BESTECİ KAMRAN İNCE İLE MÜZİKLERİNİ KONUŞTUK

.
00:0014/05/2000, Pazar
G: 22/01/2014, Çarşamba
Yeni Şafak
BESTECİ KAMRAN İNCE İLE MÜZİKLERİNİ KONUŞTUK
BESTECİ KAMRAN İNCE İLE MÜZİKLERİNİ KONUŞTUK

'Kapı gıcırtısı artık müzik değil'

Ben başka şeyler yapmak istiyordum. Amerika'ya gittim. Master ve doktoramı yaparken başka yerlere gitme fırsatım oldu ve gördüm ki artık soyut müzik yapılmıyor. Kapı gıcırtısı artık müzik değil.

Amerika'da dünyaya geldiniz. Bir ayağınız Anadolu'ya, bir ayağınız Amerika'ya basıyor. Ayaklarınızı bastığınız yerler, kültürel ve sosyal açıdan büyük zenginliğe sahip. İki zenginliği birden yaşamak sizi nasıl etkiliyor?

Kültürel bakımdan, yaşadığım hayat bakımından, tecrübelerim bakımından çok zenginleştirdi. Bazı insanlar için bu kişisel olarak zor bir şey olabilir, hoş benim için de olduğu zamanlar vardı; ama sanatçı için paha biçilmez bir şans. İki kişi oluyorsunuz birden... ya da sahip olduğunuz her şey, adeta ikiyle çarpılıyor.

İkiye bölünmek tehlikesi de olabilir ama.

Hayır hayır... gerçi yirmi yaşlarımda tekrar Amerika'ya gitmeden evvel bir bocalama yaşamadım değil. "Sen nesin?" diye sordukları zaman yarı Amerikalı, yarı Türk gibi hissederdim kendimi ve böyle cevap verirdim. Ama kendinizle barışık olduktan sonra öyle bir yere geliyorsunuz ki, bu iki farklılıktan bir toplam elde ediyorsunuz. Yarım yarım kişilikler olmaktan çıkıyorsunuz. Sonra "Ben tam Türk artı tam Amerikalı veya tam Amerikalı artı tam Türk'üm" demeye başladım. Bu ikisiyle bir bütünüm. Türkiye'ye geldiğim zaman hiçbir Türk'ten farkım yok. Aslında Amerika'ya gittiğim zaman da bir Türk'ten farkım yok, bir Amerikalı'dan da farkım yok. Çok şanslı olduğumu söyleyebilirim. Sizin her şeyinizi; dilinizi, sanatınızı zenginleştiriyor. Birçok çiçekten beslenen bir arı gibi hissediyorum kendimi. Türkiye ve Amerika, bazı yönlerden birbirine benziyor. Türkiye, doğu ile batı arasında, her yerinde değişik müzikler çalınan, değişik kültürleri içinde barındıran müthiş zengin bir ülke. Amerika da öyle.

Bu özelliğiniz müzisyen kişiliğinizi nasıl etkiliyor ve eserlerinize nasıl yansıyor?

Türkiye'ye altı yaşında geldim, tekrar Amerika'ya yirmi yaşında döndüm. Master, doktora yaptım. Türkiye'deki müzik eğitimim sırasında, acaip bir milliyetçilik vardı. Klasik besteciler.. ille Türk melodilerini al, onları armonize et... tamam, bu çok güzel bir şey. Ama bana zorlama gibi geliyordu. Hissetmiyordum. Hissetmem lazım ki besteleyebileyim. Yapmazsanız da dışlanıyorsunuz. İstemeye istemeye yapıyordum. Oysa bütün bunlar Doğu Avrupa'da bile ondokuzuncu yüzyılın başlarında geçilmiş. Türkiye dışa kapalı bir ülke ve bu özelliğini henüz atlatamamış. Ben başka şeyler yapmak istiyordum, yeni deneyler yapmak. Bu işin de Amerika'da mümkün olabileceğini düşünerek oraya gittim. Amerika'da ilk gittiğim yer, 60'ların etkisinde olan, deneysel şeylerin olduğu ve soyut müzik yapılan bir yerdi. Benim için iyi oldu, çünkü Türkiye'deki eğitimim sadece Mozart ve Beethoven idi. Türkiye'de çok tutucu bir müzik eğitimi var. Onlardan bir şok etkisiyle kurtulma fırsatını buldum. Zorla Türk melodileri de yapmam gerekmiyordu. Ama bu sefer kendi müziğimde ve kişiliğimde, kontrasta olan sevgiyi keşfettim. Müziğimde ikilemlere, kontrasta çok yatkın bir çıkış oldu. Bunların çakışması bana büyük bir zevk verdi. Master ve doktoramı yaparken başka yerlere gitme fırsatım oldu ve gördüm ki artık soyut müzik yapılmıyor. Kapı gıcırtısı artık müzik değil. Melodinin güzelliği, armoninin güzelliği. Ben de ona kendimi biraz kaptırdım. Müziğimde bir yumuşama meydana geldi. Amerika'dayken Türkiye'yi, Türkiye'deyken Amerika'yı özlersiniz. Bir müzik eserinde olduğunuzu düşünün. O anda onun kontrastını istiyorsunuz. Oraya geldiğiniz vakit adeta bir akor çözülmesi gibi, çözülme oluyor. Yeni bir yere gelince, yeni bir çözülme oluyor.

Her akor, içinde başka bir zenginlik barındırıyor ve başka bir zenginliğe çözülüyor...

Ve çözüldükçe çözülüyor. Bir yerdesiniz, çözülüyor, yeni bir yere geliyorsunuz. Bu defa orası da çözülüyor. Bu arada Türk ezgileri de eserlerimde yavaş yavaş belirmeye başladı. Türk ezgilerinin asıl belirdiği dönem, 90'dan sonradır. Roma'da bir yıl yaşadıktan sonra İstanbul'a geldim... buradaki her şeyle, bütün tarihi eserlerle, mimariyle, eski kültür ve medeniyetlerle ilgilenmeye başladım. Bu ilgi asla bilimsel bir ilgi olmadı. Tamamen doğal bir ilgiydi. 90'da "Kubbeler" adlı bir eser besteledim. Roma ve İstanbul'un kubbelerini düşünüyordum bunu yazarken. Ruhani bir eser oldu. İlk defa orada mimari çizgileri düşünerek müzik yaptım. 92'de bir orkestra benden bir eser istedi. Müziğimi değişik bulduklarını söylemişti orkestranın şefi.

Müziklerinizde dinleyiciye değişik gelen unsurlar var. Müziğinizi değişik yapan 'sır' nedir?

Size, o şefin bana söylediğini söyleyeyim: "Senin müziğini değişik yapan şey, Türk öğeler." Bu doğru bir tesbit, çünkü ait olduğum kültürler, onların çatışması, müziğime yansıyor. Bugün müziğim dünyada bir şekilde biliniyorsa, dinleniyorsa, bunun sebebi Türk öğelerini evrensel bir tarzda kullanıyor olmamdır. Bu Türk öğelerin içinde rock bile olabilir. Ama o müziklere asıl rengini veren, Türk öğelerdir. 94'te şef, benden Türk konulu bir senfoni istediğini söyledi. Bu, benim müthiş hoşuma gitti. 'Ne yapabilirim?' diye düşündüm. Hem yerli olmalı, hem evrensel olmalı. "Fall of Constantinople"u besteledim. Bizans'tan Osmanlı'ya kadar, İstanbul'un tarihini okudum. Constantin'in düşüşünü besteledim ve bilerek enstrumandan melodiye kadar, Türk öğelerini kullanmaya başladım.

Bizans müziğini nasıl ifade ettiniz. Daha plagal (dini) unsurlar kullanarak mı?

Tabii. Ama Bizans müziğini dinledikten sonra şunu farkettim ki Bizans müziği ile Osmanlı müziği arasında pek fark yok. Osmanlı müziği, Bizans müziğinin bir devamı. Bir ilişki ve yakınlık olabileceğini düşünüyordum, ama doğrusu bu kadar yakınlık olabileceğini aklımdan geçirmemiştim. Buna şaşırmadım, çünkü aynı şehirde üretilen müziğin birbirine benzemesi kadar tabii bir şey olamaz. "Constantin'in Düşüşü"nden sonra "Viyana Kuşatması" adlı senfonimi besteledim. Constantinople'un düşüşü bizim için zafer, ama Viyana'nın kuşatmasında hüzün var, alamadan dönmek var.

Geçmiş ve tarihi olaylar, sizin müziklerinizi çok belirliyor olmalı.

Evet, söylediğiniz doğru. Ama bu özelliğim, bende 90'dan sonra, Roma'da yaşayıp Türkiye'ye geldikten sonra ortaya çıktı diyebilirim.

Bugünü iyi anlayabilmek ve bugünün müziğini yapabilmek için tarihi de gözardı etmemek gerekiyor galiba.

Hiç kuşkusuz öyle. Söylediğiniz şey çok doğru. Bir Türk olarak sadece cumhuriyete bakıp öncesini silip atmak bence yazık ve günah. Çok gurur duymamız gereken bir geçmişimiz var. Ayrıca bu topraklarda ne medeniyetler vardı. Belki de medeniyetin kendisi bile burada başladı.

Film müzikleri de yapıyorsunuz. Hatta yayınlanmış bir albümünüz var.

Arada sırada evet, film müzikleri de yapıyorum.

Aynı zamanda bir film müziği bestecisi olarak kendinizi nasıl buluyorsunuz?

Size şunu itiraf edeyim ki ben şimdiye kadar kendimi tam film müziği bestelemiş saymıyorum. Çünkü iki tane film yaptım, her ikisinde de direkt senkronize yapmadım, genelde öyle yapmak gerekiyor. Benim yaptığım, her iki filmde de birer konser süiti yapmak oldu. Sonra bunlar alındı, stüdyoda ekilip biçildi ve filmlere konuldu. O yüzden ben kendimi gerçek anlamda film müziği yapmış saymıyorum. Kendimi müzik kompozitörü saymak istemiyorum. Ama istediğim türde film müzikleri yapmak istiyorum.