Yeni Şafak Gazetesi Yazarı Fatma Barbarosoğlu, bugünkü köşe yazısında evlilik ve evlilik kararı aşamasında yaşananlara değindi.
I-
Pazartesi günü gazetelerin büyük çoğunluğunda nikâh masasında "hayır" diyen Antalyalı gelinin haberi vardı. Gelin "hayır" demiş, damat şaşkınlıktan bayılmış, nikâh memuru nikâhı kıymadan gitmişti.
O vakte kadar gelinin aklı neredeymiş diyorsunuz. O kısma takılmadım. Akıldır bu gelir gider. Ben esas gelini bu evliliğe ikna etmeye çalışan akrabalara takıldım. Daha doğrusu akrabaların gelini nasıl "ikna" ettiklerini merak ettim. Merak dediysem mesleki merak.
Evet, bu yazı için anahtar kelimemiz ikna.
Taliplerini değerlendiren genç kızlar, nişanlısı tarafından terkedilen erkekler birilerinin kendisini ikna etmesini bekliyor.
II-
"Özel bir şey soracağım "diyor L. "Kusura bakmazsınız değil mi?"
Taliplerini anlatıyor. Taliplerinin entelektüel düzeyinin oldukça düşük olmasından yaralı.
L. Felsefe okumuş. Bana danışmak istemesinin sebebi de bu olmalı.
"Kant'ı bile bilmeyen bir adam ile ne konuşulur! Kant deyince şekerli sudan bahsettiğimi sandı hocam ya!"
L'ye Kant'ı çok iyi bilen bir adam ile de evlenince adam Kant'ı seninle konuşmayacaktır büyük ihtimal diyorum.
Anlamıyor.
Milena'yı anlatıyorum ona. "Sevgili Milena"yı.
"Haa" diyor "anladım Giyinmek güzedir. ("Giyinmek Güzeldir" yazımı hemen hatırlaması karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim.)
L. ile evlenmek isteyen delikanlının Kant bilmezliği üzerine konuşmamızın üzerinden iki vakit geçmemişti ki Ankara'dan bir edebiyat öğretmeni aradı. Nişanlısından ayrılmış. Tam düğün davetiyeleri dağıtılmışken üstelik.
"Cimrisin dedi bana. Cimri değilim oysa. Onunla ilgilenmediğimi söylüyor. Her hafta sonu onun yaşadığı şehre gitmemek ile suçluyor beni."
Dinliyorum Ankaralı edebiyat öğretmenini.
O daha çok dinlememi istiyor. Nişanlısı ile arasını bulmamı belki.
"Sizin bütün yazılarınızı okudum" diyerek söze başlayan okuyucularım en dertli anında telefonun öbür tarafında beni bulmak istiyor. Kazara bir gündüz programına çıksam ertesi günüm iptal. "Kızımı size getirmek istiyorum."
"Eşim ile bir konuşsanız."
Ben sosyologum benim alanım değil dememi başından savmak olarak anlıyorlar. Muayenehanenize gelelim diyorlar. Muayenehanem yok diyorum. Gazeteye gelelim diyorlar. Gazeteye gitmiyorum diyorum. İnanmıyorlar. Daima o cümle ile yaralarına merhem bekliyorlar: Bir nasihat etseniz...
Nasihat ilaç gibidir. Hem bünyeyi bileceksiniz hem ilacı diyorum.
Evlilik eşlerin birbirinin yüzüne bakması değil. Evlilik, eşlerin aynı ufuk çizgisine bakması diyerek klişe bir şeyler söylüyorum. Kendi klişeme gönlümü ziyadesiyle koyduğumdan mıdır, yoksa insanlar sahiden kendisini dinleyecek bir dost bulamadıklarından mıdır söylemeye utandığım klişelerimi tekrar tekrar duymak istiyorlar.
Söylüyorum ben de.
Hayat romantik Amerikan filmleri değil.
Armağanlar, özel günler. Güzel günler.
Dünya üstümüze yıkılıyor.
Acın büyük, başın dertte.
Ama şöyle bir bak etrafına.
Senden zor durumda olanları görmeyi başaramazsan huzur haram sana.
Acın büyük.
Acın ne ki.
Elinde bir avuç tuz. O tuzu bardağa koyarsan acın sana daha çok acı verecek. Acını büyük kaplara koy ey okuyucu.
Acının büyük kaplara koyarken kendini nükleer sızıntıyı gidermek için ömrünü adayan Japon mühendislerin, teknisyenlerin yerine koy.
Yokluğun içinde kala kalmış savaşın ortasındaki annelerin yerine koy.
Onulmaz bir derdin eşiğinde uzuvlarını kaybetmişlerin yerine koy. Anasız kalmış yetimlerin, evlatsız kalmış annelerin yerine koy. Başı hep eğik babaların yerine koy.
Nasihatlerimi sıraladım böylece.
Olmadı tabiî. Sizden bir sosyolog olarak diye başlayan cümlenin nasıl devam edeceğini öğrendim artık. "Özel hayatın" duygular üzerinden sosyolojisini bekleyen okuyucularım bilseler ki, o alan henüz çalışılmadı. Sosyolojik olarak henüz çalışılmayan alanda edebiyat üzerinden iz sürebiliyoruz ancak.






