Gidelim buralardan, dayanamıyorum...

Taceddin Ural
00:0023/12/2007, dimanche
G: 23/12/2007, dimanche
Yeni Şafak
Gidelim buralardan, dayanamıyorum…
Gidelim buralardan, dayanamıyorum…

Tarihimizde epeyce “çekip gitme” vakası var. “Gidenler” kendince haklı olsa da “gitmenin” isabetli olup olmadığına “tarih” karar veriyor genelde. Ama şu bir gerçek ki; yakın tarihimizdeki hikâyelerden hemen hiçbirisi, bugüne damgasını vuran son tartışma kadar samimiyetsizlikle malûl değil.

İslamcılar güç kazandı. Türkiye'yi terk edebilirim” diyen piyanist Fazıl Say'ın terk-i vatan edip etmeyeceği azim bir mesele olarak gündemin ortasında durup duruyor günlerdir. Onu gitme tasası alınca, Yeni Şafak Pazar da “gidenlerin hikayesi”nden bir seçki hazırladı. Maksat hizmet olsun…


PARİS'TE BOHEMLİK VARKEN KİM İSTER ERZURUM VALİLİĞİNİ?

Osmanlı'nın son dönemlerinde “kısmî modernleşme”den cesaret alıp, “fazlasıyla modernleşme” arzusu gösteren aydınlar, kroniklere önemli miktarda “terk edip giden hikâyesi” kazandırmışlardı. Tanzimat Fermanı ile gelen yenileşmelerin tam olarak “kesmediği” aydınlar, yönetimin daha da liberalleşmesini talep edip, arzuladıklarına kavuşamayınca da arayışa girmişlerdi. Bu aydınlardan bir kısmı, Belgrad Ormanı'nda 1865'te düzenledikleri bir kır yemeğinde gizli bir örgüt kurma kararı alacaklar, “Jeunne Turc” hareketinin temeli atılacaktı. Agâh Efendi, Namık Kemâl, Kayazade Reşad, Menapirzade Nuri, Subhipaşazade Ayetullah, Refik Bey, Ali Suavi, Ziya Paşa o kır yemeğini takiben ülkeden kaçan isimlerden bazılarıydı. Dönemin aydınları; önce devletin -genelde kontrol altında tutma ve bir tür “sürgün” saikiyle yaptığı- bürokratlık teklifi ile karşılaşıyor, sonra da ya bu teklifi kabul etmeden ya da biraz yapar görünüp, nihayetinde soluğu Avrupa'da alıyorlardı. Tasvir-i Efkâr'da yazan Namık Kemal, iç ve dış siyaseti şiddetle eleştiriyordu. Nihayet, bir yazısından dolayı gazete kapatılmış, kendisi de Erzurum Vali Muavinliği'ne tayin edilmişti. Muhbir gazetesinden Ali Suavî Kastamonu'da öğretmenlikte, sonra Galatasaray Sultanîsi müdürlüğünde, Ziya Paşa da Kıbrıs Mutasarrıflığı'nda benzer durumdaydı. Mısırlı Prens Fazıl Paşa ise ülkesinde Hidivliği ele geçirmek için mücadele içerisindeydi. Gözü zaten Avrupa'da olan Jön Türkler'e, kontrolündeki 2,5 milyon altının “cazibesini” hissettirince pek çok isim gibi bu üçlü de aynı vapurla Paris'e kaçtı. Ancak yol arkadaşlığı her zaman “dava arkadaşlığı”na dönüşmeyecekti. Genç yaşında Hacı olan, Şehzade Camii vaizliğinde bulunan Ali Suavî, Paris'te serazad bir hayatı benimseyip, üstüne bir de yabancı bir kadınla evlenince; Namık Kemal kendisine, “Suavi dedikleri o küçük adam / Paris'te oturmuş yanında madam” mısralarını yazacak kadar sinirlenmişti.


“İPEK GÖSTERİP, GELECEĞİM” DEDİ, BİR DAHA DÖNMEDİ

Abdülaziz devrinde Mustafa Reşit Paşa'nın müzaheretiyle genç yaşta Saray'a giren Ziya Paşa'nın Jön Türkler'e katılışı ise en azından “biraz kişisel”di. Merhum Ahmet Kabaklı'nın Türk Edebiyatı'nın üçüncü cildinde anlattığına göre, Âli Paşa Sadrazam olur olmaz Reşit Paşa'ya yakın isimleri yönetimden uzaklaştırmış, buna içerleyen Ziya Paşa da, siyasî yazılarının çoğunu Âli Paşa'yı “nişan alarak” yazmıştı. Yönetim nezdinde iyice problem bir isim olunca da pek çok Genç Osmanlı gibi o da kapağı Paris'e atacaktı.

Ahmet Rıza Bey de Bursa'da Maarif Müdürü iken, Paris'te ihtilâlin yüzüncü yılı sebebi ile açılan sergi için Sultan II. Abdülhamid'den izin almıştı; “Bursa ipeklilerini teşhir edip döneceğim” diyerek. Dönmedi tabiî. Bir süre sonra, Sultan'a “Islâhat Layihası” yollayacaktı. Abdülhamit anılarında, “Okudum, hiçbir şey yoktu. Ne memleketi tanıyor, ne tekliflerinin ne getireceğini hesaplayabiliyordu.” diyor yine de acıyıp ona ve daha pek çoklarına para gönderiyordu. Aslında çoğu Jön Türk'ün sağlam “arkaları” vardı; İtalyan ve Fransız mason locaları gibi. İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sükûtî, Nazım, Bahattin Sahir bu desteğe mahzar olan bazı isimlerdi. Günümüzde de; masonların web sitesi mason.org.tr'de Ahmet Mithat'tan “kardeşimiz” diye bahsedildikten sonra, Avrupa'ya kaçan çok sayıda aydının “mason olduğu” iddia ediliyor.

YAZIHANEDEN ÇIKTI, RIHTIMA İNDİ, GİTTİ

“Kaçanlar” zümresinde İslâmcı aydınların hikâyesi biraz daha farklı sayılabilir. Cumhuriyet'in ilk yıllarını özlemle anıp, bugünkü “kaçma senaryoları”na gerekçe yapanlar varsa da, “o devirlerden” kaçmak isteyenler de hiç de az değildi. Mehmed Akif Ersoy'un Mısır sergüzeşti, “Piramitleri görme sevdasından” kaynaklanmıyordu elbette. Eşref Edip'in sık sık takibata maruz kalıp, bunaldığında Akif'in yanında soluğu alması da aynı cümledendi. Daha birçok kanaât önderinin Beyrut, Şam, Hicaz, Kahire'ye yerleşmesi de yine aynı “mücbir sebep”lerdendi. Ancak, Zahid El Kevserî'nin “kaçışı” en ilginçlerinden birisiydi hiç şüphesiz. İstanbul Müftülüğü'nde pek çok görevde bulunan Kevserî, İslâm'dan taviz vermez tutumu nedeniyle zaman zaman yönetimle ters düşüyor, işgâl güçlerinin sıkıştırdığı Babıali de onu bunaltıyordu. 1922'de bir akşam müftülük binasında yanına gelen birisi “Hocam, bugün seni alacaklar” dediğinde Zahid El Kevserî çok sakindi. Binadan çıkıyor, Sarayburnu'na iniyor, burada Mısır'a hareket etmekte olan bir gemiye binip İstanbul'a veda ediyordu , ailesini bile görmeden…


“ALDIRMA GÖNÜL”ÜN ACIKLI SONU

Cumhuriyet'in ilk çeyrek asrında sadece İslamcı aydınlar değil sol ya da liberal tandanslı yazar ve şairlerden bazıları da çareyi kaçmakta bulmuştu. Devlet adına Almanya'da öğretmenlik, Devlet Konservatuarı'nda dramaturgluktan sonra, Atatürk'e hakaretten Sinop Hapishanesi'ne düşen, burada o meşhur “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma”yı yazan Sabahattin Ali, cezaevi sonrası basın dünyasını bırakıp kamyonculuğa başlamıştı. Buna rağmen Millî İstihbarat'ın takibinden kurtulamayan Sabahattin Ali, sonunda Bulgaristan'a kaçmaya karar vermişti. Ancak Ali, 2 Nisan 1948'de yurt dışında çıkmak için anlaştığı Ali Ertekin tarafından Bulgaristan sınırında öldürülecekti. Halâ “derin bir ölüme” kurban gittiği iddia edilen Sabahattin Ali'nin mezarının yeri de bilinmiyor. Sol / liberal çizgiden ayrıca Zekeriya - Sabiha Sertel, A. Kadir (Abdülkadir Meriçboyu), Arif Oruç da yurtdışına giden isimlerden bazılarıydı. Mezarı Moskova'da olan Nazım Hikmet ise “gidip de dönemeyenler”dendi.


Yakın dönem “firarîleri”

Anadolu popun öncü isimlerinden merhum Cem Karaca, 12 Eylül öncesi hakim rengi olan solculuğunun bedelini, 1980-1987 yılları arasında Almanya'da yaşamak zorunda kalarak ödemişti. 1981'in Ocak ayında Türkiye'de arandığını öğrenince bir süredir bulunduğu Almanya'dan yıllarca dönmeyecekti. Mallarına el konulacak, “200 yıl hapis” yiyecekti. Dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın çağrısı üzerine 1987'de Türkiye'ye dönen Karaca, eski solcu arkadaşlarıyla ideolojik bir hesaplaşmaya da girmiş ve “Yarım Porsiyon Aydınlık” isimli şarkısıyla bu kesimi hicvetmişti. Cem Karaca'nın döneminden, yurtiçinde rahat edemeyeceklerini anlayıp bir süre Avrupa'da kalmayı tercih edenler arasında pop / protest şarkıcılar Melike Demirağ ile Selda Bağcan da vardı. Bugün Avrupa Parlamentosu milletvekili olan, “Ah Şu Biz Kara Bıyıklı Türkler” kitabının yazarı Demirtaş Ceyhun'un oğlu Ozan Ceyhun da 1980'de 17 yaşındayken yurt dışına kaçan solcu bir gençti. Sinema oyuncusu Tarık Akan ise 23 Mayıs 1981 Frankfurt'ta yaptığı bir konuşma soruşturmaya uğrayınca ülkeye dönüşünü bir süre geciktirmişti. Protest müziğin son dönem önemli isimlerinden Ahmet Kaya da, 11 Şubat 1999'da “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” dediği için; -“medeni bir ortamda-“ Magazinciler Gecesi'nde, pek çoğu ünlü şarkıcılar olan davetlilerin “Onuncu Yıl Marşı eşliğindeki” çatal bıçaklı saldırısına uğrayınca Paris'e kaçmış ve 16 Kasım 2000'de de vefat etmişti.