
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel politikasının en önemli hedefinin, Türkiye’nin kapasitesini güçlendirme ve küresel düzen içerisinde belirleyici olabilecek yeni bir statü arzusuna dayandığı ifade edilebilir. Son yıllarda askeri, güvenlik, teknoloji, enerji gibi alanlarda uygulanan yeni planlar söz konusu süreci hızlandırsa da gerçek anlamda bir dönüşüm için sürdürülebilirliğe ihtiyaç bulunmaktadır.
Türkiye, son yıllarda karşı karşıya kaldığı meydan okumalara, karşı koyma ve kapasite/kabiliyetlerini artırma düşüncesi çerçevesinde çeşitli planlar hazırlamaktadır. Bölgesel bir güç olan Türkiye’nin bu stratejik muhayyilesinin temelini ise uluslararası politikanın değişen yapısı içerisinde bölgesel liderlik bağlamındaki gücünü yeniden tahkim etme ve küresel rolünü yeniden tanımlama düşüncesi oluşturmaktadır. Buradaki öncelikli hedef; içeride askeri ve sivil bürokrasinin de dahil olduğu kurumların ve kapasitenin yeniden yapılandırması iken, küresel ölçekte ise Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruma ve ülkenin otonom hareket etme kabiliyetlerini geliştirmektir.
Bu politikanın en öznel işaretleri ise Ankara’nın, küresel sistemin yapısına yönelttiği eleştirilere paralel olarak bölgesinde istikrarın sağlanması noktasında sorumluluk üstlenmeye başlaması, bölge ülkelerinin başta askeri savunma ihtiyaçlarını karşılama ve ülkenin kapasitesi ile doğrudan ilişkili olan askeri, savunma, teknoloji, enerji gibi alanlarda stratejik seviyede olan yeni planlamalara yönelmesidir.
DENGELERİ BELİRLİYOR
Bir siyasi lider ve karar verici aktör olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, söylem ve uygulamaları ile söz konusu planlamaların şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu durum beraberinde “Erdoğan’ın uygulayıcısı olduğu bir doktrin var mı?” sorusunu anlamlı hale getirmektedir. Nitekim Erdoğan’ın hem iç hem de dış siyasetteki söylemleri, uygulamaları ve davranışları temelde Türkiye’nin çıkarlarının korunması ve güçlenmesi hedefiyle orantılı olmuştur. Bu kapsamda Erdoğan’ın iç ve dış politikayı nasıl yorumladığı önemli bir tartışma konusudur. Rasyonel bir lider olan Erdoğan hem iç hem de dış politikayı temelde bir oyun alanı veya karşı hamlelerle rakiplerini sınırlandırma veya zayıflatmak amacıyla uygulanacak önleyici aksiyonlar üzerinden okumaktadır.
Her ne kadar siyaset tarzı, söylemleri, toplumu iyi okuyan yaklaşımı, siyasal alandaki risklere karşı hamle yapabilme ve meydan okuma noktasındaki tutumu ile hem iç hem de dış politikada birbirine benzer veya birbirini tamamlayan bir siyasal liderlik sergilese de Erdoğan için iç ve dış politika evreleri birbirinden farklı anlamlar ve sonuçlar doğurabilmiştir. 30 yılı aşkın siyasi deneyimini büyük bir avantaja çeviren Erdoğan, iç politik alandaki oyunun şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Hamleleri ile dengelerin belirlenmesinde öne çıkan bir lider olan Erdoğan, teşkilatçı ve reformcu kimliği ile de siyasal yapıyı yeniden dizayn etme ve siyasal süreçleri yönlendirme becerisi ile dikkat çekmiştir.
ÜLKE MENFAATLERİNİ VE GÜVENLİĞİNİ ÖNCELİYOR
İç politika ile karşılaştırıldığında, uluslararası politika daha karmaşık bir rekabet alanının şekillendiği bir yapıya sahiptir. Küresel sistemin anarşik yapısı devletlerin ve karar verici aktörlerin davranışlarını ve tercihlerini etkileyebilmektedir. Benzer şekilde devletlerin sahip olduğu siyasi, askeri, ekonomik veya teknolojik kabiliyetler karar verici aktörlerin tutumunu şekillendirebilmektedir. Bu yönüyle uluslararası politika iç politikadan farklı olarak karar verici aktörleri daha farklı ve baskılayıcı meydan okumalarla karşı karşıya bırakabilmektedir. Bu durum jeopolitik açıdan büyük bir güç mücadelesinin ve çatışma dinamiklerinin şekillendiği önemli bir havzaya komşu olan Türkiye için politika yapım sürecini daha da zorlaştırabilmektedir.
Bu anlamda uluslararası politika şartları, karar verici aktör olarak, ülkenin çıkarlarını koruma, kapasitesini artırma ve güvenliğini sağlamayı birincil öncelik olarak gören Erdoğan’ın “fayda-maliyet” hesaplamasını etkilemiştir. Nitekim, Türkiye, 2000’li yılların ilk yarısında hem küresel ölçekli gelişmelerden hem de bölgesel krizlerden etkilenmiştir. Bu dönemde bir hegemon aktör olarak ABD’nin Irak işgali ve Orta doğu merkezli güvenlik sorunları Erdoğan ve diğer karar verici aktörlerin tutumunu ve seçeneklerini etkilemiştir. Buna karşılık Türkiye, başta Batılı aktörlerle ve komşu ülkelerle olmak üzere küresel politikasını iş birliği-fırsat denklemi üzerinden şekillendirerek çıkarlarını korumaya ve güvenlik sorunlarıyla mücadele etmeye odaklanmıştır.
KÜRESEL SİSTEMİN ADALETSİZ YAPISINI SARSIYOR
Öte yandan Erdoğan için reel politiğin yanı sıra normatif değerlerin de belirli bir işlevi bulunmaktadır. Bunun arka planında muhakkak ki Erdoğan’ın beslendiği fikri mirasın, “Milli Görüş” geleneğinin, değerler sisteminin ve “inancın” önemli bir etkisi vardır. Başka bir ifade ile Erdoğan’ın dünyasında rasyonel nedenlerin yanı sıra değerler sistemine bağlı motivasyonların da öznel bir ağırlığı bulunmaktadır. Nitekim Erdoğan’ın son yıllarda küresel sisteme yönelttiği eleştirilerin kökeninde de hem reel politik hem de bu normların önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Bu eleştirilerin reel politik yönünü, küresel sistemin Türkiye gibi aktörlerin etki alanını sınırlandırıcı bir yapıya sahip olmasının yarattığı rahatsızlık oluşturmaktadır.
Mevcut küresel düzeni büyük güçlerin yararına gören Erdoğan, reform çağrılarını, Türkiye’nin küresel rolünü yeniden tanımlama sürecine uyumlu olacak koşullar bağlamında yapmaktadır. Değerler, normlar veya inanç temelindeki yönü ise Müslüman coğrafyasında yaşanan çatışmalar, insani krizler ve dış müdahaleler ile İslamofobia konusundaki ahlaki normlara dayalı tutumu örnek gösterilebilir. Nitekim, Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” söylemi temelde dünyanın geriye kalanının lehine olabilecek “adil, paylaşımcı, eşit şekilde temsili ve barışçıl düzeni” içermektedir. Böylece küresel düzenin mevcut yapısının karşısına küresel toplumun lehine olabilecek “kazan-kazan” mantığını yerleştirmektedir. Filistin, Arakan, Somali ve Afrika bağlamında öne çıkan söylemleri de temelde bu değerler sistemi ve ahlaki anlayışı ile doğrudan ilişkilidir. Erdoğan, bu bağlamda normatif değerler üzerinden küresel sistemin yapısını sarsmaya ve adil bir yapı üzerinden yeniden şekillenmesine katkı yapmayı hedeflemektedir.
RİSK ALIYOR, MEYDAN OKUYOR
Diğer taraftan Erdoğan’ın reel politik dünyası iş birliği, rekabet, risk alma, meydan okuma ve oyun kurma gibi seçenekleri bir araya getirmektedir. Erdoğan, diplomasi masasında rakipleri ile iş birliğine önem verdiği kadar koşulların sunduğu fırsatları kullanışlı birer karta dönüştürmekten, rekabet etmekten veya risk almaktan kaçınmayan bir lider profiline de sahiptir. Onun dünyasında hedefe veya sonuca varmak için risk almak veya bedel ödemek kabul edilebilir bir senaryodur. Bu nedenle Erdoğan, bölgesel ve küresel dengelerin değişimi için risk alan veya meydan okuyan bir lider olarak öne çıkmaktadır. Bunun en önemli göstergelerinden biri Erdoğan’ın maliyetlerine rağmen risk alarak küresel statükonun dışına çıkan meydan okumalarıdır. Gerek küresel sistemin adaletsizlikleri noktasındaki çıkışları gerekse de Filistin, Suriye, İslamofobia ve terörizmle mücadele gibi alanlardaki söylem ve pratikleri bunun en önemli örnekleridir.
TÜRKİYE YENİDEN YAPILANDIRILIYOR
Erdoğan’ın liderliğinde küresel politikasını yeniden yapılandırma sürecinde olan Türkiye, özellikle 2010 sonrası dönemde daha karmaşık meydan okumalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum küresel politikasını güvenliğini sağlama ve çıkarlarını koruma üzerine inşa etmeye çalışan Türkiye’nin yeni bir dış politika tasavvuruna yönelmesine neden olmuştur. Türkiye’yi bu noktaya iten temel nedenlere bakıldığı zaman; Arap Baharı sonrası dönemden itibaren ülkenin güney sınırlarında çok yönlü asimetrik güvenlik sorunları ile karşı karşıya kalması ve bölgesel güvenlik mimarisinin çökmesinin yarattığı istikrarsızlıklar, ABD ve Fransa gibi NATO müttefiklerinin terör örgütü PKK/PYD ile ilişkisi nedeniyle yaşadığı güvenlik ikilemi, Türkiye’nin Orta doğu başta olmak üzere çevre kuşağında yaşanan büyük güç rekabetinden etkilenmesi, 15 Temmuz darbe girişimin ulusal güvenlik algısı üzerinde yarattığı tehdit, Küresel sistemin yarattığı kırılmalar ve yapısal değişimler karşısında Türkiye’nin kendi pozisyonunu yeniden belirleme ihtiyacı gibi gelişmeler öne çıkmaktadır. Bu gelişmeler Türkiye’nin hem güvenliği hem de küresel siyaseti bağlamında yeni planlar hazırlama sürecini hızlandırmıştır. Bu çerçevede Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin stratejik alanlara yönelik planlamalarında ve dışarıya yönelik tasavvurunda önemli bir kırılma yaşanmıştır.
Bu noktada 22 Kasım 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ilan edilen yeni güvenlik konspetinin aynı zamanda yeni dönemin deklare edilmesi anlamında önemli bir tarih olduğu iddia edilebilir. Bu dönemden itibaren Türkiye’nin; güvenlik tehditlerine karşı önleyici müdahale politikası, milli teknoloji hamlesi ve savunma sanayii yatırımları, Mavi Vatan ve denizleri de merkeze alan yeni enerji politikası, askeri kapasite ve kabiliyetlerini güçlendirme hedefi, bölgesindeki krizlerin çözümünde aktif sorumluluk alma ve bölgesel işbirliğini güçlendirme gibi alanlarda belirgin adımlar atmaya başladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde stratejik alanlardaki politikalarını yeniden yapılandırma ve otonom bir aktöre dönüşme hedefine yöneldiği ifade edilebilir.
GÜÇLÜ DÖNÜŞÜM SÜRDÜRÜLMELİ
Bu çerçevede ilk etapta yakın sınırlarındaki tehditleri minimize etmeye dönük yeni güvenlik anlayışını devreye sokan Türkiye, Suriye ve Irak’ta başlattığı askeri operasyonlarla sınır aşırı alanlarda askeri varlığını tahkim etmiştir. Buna paralel olarak hem bölgesel istikrarın sağlanması hem de başta Doğu Akdeniz olmak üzere bölgedeki çıkarlarının korunması için deniz aşırı alanlarda da var olma siyasetine yönelmiştir. Bu çerçevede Katar ve Somali’de kurulan askeri üslerin yanı sıra Libya’daki siyasi ve askeri adımları ile de bölgesel dengelerin şekillenmesinde belirleyici bir aktör olduğunu ortaya koymuştur. 2017 sonrası dönemde Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de başlatılan arama ve sondaj çalışmaları ile enerji alanında yeni bir doktrini devreye sokan Türkiye, böylece Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumayı ve enerji gibi dışa bağımlı olduğu stratejik bir konuda önemli bir dönüşümü hayata geçirmeye odaklanmıştır.
Yeni dönemde dikkati çeken bir diğer konu ise Türkiye’nin 2004 sonrası dönemden itibaren savunma sanayii alanında köklü bir stratejiyi devreye sokmuş olmasıdır. Bu strateji sayesinde Türkiye askeri kapasite ve kabiliyetlerini güçlendirmeye ve bu alanda dışa bağımlılığını azaltmaya başlamıştır. Milli teknolojik kapasitesi sayesinde kendi ihtiyaçlarını sağlamada önemli bir konuma gelen Türkiye, günümüzde dost ve müttefik ülkeler için de önemli bir ortağa dönüşmeye başlamıştır. Türkiye bir yandan söz konusu bu ülkelerle askeri, savunma ve teknoloji alanında iş birliği alanlarını derinleştirmeye diğer taraftan da bölgesel güvenliğin sağlanmasında önemli bir aktöre dönüşmüştür. Bu çerçevede Libya, Azerbaycan ve Ukrayna’ya sağlanan destek bölgesel dengelerin şekillenmesinde belirleyici olmuştur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan karar verici bir aktör olarak, Türkiye’nin değişen bölgesel ve küresel muhayyilesinin şekillendirilmesinde ve yönlendirilmesinde belirleyici olmuştur. Erdoğan’ın liderliğinde askeri, teknolojik, güvenlik ve enerji gibi stratejik alanlarda atılan güçlü adımlar ve hazırlanan planların uygulamaya geçmiş olması Türkiye’nin bölgesel ve küresel tasavvurunu ve stratejik hedeflerinin bütünlükçü bir anlayış üzerinden şekillenmesine etki etmiştir. Söz konusu plan ve hamlelerin belirgin bir doktrin haline geldiğine yönelik güçlü işaretler olsa da kalıcı sonuçlar üretmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu noktada Erdoğan’ın küresel politikasının en önemli hedefinin Türkiye’nin kapasitesini güçlendirme ve küresel düzen içerisinde belirleyici olabilecek yeni bir statü arzusuna dayandığı ifade edilebilir. Son yıllarda askeri, güvenlik, teknoloji, enerji gibi alanlarda uygulanan yeni planlar söz konusu süreci hızlandırsa da gerçek anlamda bir dönüşüm için sürdürülebilirliğe ihtiyaç bulunmaktadır.






