasi taleplerinin İslami hareketlerden geldiğini ısrarla vurgulayan Fuller, İslam''ın tek güçlü ve köklü değişim kaynağı olmasının tesadüfi olmadığını, Hz. Peygamber''in yaşadığı dönemde statükoya karşı çıktığını, yeni bir toplum, insan ve yönetim modeli geliştirdiğini hatırlatıyor ve (özetle) şunları söylüyor:

"Bugünkü müslümanlar da, Batılı yenileşme ve değişim modellerine dayanarak değil, İslam''ın en temel kaynaklarına başvurarak, İslam''ın kaynaklarını yeniden okuyarak yeni değişim modelleri geliştiriyorlar. İslamcılar, İslam dünyasında meşruiyetlerini müslüman toplumların tarihsel tecrübelerinden ve birikimlerinden almayan rejimlerin, zamanla otoriter ve baskıcı nitelikler kazandığını ve dolayısıyla müslüman toplumları içinden çıkılması bir hayli zor olan ve gittikçe de zorlaşan açmazların ve çatışmaların eşiğine sürüklediğini; İslam''ın temel kaynaklarına başvurularak bu sorunların çözüm yollarının bulunabileceğini düşünüyorlar".

Benzer görüşlerin ve gözlemlerin, son yıllarda özellikle Batılı sosyal bilimciler tarafından da dile getirildiğini anımsatmak isterim. Örneğin, milliyetçilik konusundaki araştırmalarıyla haklı bir üne ve saygınlığa sahip olan Nikki Keddie, yeni sol''un adeta resmi yayın organı gibi yayın yapan "New Left Review" dergisinde yayımlanan (Kasım/Aralık-1997) Siyasi Bir Güç Olarak Sekülarizm (Secularism as a Political Force) başlıklı yazısında, Türkiye örneğinden yola çıkarak İslam dünyasındaki laik, batıcı yönetimlerin, geliştirdikleri retoriklerin tam aksi bir şekilde anti-laik, anti-modern, anti-demokratik ve baskıcı pratikler ve kurumlar inşa etmekten başka bir şey başaramadıklarını uzun uzun tartıştıktan sonra, "İslam dünyasındaki asıl köklü değişim taleplerinin, İslam''ın anlam haritalarının ve kök paradigmalarının yeni şekillerde yeniden icat edilmesi için çaba gösteren İslamcı aydınlardan ve İslami hareketlerden geldiğini" vurgulamıştı.

Görüldüğü gibi İslam dünyası, köklü değişimlere gebe. Yüzyılın başlarında Osmanlı''nın durdurulmasıyla tarihe karıştığı sanılan İslam medeniyeti, yeniden İslam dünyasındaki değişim taleplerinin temel ipuçlarını ve kavramlarını verecek kadar müslüman toplumlara, müslüman aydınlara ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

İslam hakkındaki görüşleri Aydınlanmacı pozitivist düşünürlerin, sosyal teorisyenlerin önyargılı fikirleriyle yoğrulan Lerner ve Rutow gibi Batılı modernleşme teoriyenleri, kültürel ve sosyal antropologlar ve oryantalistlerin uzunca bir süre dillendirdikleri gibi İslam statikliğin, Batı modernleşmesi de yaratıcılığın zorunlu kaynağı ve aracı değil.

Evet İslam medeniyeti ve kültürü, meşruiyetlerini müslüman toplumların tarihsel deneyimlerinden, birikimlerinden; entelektüel, kültürel kaynaklarından almayan müslüman toplumlardaki otoriter ve baskıcı yönetimlere ve söylemlere karşı güçlü argümanlarla meydan okuma sürecinde hala tek köklü kaynak olmaya devam ediyor.

Dünya üzerinde hegemonya kuran Batılı hegemonik güçlerin, İslam dünyasını kendi haline bırakmamalarının temel nedenleri işte burada gizli. Ancak Fuller''in yazısının da gösterdiği gibi bu tutukluluk halinin sonsuza dek böylece sürüp gitmeyeceği, bunun tarihin ve değişimin yasalarına ters olduğu artık anlaşılmaya başlanmış durumda.

Fuller''in yazısında dile getirdiği görüş ve gözlemlerin, gerek yeni bir sürece girdiği gözlenen Avrupa Birliği''yle, gerekse Başbakan Ecevit''in ABD ziyareti dolayısıyla ABD''yle ilişkilerimiz açısından ne anlam ifade ettiğini, ayrıntılı alıntılar yaparak yarın da tartışmaya devam edeceğim.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.