
İdeolojisini saplantılı bir tutkuya dönüştüren kişiler, muhayyel bir dünya oluşturarak her şeyi mutlu ve mesut oldukları ideolojik dünyalarından açıklamaya kalkar. Gerçeğin başka türlü olabileceğine inanamazlar çünkü bu onlar için inandıkları dünyalarının yıkımı anlamına gelir.
İyilik ve kötülük problemi geçmişten bu yana üzerinde en çok durulan konulardan biri oldu. İnsanın kötülükle olan ilişkisi, kötülüğü tercih etmesinin nedenleri anlaşılmaya çalışıldı. Eflatun, Protagoras’ta insanların isteyerek kötülük yapmayacağını, kötülüğün iyinin bilinmemesinden kaynaklandığını söylerken kötülüğü insanın doğasında olmayan bir şey olarak tanımladı: “Hiç kimse kötü şeylere veya kötü sandığı şeylere isteyerek yönelmez; ve öyle görünüyor ki iyi şeyler yerine kötü olduğu sanılan şeylere isteyerek yönelmek, insan doğasında olan bir şey değildir.”
Kötülüğe başvurmanın haricinde kötülüğün mazur gösterilmesi de ayrı bir tartışmadır. Çoğu zaman insan yaptığı eylemin kötü olarak algılanmaması için çabalar. Bu çabanın derinlerde bireysel ve toplumsal olarak iki nedeni olabilir: Kişinin kendi vicdani, dini, ahlaki, ideolojik değerleriyle uyumlu olmaya çalışması (bireysel) ve toplumun ahlaki baskısı altında ezilmemek, haklı görünmek (toplumsal). Freud, kişinin eylemini meşrulaştırmasını psikolojik bir savunma mekanizması, yani kişinin kendi vicdanında yaşadığı huzursuzluğu rasyonelleştirerek kendini teskin etmesi olarak tanımlar.
KAVRAM ENFLASYONU
Eylemin ya da düşüncenin meşru gösterilmesinde iki farklı yöntem vardır; eylem gerçekleşmeden önce (ön alma) ve eylemden sonraki aşama (haklılaştırma). Bu iki yöntem toplumsal pratikte ve düşünsel alanda kavramlar-değerler temel alınarak inşa edilir. Kişiler güncel ya da tarihi bir konuyu değerlendirirken belli kavramlarla kendi haklılığını kanıtlamaya çalışır. Modern dönemde insanlık tarihinin hiç tanık olmadığı kadar kavram icat edildiği ve bu kavramların yerli yersiz kullanıldığı görülüyor. Bu itinasızlık ilginç bir şekilde anlaşmazlığın da nedeni haline geldi. Günümüz ilişkilerinde “Aslında bunu kastetmemiştim”, “Beni yanlış anladın” gibi ifadelerin fazlaca kullanılması bu sorunu göstermektedir. Anlaşılmazlık hali sadece basit bir iletişimsizlik krizinin ötesinde, derinlerde daha ciddi bir soruna işaret ediyor. Kullanılan dil, toplumun bellediğinde güçlü karşılığı olmayan ve tam içselleştirilmeyen kavramların etrafında örüldüğünden ya da kavramların yanlış/eksik kullanılmasından dolayı doğru anlaşılmaya müsaade etmiyor.
TOPLUMA TEPEDEN BAKTILAR
Türk aydını da uzun yıllardır benzer bir krizin içinde. Sürekli yeni kavramlara yaslanarak konuşuyor fakat bu kavramların beklenen karşılığı bulduğu söylenemez. Özellikle sol/Kemalist aydınlar “Toplum bizi anlamıyor” gibi narsist bir tavır içine girerek bu anlaşılmazlık halinin faturasını topluma kesti ancak bu değerlendirmenin tam olarak doğru olduğunu söylemek zor. Mesele sadece toplumun anlayamaması olsaydı, aydınların uluslararası entelektüel kamuoyu tarafından anlaşılması beklenirdi lakin böyle bir farkındalık da sağlanamadı. Maalesef ülkemizde halkı küçümseyen aydınlar arasında uluslararası düşünceye katkı sağlayan tek bir isim dahi ortaya çıkmadı. Büyük oranda Batı’dan ithal edilen kavramlar bir araya getirilip, montajlanarak özgün düşünce olarak sunuldu. Çeviri eserlerdeki artış, aydınlar tarafından kendi fikri gibi sunulan birçok kavramın, aslında Türk aydınlarına değil, Batılı entelektüellere ait olduğunu da gösterdi.
Toplumla arasında mesafe koyan ilerlemeci aydınlarımız başta olmak üzere Türk akademisi kavram ile nesne, düşünceyle gerçeklik arasındaki ontolojik bağı sahici bir şekilde kurmakta zorlandığından güçlü düşünceler geliştiremedi. Uluslararası bilim tartışmalarına katkı sağlamanın kolay olmadığı kabul edilebilir. Fakat üzülerek söylemek gerekir ki aydınlarımız Türkiye’nin kendi sorunlarına karşı alternatif oluşturabilecek bir perspektif sunma konusunda da iddialı olamadı. Öneriler Türkiye’de sorunların tarafı olan kesimleri kuşatan, ülkenin gerçekliğiyle uyumlu, bütünlüklü bir şekilde gelişmedi. Sadece ideolojik pozisyonun haklılığını merkeze alan dar bir yaklaşımla sınırlı kaldı. Rejimin sivilleşmesi, laiklik tartışmaları, azınlık meseleleri, Kürt sorunu, Alevi meselesi ve yaşanan daha birçok tartışma, “böyle olmalı” dayatmasından öteye geçemedi.
ARAÇSALLAŞMA BAŞLADIĞINDA DÜŞÜNCE DERİNLEŞEMİYOR
Buna rağmen Türk aydınının durduğu yerden, temel referanslarından fazlasıyla emin olması da ayrı bir sorun. Bu aşırı emin olma hali bizatihi sorunun kendisi fakat bununla yüzleşilmedi. Çünkü kimse pozisyonunu kaybetmek istemiyor. Gelinen noktada bir kavram enflasyonu yaşanmasının temel sebebi budur. Belli kavramların ardına sığınarak güvenli alanlar inşa ediliyor ancak kavramlar ne kadar güçlü olsa da düşünceler buna oranla derinleşmiyor. Kavramın her kapıyı açacağına inanıldı. Bunun yazının başında işaret ettiğimiz kişinin eylemini meşru gösterme çabasıyla doğrudan bir ilişkisi söz konusu. Çünkü kişi durduğu yerin meşruiyetini referans aldığı kavramlarla sağladığını düşünmektedir. Bir sosyalistin “antiemperyalizm” yahut bir Kemalistin “Cumhuriyet” gibi kavramlara atıf yapması büyük oranda sözüne-eylemine meşruiyet kazandırma çabasıdır. Bunun tipik örneği, kendisi gibi düşünmeyene karşı gösterilen tavırda yatar. Yalnız kendi din anlayışına doğru, farklı yorumlarda bulunanları din dışı ilan eden bir tekfirci edasıyla ötekini emperyalizm uşağı ya da Cumhuriyet düşmanı ilan etme kolaylığına kaçtılar.
Aslında tüm değerlerin araçsallaştığı bir zeminde referans alınan kavramların bir önemi kalmaz. Kişi, değerli hatta kutsal gördüğü tüm kavramları bağlamından ve özgün manasından kopartarak siyasi pozisyonunun malzemesi haline getirir. Araçsallaştırılma sonucunda kavram gerçek anlamını kaybettiğinden propaganda aracına dönüşür ve dolayısıyla düşünce de zayıflar. Toplum nezdinde ise içi boşaltıldığından güçlü kavramların bir inandırıcılığı kalmaz, kavram itibarsızlaşır. Tarihte farklı koşullar, çatışmalar neticesinde ortaya çıkan kavramları dondurup felsefenin ideolojileştirmesi de kavramların anlam kaybına uğramasının bir diğer doğal sonucudur. Adorno kavram fetişizminden bahsettiği Negatif Diyalektik adlı çalışmasında şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Değişmezler tarihsel dinamikte ve bilincin dinamiğinde aynı şekilde çözülmediklerinden onun uğrakları olarak kalırlar; bir aşkınlık olarak sabitlendikleri anda ideolojiye dönüşürler.” Dolayısıyla tarihi ve kavramları dondurmak, ortaya çıktıktan sonra yaşananlardan bağımsız gibi algılayıp tarih üstü bir değişmezlik hatta mutlaklık şeklinde algılamak her şeyi ideolojiye dönüştürür.
DAMGALAR, ŞABLONLAR, ETİKETLER
Bir şeyin ideolojiye dönüşmesi başlı başına bir eksiklik olarak görülmemeli. İdeolojilerin yaşamı iyileştiren katkılarından da bahsedilebilir. Ancak düşünce alanında benzer olumlu etkilerden söz etmek o kadar kolay değildir. Modernlik sonrası ortaya çıkan ideolojilerin ve ideolojileştirilen kavramların böylesi bir soruna yol açtığı sıklıkla görülmüştür. Çünkü ideolojiler kavramı, anlamından ve bağlamından uzaklaştıran bir düşünme biçimi de dayatır. Tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir durumu tarihsel olarak değerlendirmez. Sorgulanmayı gerektirmeyen başlangıç noktası tesis eder. Her şeyin sebebini bu başlangıç ilkesiyle açıklama kolaylığına yatkındır. Yine Adorno’nun ifadesiyle “kavram ve şeyin örtük olarak özdeş olduğunun varsayılması” gibi bir eğilim gösterir. Yani kavramı gerçeğin kendisi şeklinde kabul eder. Oysa kavramın kastedilen şeyle özdeş görülmesi çoğu zaman aldatıcıdır. Kavram tek başına olayı/nesneyi/gerçekliği ifade etmeyebilir. Çünkü yüzyıllar önce farklı bağlamda ortaya çıkan bir kavram bugün başka koşullarda meydana gelen gerçekliği tanımlamakta yeterli olmayabilir. Bugünkü gerçeklik, kavramın işaret ettiği sınırları aşacağından gerçekliği anlamak adına bugünkü bağlamları yok sayanlar yalnız büyük kavramların gölgesine sığınarak bu genişlemeyi göremez. Günümüzde Türk aydınının yaşadığı temel sorunlardan biri de budur. Referans alınan kavramın/ideolojinin her meseleye cevap üreteceğini düşünmek en temel yanılgılardan biridir.
Örneğin sosyalist-Kemalist aydınlar ilerleme kavramından hareketle toplumun içinde bulunduğu durumu kaba bir genellemeyle açıklamaya çalışır. Eğer toplum kendi ideolojisine uygun bir modele sahip değilse geri olarak damgalayıp, kategorik şablonlarla hareket eder. Benzer şekilde dünya görüşüne yakın gördüğü eylemi ise kendi kavramlarıyla meşrulaştırır. Bu açıdan ideolojilerin en sorunlu alanı düşünce ile gerçeklik arasındaki farkı ortadan kaldırıp, kavramları mutlaklaştırarak gerçek gibi sunması ve dondurulmuş kavramlarla yapıp edilenleri anlamaya çalışmasıdır. Normalinde bir kavram, olguyu anlamak, anlamı açığa çıkartmak için kullanılması gerekirken bu yaklaşımda anlamı karartan, ideolojiyi haklılaştıran, gerçekliği çarpıtan bir işlev görmektedir. Eşitlik, özgürlük, yurtseverlik, antiemperyalizm, modernlik, ilkellik gibi kavramların bugün çok kullanılmasına karşın beklenen tesiri uyandırmaması kavramların fetişleştirilerek anlam kaybına uğramasıdır. Sürekli ahlaktan ya da ilkelerden bahseden bir kişinin toplum nazarında ahlaklı ve ilkeli olduğu anlamına gelmemesi de buna örnektir. Zaten bu kavramlar çoğu zaman anlamı gözetilerek değil birilerini etkilemek, sözü güçlendirmek için kullanılmaktadır.
YENİ SÖZ SÖYLEME YETİSİ NASIL KAYBOLUR?
Yaşamı, siyaseti ve düşünceyi ideolojik olarak değerlendirenler için alışkanlığa dönüşmüş bu kavrayışlar büyük oranda bir kolaylık sağlar. Her şeyden emin olma hali kişinin her olayı kendi doğrularıyla kavrayabileceği bir rahatlık yaratır. Her şeyin doğrusunu bildiğine, kimsenin göremediğini gördüğüne inanır. Şüpheye yer yoktur! İdeolojiler insanlara yaşamın formülünü açıklayan bir paket sunar. Bu paketi satın alanlar artık dünyanın her türlü bilgisini haiz olduklarını düşünmeye başlar. İnanç haline getirdikleri ideolojilerine sıkı sıkıya bağlanıp, herkesin yanlış kendilerinin doğru olduğu varsayımına kapılırlar. Keskin ifadeler kullanarak hüküm verirler. Çok tutarlı olduklarını söyleyip, kırk yıl boyunca aynı noktada durmayı büyük bir marifet sayarlar.
Oysa Adorno’dan aktardığımız alıntıda “uğrak” metaforu tam da bu yanlışlığı göstermektedir. Aslında mutlak ve değişmez olarak kabul edilen perspektif o anda yaşananların bir sonucudur. Bugün geriye bakıldığında ortaya çıkan kavramın hangi şartlar üzerine geliştiği anlaşılmazsa, o kavramı günümüze taşımanın da bir manası olmayacaktır. Değişmez sandığımız şey aslında bir sürecin, bağlamın içinde anlam bulduğundan onun mutlak olması beklenemez. Koşullar göz önünde bulundurulmadığından ve sorgulanmadığından ötürü bugün doğru bir şekilde anlaşılmıyor, sadece sözler tekrar ediliyor. Yaşanan birçok farklı gelişmeye rağmen sürekli aynı şeyin söylenmesini kişinin başka bir sözü olmamasıyla ilişkilendiren Mahçupyan, “Çünkü sözün senin kişiliğin haline gelmiştir” şeklinde bir değerlendirmede bulunur. Bu durumda başka bir söz söyleme yetisi kaybedilmiştir. Çünkü bağlamlar göz önüne alındığında başka bir gerçeklik ortaya çıkar. Bu kişiler de kendi pozisyonunu kaybetmekten fazlasıyla endişe ettiğinden durduğu yere bir halel gelmesinden özenle kaçınarak gerçeği çarpıtır.
TÜRK AYDINI ÖNCE KENDİNİ ÖZGÜRLEŞTİRMELİ
İdeolojisini saplantılı bir tutkuya dönüştüren kişilerin muarızlarına karşı değer atfettiği kavramları bir silaha dönüştürmesi de tesadüf değildir. Açık fikirli olmaktan kaçınan kesin inançlılar pozisyon kaybına uğramamak adına güçlü kavramlar ileri sürer. Ancak aşırı kavram kullanımı kavramla canlı bir ilişki kurmanın ötesinde kişileri kavrama bağımlı kılıyor. Düşünceden hareketle bir kavram oluşturmaktan ziyade mevcut bir kavrama bağımlı kalmak ise düşünceyi geliştirmiyor. Dolayısıyla bu kişiler kavramları ideolojinin propaganda aracı haline getirmekten kaçınmaz. Şartların, bağlamın, iyinin, doğrunun bir önemi yoktur. Muhayyel bir dünya oluşturarak her şeyi mutlu ve mesut oldukları ideolojik dünyalarından açıklamaya kalkarlar. Gerçeğin başka türlü olabileceğine inanamazlar. Çünkü bu onlar için inandıkları dünyalarının yıkımı anlamına gelir.
Bu saplantılı tutum maalesef bugün Türkiye’de fazlasıyla kendini hissettiren bir soruna yol açmaktadır. Başta sol ve sosyalist kamuoyu olmak üzere totaliter eğilim gösteren farklı toplumsal kesimler, ideolojik yaklaşımdan ötürü düşüncede derinleşemiyor. Yaşananları, mutlaklaştırılmış kavramlarla açıklama eğilimi -ne kadar güçlü kavramlar referans alınsa da- fikirlerin güçlenmesine katkı sağlamıyor bilakis tembelleştiren bir etki yaratıyor. Kavramların boca edildiği zemin; düşüncenin gelişimi, devletin dönüşümü, toplumun güçlenmesi sonucunu doğurmadığı gibi ideolojik tatmin için muhalefet etmenin ötesine geçmiyor. Türkiye’de devletin, toplumun, bireylerin lehine olacak, Türkiye’yi yüklerinden arındıracak, dünyada daha etkin bir konuma taşıyacak gerçekçi teklifler yapılamıyor. Belki de özgün ve net düşüncelerin oluşumu için kavramlarla “bağımlı” ilişki kurmaktan, ideolojik dayatmalardan ve keskinlikten kaçılması gerekmektedir. Bu takdirde daha özgün yahut derinlikli tartışma zemininin oluşması muhtemeldir. Bu açıdan Türkiye’de dönüşümün devletin aygıtlarıyla tartışılması tesadüf değildir. Özellikle son yıllarda birçok temel sorunun çözümüne dair geliştirilen politikalarda devlet kurumlarının sahayı, toplumu, bölgeyi ve dünyayı okuma konusunda daha rasyonel davrandığını düşündüren adımlar atılmaktadır.
Sonuç itibarıyla gelinen noktada Türk aydınının ve siyasi kesimlerin Türkiye’ye ciddi bir teklifte bulunması için saplantılardan, dondurulmuş kavramlardan, kendi pozisyonunu kaybetme korkusuyla dar cemaatçilikten kurtularak, önce kendini özgürleştirmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki eylemi haklı göstermek adına ahlaktan bahsetmek, ahlaklı görünmekten daha işlevsel görünebilir. Fakat gerçek etkiyi yaratan ahlaktan çok bahseden değil ahlaklı olandır.









